Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ”ADANA’DA BİR NİHİLİST KAZAĞI ”

Bülent Uçar 03 Kasım 2016 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ”ADANA’DA BİR NİHİLİST KAZAĞI ”

_____________

Bunun parasızlıkla ilgisi yoktu. Tamamen rastlantı, şans ya da şanssızlıkla ilgili bir şeydi. Sonuçta olumlu ya da olumsuz işin özü rastlantıydı.

O günlerde hepimizin yaz ve kış kıyafeti, bir tür mevsimlik üniforması vardı. Siyah bir kot pantolon, yaz kış fark etmeksizin hepimizin üstündeydi. Üstüne yazları tişört ya da gömlek, kışları da kazak üstüne deri ceket…

İnsanın bedenine kıyafet bulması zor değildi de, ruh ve beden uyumundaki tarza uygun kıyafet bulması çok zordu. Tek şans, uygun rastlantıyla karşılaşmak ve kıyafeti o şekilde bulmaktı. Birkaç yılda bir uygun kıyafet bulunurdu. Sonra da o kıyafet yaz ve kışa bir şekilde uydurulur, birkaç sene üst üste giyilirdi. Kişi ile kıyafet öyle özdeşleştirilirdi ki, herhangi birimiz kazara farklı bir kıyafet giyecek olsa, yabancıya dönüşür, hiçbirimiz onu tanımaz, yanından geçip gider, selam bile vermezdik. Ve her gün aynı kıyafet giyilmesine rağmen hepimiz temizdik. Ucuz da olsa deodorant kokardık. Deri ceketin derisine bulaşarak oluşan, deriyle deodorant bileşimdeki aroma…

Ben bir defasında bir ‘’nihilist kazağı’’ bulmuştum. Marifet bende değildi. Tamamen şans, tamamen rastlantı, denk gelmiş işte. Ben de farkında değildim. Öyle bir kazaktı. Üstümde salınıyor, altına hiçbir şey giyilmesine izin vermiyor. Havanın durumu ne olursa olsun, tek parça olarak giyiliyor. Ceket çıkınca, bel kemiğimi apaçık ortaya seriyordu. O günlerde ilk Nuri fark etti. Kazağın ruhunu ilk o gördü ve söyledi: ‘’Bu kazak bir nihilist kazağı.’’ O günden sonra da sağda solda aynısını aradı diğerleri. Bulamayanlar bana geldiler. Adresi söyledim. Gittiler. Bulup aldılar ama kazak bir tek bende o şekilde durdu. Çünkü onu kullanma süresi boyunca, kişisel eğilim ve eylemlerimle kısmen deforme ederek, ona ruhumdan bir parça vermiştim. Yoksa nihilist olma derdinde değildim. Hem böyle çelişkili bir iddiam da yoktu. Ve yine hem, Ayhan’ın da söylediği gibi ‘’Bir nihilist, nihilist olduğunu söylemeyecek denli önemsemiyor ve nihilist bir tavır sergilemiyorsa, o kişi nihilist değildir. Nihilizm dile geliyorsa nihilizm değildir’’

Bol bulutlu, çok yağmurlu bir gün, Adana’da, istasyona gittim. Mersin için bir tren bileti alıp, Üç saat içinde, önce istasyon karşısındaki Katolik İtalyan Kilisesine, sonra, sahilde yalnız başıma yapacağım yürüyüş için kıyıya uğrayıp, yeniden Adana’ya döndüm. Mersin’de kilisenin bahçesinde, bir adam gördüm. Çıkış yolunu kaybetmiştim. Sordum ama bana sessizlikle karşılık verdi. Camus’nün sözünü ettiği akıldışı sessizlik bu mu acaba, dedim, içimden. Meğer oruç tutuyormuş adam ve konuşamazmış. Sonra, bahçede ben yaşlarda birini gördüm. Onu tanıyordum. Yanına yaklaştım. Kolumu omzuna atıp ‘’Merhaba Erkan’’ dedim. O da bana baktı ve kısa kesti. ‘’Ben Erkan değilim’’ Ben de uzatmadan çekip gittim. Adana’da istasyonda, trenden inerken kazak, bilemediğim bir şeye takıldı ve yırtıldı. Hem de neredeyse boydan boya… Artık giyilemezdi. Çok üzülmüştüm ama baktım ki tek üzülen ben değilim. Üzüntü paylaşıldı ve yok oldu. Bana mı öyle geldi yoksa gördüklerim gerçek miydi pek bilemiyorum ama sanki istasyondaki tüm insanlar, hatta görevliler filan da ağlıyor, birbirlerine acı içindeki yüzleriyle bakıp, fısıldayarak, ‘’bu kazağın başına bu gelmemeliydi. O da yırtıldıysa ve ölümlüyse hayatta neyin değeri var ki?’’ diyorlardı. İstasyona yakındı evim. Eve gider gitmez kazağı çıkarıp, güçlükle vedalaşarak mutfaktaki çöp kutusuna attım. Ertesi gün de çöp kamyoneti gelip aldı onu, duvar dibindeki çöp kutusuyla birlikte ve yaşamımızdan kopararak ayırdı onu bizden. Sonra, günün birinde, bir de tişört bulmuştum. Üstünde, karakalem çizilmiş, kafeste tutsak bir karga fotografı olan bir tişörttü bu ve karganın konuşma balonunda Save Me yazıyordu. Bu da rastlantıyla benim olan bir kıyafetti ve neye ihtiyacım varsa onu buluyordum. O günlerde ruh beden uyumunu gözeten güçler benim yanımdaydı.

Bir defasında da Şükrü, ‘’aşktan canı yanarak intiharı düşünenlerin paltosu’’nu bulmuştu. O paltoyu giyip benimle buluştuğunda ve ben onunla, o halde ne zaman bira içmeye gitsem masaya uğrayan herkes, onu tanısın ya da tanımasın fark etmeksizin, Şükrü’ye aynı şeyi söylüyordu: ‘’Ahbap değmez, bir kız için kendine bunu yapma.’’

Şükrü, bir kız için bunu yapmadı ama biliyordu ki bir kız, bazen var oluştaki sağı solu kirleterek kanırtan, can çekiştiren boşluğu gizler. Orayı anlam ve mutlulukla, hatta kimi zaman huzurla, acısızlıkla doldurur. Ve durum böyle olunca, olay, ‘’bir kız’’ olayı olmaktan çıkıp, nefes alıp almamakla, ölmek ya da yaşamakla ilgili bir konu olmaya başlar. Onunki böyle bir olay oldu ama son anda hayatta kalmayı seçti.

‘’Bazen…’’ diyordu. ‘’Bazen, bir intihar kararı almak, onu uygulamak kadar etkili bir iyileştirici olabilir. O kararı yanına alabilir, onunla birlikte yaşayabilir ve onu hiçbir zaman kullanmayabilirsin. Ama onun orada olduğunu bilmek, tahammül etmene yardımcı olur.’’

Onu anlıyordum. İtiraz etmeden kabul ettim, söylediklerini.

Bir hafta sonra da yeni aşık olup yollarda mutlulukla koşturan kralın tacını bulur gibi, bir bot buldum kendime. Ona ‘’hiçbir zaman bitmeyecek mutluluğun botu’’ adını koydum. Kahverengiydi. Ağır ve kalın görünmesine rağmen, hafif ve şıktı. Sonra, hava güneşli, sıcak ya da bulutlu soğuk olsun aldırmadan hep onu giydim. Ve hep dua ettim. Şans ve ayrıcalık sandığım mutluluk, kaybedilme riski ve gerçeğiyle başıma dert açmasın, diye. Bir de Necdet ve sevgilisi olayı vardı. Kızın adını kimse bilmezdi. Necdet’i hepimiz tanırdık ve kızdan Necdet’in sevgilisi diye söz edilirdi.

Bir evleri yoktu. Orada burada misafir oluyorlardı. Geceleri sabit yerleri olmayan sevgililerdendi onlar ve kalacak bir yeri öyle ya da böyle bir şekilde bulurlardı. Yine bulmuşlardı. Ray Charles sevgisi içinde bir sel gibi büyüyen ve ‘’fahişelere şiir yazılmaz’’ tezini çürütmeyi kafasına takmış olan Necdet ve sevgilisi, o gece için misafir olup kalmaya uygun olarak, kızın büyük olasılıkla yattığı profesörlerden birinin evini bulmuşlardı. Şehre kırk yılda bir, o da en fazla üç hafta uğrayan buzul soğuklarının yaşandığı dönemdeydiler. Sabaha dek defalarca seviştiler. Necdet, öyle rahat ve pervasız bir adamdı ki, sabah uyanınca, kızın yanından kalktı. Kızın üstündeki çarşafı sıyırdı. Kızın bembeyaz poposuna kuşbakışı baktı. ‘’Harika’’ diye iç geçirdi. ‘’Demek sabaha dek bu popoyla yan yanaymışım ha, diye düşünerek, banyoya doğru yürüdü. Koridorda çırılçıplaktı. Ev sahipleriyle karşılaşma olasılığı çok yüksekti ama korkmuyordu. Çünkü rivayete göre, cesaret eşyası olarak bir tür kibrit kutusu bulmuş. Kutunun içindeki kibrit çöpleri bitmesine rağmen kutuyu yanında taşıyarak, dünyaya karşı ilgisizlik, korkutucu olabilecek her şeye karşı büyük bir cesaret hissediyordu.

Yine de çok uzatmadı. Buzdolabına doğru yürüdü. Henüz kapağı açılmamış bir çokokremi ve tatlı kaşığını yanına alarak banyoya girdi. Bütün çokokremi tek başına yedi. Duşunu aldı. Profesörün karısına ait bornoza sarılarak kızın yanına, odaya döndü. Bir kez daha sevişirlerken, adam, uyanmış banyoya doğru yürüyor ve koridor boyunca attığı her adımda kızın zevk içinde olduğuna ve kendinden geçtiğine dair izlenim uyandıran sesleri duyuyordu. O da bilmiyordu ama bir ‘’ölüm ceketi’’ bulmuştu. İki sene boyunca giydi ve öldü.

Necdet’in sevgilisi, o gün başka bir şehre yol aldı. Ertesi gün telefon açtı. Öğle vaktiydi. Telefonun bulunduğu oda çok soğuktu. Necdet, üstünde ‘’anne yanında mutlu ve çocukluk aromalı günler’’adını verdiği incecik kazağıyla girdi odaya. Sesi, üşüdüğünden mi yoksa mutluluk heyecanından mı olduğunu ayırt edemediği bir nedenle titreyerek çıkıyordu. Kıza, neredeyse aşık olduğunu, üstelik bunu içtenlikle söyleyebileceğini fark etti ama söylemedi. Kız söyledi. ‘’Seni seviyorum’’ dedi. Üstelik ‘’canım’’ diye sevgi dolu bir sözcük ekledi sonuna.

Necdet telefonu kapattı, diğer odaya doğru 12 adım attı. 12 adımda yazdı en güzel aşk şiirini ve bir fahişeye olduğunu hiç düşünmedi. Kız da o günün akşamında, ‘’kendine aşık et, cennete al, mutlu et, öldürerek, cehenneme savur’’ parfümünü aldı. Bolca süründü.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri