Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” AĞAÇ KOVUĞUNDA YAŞAYAN SERSERİNİN KARNI NASIL DOYDU? ”

Bülent Uçar 16 Aralık 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” AĞAÇ KOVUĞUNDA YAŞAYAN SERSERİNİN KARNI NASIL DOYDU? ”

Bir hayatı değerli kılacak, boşa geçmemiş sayacak şey ne? Bilmiyorum. Bir ömrün bütünün kurtulacağı fikri de çok tanıdık değil. Yabancı bir düşünce – belki insan bir aylığına, mevsimlik ya da hafta sonu süresince erebilir ruhsal kurtuluşa ama bütünüyle nasıl olur bu işler? Hiç kimse bilmez ki ben hiç anlamam.

Çok uzu zaman önce, kafamı meşgul eden şey, henüz belirmemişti. Önce, yakın planda durduğu için 50mm lens bakışı etkisiyle, flu görünen çocuğun saçlarını bir türlü düzelterek istediği şekle sokamadığı için sürekli çabası ve tekrarlarının, bu konudaki mücadeleci, ısrarcı ve vazgeçmeyecek denli azimli halinin canımı sıktığını fark ettim. ‘’Lanet olsun, bir dur, kes şunu.’’ demeyi öyle çok istedim ve orada, o anda öyle öfkeliydim ki, bunu yaparak bile onu oracıkta öldürebileceğimi, onun da karşı koymayarak bu darbeyle ölüme gönül rahatlığıyla koşacağını biliyordum. Her şey yerli yerine oturacaktı. Ama birinin ölümüne neden olmak hiç iyi bir fikir değildi. ‘’Kes şunu.’’ dedim. O da durdu. Konu kapandı. Aynı saatin sonuna doğru sokağa çıktım. Hava serindi ve o an karşılaştığım en tuhaf şeylerden biri, ilk defa fark edilir kıldı varlığını. İçinde gizli gizli, üstellik bana karşı nefret biriktiren kadının korkutan eylemi, ölüm böğürerek, kaçma arzusu duyuran, ölüm böğüren, sinsilik kusan sırıtışı gördüm.  Oradan ayrıldım ve sözün de düşüncenin de akışı aynı anda başladı.

Konu,  zaman ve onun özü olduğunda ürpertiyle karışık bir heyecan duyarım ve onu hiç çözemem. Aklıma, Ludwig Wittgenstein’ın ‘’Üzerinde konuşulamayan şeyler hakkında susmak gerekir, sözü gelir de ben zamanı son günlerde somut bazı şeylere, hem de ciddiyetle inanarak, benzetiyorum. Dahası özdeşleştiriyor, onlar aynı şeylermiş gibi tanıdık duygular hissediyorum Zamanın çok uzak olmayan geçmiş kısmı, üstünde eskitilmiş, mavi renk kot ceketle yolun kaldırım kenarına yakın yürürken, birdenbire uzaklaşıp gözden kaybolan gitarist Ertuğrul’ken, daha uzak ve çocukluğa yakın kısım, kaburgalarımın üstüne yumruk atarak beni biracık nefessiz bırakan Yusuf’tu… Sulama kanalındaki çok derin ve masmavi görünen, güneşin ışıl ışıl parıldattığı sular ve bu suların kıyısında mutlulukla yürüyerek eve yaklaşan kadın da zamanın hiç bilemediğim ama bir şekilde, onun cennet kısmı olduğuna emin olduğum varlıktı. Ölüm, hiçbir yerde yoktu, henüz ne yaşam ne zaman ne insanlık ne de zaman başlamış sayılırdı. Ancak, insanlık tarihinden önce başlayan, insanlığın ölümden korkma tarihi, benim başıma çok erken bela olmaya başlamıştı.

Sonra ama yine de aynı gün sayılacak bir zaman süreci, eşsiz bir an değeriyken -

Bugün, gece boyu korkuyla uyumaya çalıştığım yerden gözlerimi açamadan doğruldum, aklımda hiçbir şey olmaması, düşüncenin neredeyse sıfır noktasında olmam ne tuhaf diye düşünürken, yola bile çıkmadan yolda buldum kendimi, yetmezmiş gibi bir yere ulaşmış olduğumu da fark ettim. İnsanlığın en kılıksız, en serseri hali benimki miydi bilmiyorum ama bu hale, en ışıltılı, en soylu tavrı eklemeyi ihmal etmeden geçirdim bütün günü. İlk kurbanım, takım elbiseli bir adam oldu.

Bunu nasıl yaptığımı, orayı nasıl bulup, içeri nasıl girdiğimi bilmiyorum, ama oradaydım ve şehrin en lüks restoranlarından birinin en şık masalarından birindeydim. Yedim, içtim, parayı da bir şekilde ödemişim. Çünkü elimde hesabı ödediğime dair bir fiş vardı. Masadan kalkarak çıkışa doğru yol alırken, peşimden biri yetişti: ‘’…Beyefendi, yediklerinizin hesabını ödediniz mi?’’

‘’…Dostum… Öncelikle, bu ne cüret ve sen bunu nasıl yapıyorsun, ben bundan iç hoşlanmadım.’’

‘’…Ama neden… Ben işimi…’’

Hah işte buydu, işini yapıyor, saygı duyup, hoş görmem lazım.

O ara, sakinleşmek için ne yapacağımı bilemedim, zaten hiç bilemediğim bir şeydi bu. Kendimi sakinleşmeye çalıştığım konusunda kandırırken, diğer taraftan da cebimden ödenmiş hesap faturasını çıkarıp adama uzattım, o bu faturayı alırken söyledim: ‘’… Bunu al ve beni hemen, şimdi terk et…’’

Sözlerim bitti, ağaca döndüm. Gece boyu, zifiri karanlıkta, her an öleceğimi düşünerek, bunu insanlık tarihinde en yoğun hisseden kişi olarak tünediğim kovukta eylemsizliğe terk ettim kendimi. İçimde ya da üstümde ne genetik kalıntı vardı ne kolektif bir bilinç, bağsız, içeriksiz ve hiçlik içinde bakan bir bakıştım ben, bana şekiller de içerikler de görünemiyordu.

 

Sadece şarkılar ve bulutlu gökyüzü altında, Gılgamış ve Dr Frankensten’ın bulamadığı ama benim sahip olduğum ölümsüzlük vardı. Yaşanan gerçek buydu. Ve ben kendime aşık olacak denli yakışıklı ve gerçek olamayacak denli hayalperest ve zekiydim. İki binli senelere sadece birkaç sene kalmıştı. Sonra, pek bir şey değişmedi, hâlâ eskiden nasılsa aynı biçimde hissederek öyle oldum, tek bir farkla, artık ölümsüzlük diye bir şey yoktu. Nasıl olduğunu anlayamadım ama her yanı ölüm sardı, başta da beni…

Bulunduğum her yer çok kalabalık olabiliyordu. Ben de o anlarda tenha bir yere kaçarak, ıssızda günahkârları görüyordum. Kendi ruhsal yansımalarımı…

Orada, bir de ayna vardı. Oraya yansıyan varlığımı ne zaman görsem, içim umutla doluyordu.

O aynaya, sanırım en son 15 sene önce filan baktım.

Birkaç gün önce de o aynadan bin km kadar uzakta, başka bire yerde başka bir aynaya baktım ama gördüğüm şey, eski aynadaki görüntü ve ruhtu. Bu, beni hem mutlu etti, hem korkuttu. Çünkü her şey birden değişecek ve ben olmam gereken yere değil de o günlerde gitmem gereken yere gidecek gibi hissettim. Olduğum kişi olmaktan, yaptığım işi yapmaktan vazgeçerek bir karmaşa, günah ve mutsuzluk alanı oluşturacakmış gibi korktum. Önce, bir lokantanın önünden geçerken, yemeğiyle oynayan, yemeye de pek hevesli olmayan, muhtemelen kalori sayan bir kadına yaklaştım. ‘’… Hanımefendi, bu ise fazla, alıyorum ve gidiyorum. İkimiz için de en iyisi bu…’’ dedim. Aldım, çıktım. Karnım çok açtı, bir duvar dibine oturarak, biraz patates cipsi ve kızarmış tavuk parçaları ile acı sos ve karabuğday unundan yapılmış ekmek parçalarını yedim. Kola da zeroydu. Sağlıklı olduğunu görünce, içtim. O kadınla bir daha karşılaşmadım. Ama içimden hep teşekkür ettim Karnımı doyurmuştu, bir serserinin karnı başka nasıl doyardı ki?

Bülent Uçar





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri