Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” AHŞAP KUTUDAKİ ZAMAN KAPISI ”

Bülent Uçar 25 Eylül 2016 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” AHŞAP KUTUDAKİ ZAMAN KAPISI ”

_____________

Örtsen üstünü, hatırlanmaması gereken ölümün… Büyücü, ”olur” dediğinde, başarsan bunu.

Sonra fark edersin – unutmak illüzyon. Cesetler orada, ilk günkü kırıcılığıyla bekliyor. Kilerin yanındaki tuz deposundalar.

Gitmemişler,

Sayısız yeni günün ardından üzerleri kapatılmış.

Hafızan temiz sanki

Bunlar sayıklanan şeylerdi. Ancak sonunda -

Kafamda bir sürü düşünce vardı, hiçbirine odaklanamıyorken, araya nasıl girdiğini anlayamadığım bir düşünce kendini öne çıkardı ve ben de ona odaklandım. Bir gün, hangi nedenle bilmiyorum, çok erken saatte Tarlabaşı’ndaydım, bir binanın daracık koridorunda geziniyordum. Sonra karar vererek, sokağa çıkıp, kısa sürede İstiklâl caddesine geçip ıssız cadde boyunca yürümeye başladım. Eski AFM sinemalarının önüne gelmiştim ki, o an caddeyi çok güzel ve eğlenceli, hatta masum ve stil sahibi kılan bir görüntüyle karşılaştım. Uzun boylu, yapılı bir travesti, üstünde kırmızı bir tuvaletle, akşamdan kalma haliyle sağa sola dengesizce gidip gelerek ilerliyordu. Yüzünde birkaç günlük sakalıyla, öyle umarsız, öyle kendine özgü, kendisiyle barışık ve mutlu görünüyordu ki, bu onu bir çocuğa benzetiyor ve benzediği çocuk görünümünün masumiyetini sunuyordu ona.

Sonra, bu görüntü, nedensizce anımsadığım bu anı, silinip gitti. Başka şeyler doluştu bilincimdeki boşluğa.

Birkaç hafta önce rüyamda görmüş olmalıyım. Çünkü kurup düşününce çok tanıdık geldi. Sanki yaşanmış bir anıya dönüşerek geçmişe saklanmış bir hatırayı anımsar gibi hissettim.

Ölüler nereye gider? diye sormuştum kendime. Önce, hiç kimselerin bakmayacağı, bakmayı aklına bile getirmeyeceği, eski ve terk edilmiş su depolarına. Bir zamanlar, heves duyup zengin kocalarına aldırdıkları ve sonra, bunun komşularına hava basmak için uygun bir yatırım olmadığına kanaat getirerek, henüz boya kokan boş odaları döşemek için alınan yeni eşyalarla birlikte terk edilen, harabeye dönüşmüş triplex villa bozuntularına… Uzun zamandır hiç kimselerin uğrak yeri olmayan, unutulmuş uzak adacıkların ve dağların kuytu mağaracıklarına… İşte ölülerin tam da buralara gittiğini ve bu nedenle de onlara hiç ulaşılamadığını, bu nedenlerle görünmez olduklarını düşünmüştüm.

Onlar, başka hiçbir yere gidemezler, öyle büyük, öyle sınırsız ve öyle haşmetli bir evren ve gözle görülmeyen ve gözetlenemeyen öyle çok arazisi var ki bu uzamın, öteki dünyalara filan hiç ihtiyaç yok. Ölüler, bizimle birlikte burada, kol kola, dirsek dirseğe, temas halinde var oluyorlar. Bu var oluşu da üstelik yokluk ölçülerine uygun şekilde gerçekleştirerek görünmezliğe teslim oluyorlar. Tüm insanlara, arayıp bulmak istedikleri ne varsa bulunabileceğini duyuran ama hiçbir arayıcıya tedarikte bulunamayan İstiklâl’de, Taksimden Galata’ya, Galata’dan Taksime, onlarla birlikte, birbirimize sürüne sürüne boşuna bir çaba içinde gidip geliyoruz.

Bir zamanlar ‘’Kendi felaketini asla dile getirme ve tanrıya cehennemin konusunda ilham verme derdim. Sonra bunun tersini de düşündüm. Ve en çok umduğum da bu: Kendi cennetini kur ve tanrıya olası bir cennet için belki ilham verirsin. Kişisel cennetin için işi rastlantıya bırakmazsın diye uyanıp, uyararak, telkin ettim kendimi.

Sonra, bir gün televizyonda, eski dizilerden biriyle karşılaştım. Başrolde Tarık Akan ve bir grup genç çocuk vardı. Dizinin adı Koçum Benim’di. Ve basketbol oynayan liseli çocuklar görünüyordu ekranda. Ve ben, tam da o anda cennetin nasıl bir yer olduğunu kurdum kafamda. Cennet, benim lise mezuniyetimden yaklaşık on yıl sonra sahip olduğum bilincimle, (şimdiki aklımla) geçmişe dönerek, tekrar ettiğim 15 – 16 ve 17. yaşlarımın yaşandığı bir var oluş dünyası. Ve ben, ölünce, oraya, geçmişe, lise hayatımın ilk yılına gideceğim. Beni ne şimdiki zamanda ne de gelecekte bulacaklar. Zaman geçtikçe benden daha da uzaklaşacak insanlık. Çünkü zaman hep ileri doğru akar. Ve ölüler, bu nedenle hiçbir zaman bulunamazlar. Onlarla hiçbir zaman ve mekânda karşılaşılamaz.  Ölen kimi insanlar, hayatlarının en mutsuz günlerine döner, orada, kayıp geçmişte cehennem azabına terk edilirler. Kimileri de, en güzel günlerine. Lise hayatım, benim en güzel günlerimi mi içeriyordu. Katiyen hayır. Ama olasılıkları ve yaşanmamış bir hayatı, doğmamışlığı, dolayısı ile ölümsüzlüğü içeriyordu. Ben bunları görememiş, duyumsayamamış, hissedememiştim. Bir defa, sevdiğim herkes hayattaydı. Sonra ben ne istersem onu yapacak, kim olmayı seçersem o olacak bir zaman kütlesinin içindeydim. Bunları düşündüm, hayal ettim ve çok özledim. Kişisel varlığım ve bu varlığa ait bilinç ve bakış açısı dışında özlenebilecek hiçbir şey yokken yaptım bunu.

Birkaç hafta, bazı birkaç haftalar gibi uzun zamanda değil, birkaç haftada geçti. Haddini bilen bir birkaç haftaydı.

Derken bir sabah uyandım ve mutfakta, eski bir ekmeklik vardı. Ahşaptan bir kutuydu. Kutunun kapağını açtım. İçinde ekmek filan göremedim. Kara bir oyuk vardı sanki orada. Kapkara uzanıyor ve içinde sanki kızların düğünlere giderken makyajlarının üstüne filan serptikleri simlere benzeyen ışıltılar görünüyordu. Bu ışıltılardan alamıyordum bakışlarımı. Hipnotize olmuş gibiydim ve uzun sürmedi. Çok tanıdık görünen ama çoktan unuttuğumu idrak edebildiğim bir yatakta uyanarak, kendimi on beş yaşında buldum. Sabahın çok erken saatiydi. Biraz soğuktu ya da çok serin… Dışarıdaydım. Yürüyordum ve saçlarımın şekli benim için çok önemliydi. Bu önem, tuhaf hissettiriyor, aynı zamanda nostalji duygusunu çalıştırıyordu. Park etmiş bir kamyonetin yan aynasına eğilip bakma ihtiyacı duydum. Baktım ve birkaç sivilceyle dekore edilmiş yarı ergen yarı çocuk, yarı genç yüzümü gördüm. Ve başımı aynadan kaldırıp yola baktığımda okul yolunda olduğumu fark ettim. Yol üstünde birbirinin peşi sıra tuhaf bir nizamla dizilmiş ve bir aracın da mevcut tabloya bir sürreal efekt kazandırmak için kaldırımdaki çiçek tarhının tam ortasına elle konulmuş gibi yerleştiğini gördüm. Tüm bu görüntünün nedeni, zincirleme hafif kaza. Orta okul yıllarımdan aşık olduğum Esra ve Gülçin’in benden 20 adım ötede, okula doğru yürüdüğünü fark ettim. Yanlarına doğru koşacaktım ki, ardımdan seslenen biri bana engel oldu. Beni çağıran çocuğun adı, Ecevit’ti. Babası Bülent Ecevit hayranıymış.  Adı da bu nedenle… Bülent mi olsa Ecevit mi diye kalınan ikimle sonrası Ecevit olarak etiketlenmiş.

Yirmi dakika sonra okuldaydık. Hava biraz soğuk ve bulutluydu. Yağmur yağacak gibi görünüyordu.  Taş Köprü’nün kıyısında bulunan ve birkaç seneye kadar sessizce kapanacak, bir daha var olmamak üzere yok olacak Lunapark hâlâ çıktı ve belki okul çıkışı oraya uğrayıp, bir bilet alarak, Adanademirspor’un genç takım kalecisinin koruduğu kaleye üç penaltı atışı yapar, üçte üçü de başarırsak bir paket marlboro kapardık. Otobüs garajının olduğu bölgeye girer, birkaç tur atıp, oradan stadyuma, antrenman izlemeye giderdik. Elimizde sigaralarla… Bunu düşününce içimde bir ışık yandı sanki. Büyük bir umut doldu ruhumun karanlık bölgelerine bile. Ama benim işlerim vardı. Yaşanması gereken ama ilkinde yaşamadığım kimi anları gerçek kılarak cenneti var etmeliydim.  Bunun için de ilkin, okuldaki şu zayıf ve uzun boylu kızı bulup, onunla konuşmam gerekiyordu. Çünkü o, kimselerin göremediği güzelliğiyle okulun en güzel ve en yalnız kızıydı, sanki kafasının içinde sessizliklerin anlattığı sayısız geçmiş yaşam ya da hikâye vardı ve onunla hiç kimse ilgilenmiyordu. Onunla ilgilenerek, onunla birbirimizin en iyi arkadaşı olmalı, sonra, okula çok yakın olan evlerine giderek, onun Guns&Roses’tan, Jon Bon Jovi’ye, Metallica’dan Lep Zeppelin ve David Bowie’ye, Iron Maiden’a, The Roling Stones’dan Queen’e, The Doors’a dek uzanan müzik arşivini dinlemeliydik birlikte. Çünkü o günlerde hepimiz rockçıydık ve bu durum çok havalıydı. Kişilerin değeri de sahip olduğu müzik arşivinin kapsamıyla ölçülüyordu.

Sonra, aynı kızla evden çıkıp, stadyuma dek yürüyerek, Kapalı Spor Salonu’na uğrayıp, basketbol takımının bizim yaşlardaki sporcuları idame ettiği geç takımına kayıt yaptırmalıydık. Salonun sıcak havası içinde, haftada iki gün antrenmanlara katılarak, hafta sonları da maçlara çıkmalıydık. Yeni açılan Metro Sineması’nda gösterime giren tüm filmleri her Cuma günü birlikte izlemeliydik. Kaybedilmiş bir zamanın olası tüm olasılıklarını gerçek kılarak, yaşamlarımızın o kısımlarını sonsuza dek canlı ve ölümsüz kılmalıydık

Yinelenen bu geçmiş zamanda, ilkini yaşarken sahip olmadığım ama ikincisinde ellerimde tuttuğum bir yeteneğe, dahası, neredeyse süper kahramanlara yakışır bir güce sahiptim.

Gördüğüm her şey, bu şey her ne olursa olsun, ona bir dakikanın dörtte birlik uzunluğu ölçüsünde odaklanıp bakarsam, o şeyin kokusunu ve hatta tadını alıyordum. Bu nedenle televizyon izleyemiyordum. İzlesem de o süreyi aşmadan kaçırıyordum bakışlarımı. Bir diğer görüntüye odaklanıyor, onu da süre aşımından önce terk ediyordum. Çünkü kokusu ve tadına tahammül edilebilir öyle az şey vardı ki – Hele haberler başlayınca, duyduğum kan kokusu ve ölmüş insanların bedenlerinin tadı öyle bozuk ve çürümüşlük duyuruyordu ki, bu kokuya da tada da tahammül edemiyor, neredeyse böğürerek mide bulantıları içinde kalıyordum. Maçları izlerken, futbolcuların çim kokusuna karışan ter kokuları, politikacıların aşırı kilo ve hareketsizlikten kaynaklanan marine edilmemiş, çiğ ve ham et kokusunu andıran ten kokuları dayanılır gibi değildi. Ama o günlerin en güzel kadınlarından olan Cindy Crawford, uzun bacaklarıyla tertemiz ve fresh bir kremin kokusunu ve uzun bacaklarından mıdır nedir, krem kokusuna eklenen şeker kamışı kokusunu duyuruyordu. Belanın, sevinç ve kederin, var olan tüm şeylerin bir kokusu vardı. Bela, is kokuyordu. Sevinç, cumartesi günleri evde çamaşır gününde duyumsanan çamaşır deterjanı kokusunu duyuruyor.  Korku, pazar günleri akşam vakitlerinde ertesi gün yeni hafta için okula yine başlayacak olmanın tuhaf kokusu olan yanmış vanilya kokusunu duyuruyordu.

Bir defasında yanı başımdan bir cenaze arabası geçiyordu. Aldığım koku, güneş altında uzun süre kalmış birinin yanmış ve hayli ısınmış saç kokusu olmuştu.

Bülent Uçar





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri