Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BAĞLANMANIN MUTLU ÖZGÜRLÜĞÜ – SOREN KIERKEGAARD – TUTKU ya da İMAN ŞÖVALYESİ ”

Bülent Uçar 06 Haziran 2017 FELSEFE Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BAĞLANMANIN MUTLU ÖZGÜRLÜĞÜ – SOREN KIERKEGAARD – TUTKU ya da İMAN ŞÖVALYESİ ”

1

_____________

Özgürlüğü epeydir yüksek meblağlı ve bozdurulmamış bir çeke benzetiyorum. Bir seçim yapılarak bozdurulmamış, bir teslimiyetle sonuçlandırılmamış özgürlük, boşunadır ve fazlalıktır. Tıpkı, çok sıcak bir yaz günü, yakıcı güneş, anlamsızlığı acımasızca alevlere terk ederken insanın da o an hiçbir yere gitme zorunluğu yokken, ruhunda, özgür bir seçimle herhangi bir yere gitme arzusu da bulunmuyorken, canının feci sıkılması, buna rağmen seçim yapamıyor oluşu gibi. Özgürlük orada başa beladır. Kendisiyle ne yapılacağı bilinemeyen bir yaşam  ya da kişisel ömür gibi

 

2

_____________

 

Danimarkalı filozof, var oluşçuluğun sessiz sözcüsü Sören Kierkegaard, özgün felsefi söylemleri dışında bir tür yapı bozum tekniği ve hermeneutic tavırla, çok iyi bilinen, neredeyse klişeleşmiş bazı metinleri bozup yeniden yapılandırarak onları çok farklı ve olduklarından daha ilham verici, daha güçlü ve yüce anlamlara sarar. Bunlardan en bilinenleri, Felsefe Kırıntıları ya da Bir Parça Felsefe’adlı kitabının girişindeki Sokrates yorumu. Sonra, Hz İbrahim’in oğlu İsmail’i (İshak) kurban etme anlatısına dair yorumu ve bununla ilgili eseri olan, Korku ve Titreme’dir.

Kierkegaard, bu kitabın, bir kısmında, insanın varlığındaki boyuta dair bir ölçüm kriteri ileri sürer ve söyler: ‘’İnsan, sevdiği, teslim olup bağlandığı şey kadar büyüktür.’’ – ‘’Kendini seven kendisi, vatanını seven vatanı, sevgilisini, arkadaşını seven sevgilisi ya da arkadaşı kadar, Tanrı’yı sevense, Tanrı kadar…

Kierkegaard, aynı kitabın birçok yerinde de Hz. İbrahim ve onun oğlu İsmail’le ilgili seçimi ekseninde şunu duyurur: Tanrı’ya kurban edecek, ona hediye olarak sunacak değerde, onsuz yaşayamayacağınız, ardından ölüp gitmekten başka seçenek bırakmayan bir anlam ya da öz’e sahip değilseniz, boşuna yaşıyorsunuzdur. Ve arada insan kendine sormalı, Tanrı’ya bir hediye sunmam gerekse, elimde bu paha ve değerde ne var? Epey önce bir gazetecinin sorduğu gibi sorayım: ‘’Bizim İsmail’imiz kim ya da ne?’’

Çok sevdiği ve söz vererek bağlandığı Tanrı’ya en sevgili varlığını – oğlunu – kurban etme vaadinden vazgeçmeyen, aklı bir yana bırakarak, kalbini, gönül ya da tutkusunu ileri süren, Hz İbrahim… Ve her türlü yara, bere, hastalık ve acı, sonra en kahredici kayıplar karşısında şükrü elden bırakmayan, isyana hiç yeltenmeyen Hz Eyüp, Kierkegaard’ın hayranlık duyduğu iki büyük, iki yüce İman Şövalyesi’dir ki, o, üçüncü bir kişi örneğini vermez. Bir oyun ya da edebi eser karakterleri olsalar da Romeo, Leyla, Mecnun, Shadows&Lies’ın Wiliiam Vincent’ı, Oğuz Atay’ın Selim Işık’ı, Ron Hansen’ın bakışından Jesse James, Zorlu koşullarda ailelerini terk etmeyen, çocuklarına sarılan tüm kederli anneler… Soğuk kış günlerinde baraj gölünde kıyıya vuran ağaç dallarını toplayan, adını bilmediğim, yüzünü görmediğim, bir karartı olan kadın, öncelikle sen –Sonra, yaşamı seçerek, ona  tutunan, sızlanmayan bütün kanser hastaları… Bunları da ben ekleyebilirim

Sören Kierkegaard; yaşamı, başlangıçla ölüm arasında vuku bulan her şeyi trajik bulan her filozof –insan -gibi,  nasıl bir yaşam tarzı, nasıl bir karakter haliyle hayatın, ölüm ya da aşkın içinde huzur ve özgürlüğü, sonra iyiliği bulabilirim, diye sorarak, bu soruya cevap aramış. İlk önerileri, Trajik Karakter: Trajik seçim yapan – iki eşdeğer güzellikten birini seçmek zorunda kalarak, seçmeyip kaybettiğinin hüznünü, seçtiği ve elde ettiğininse buruk mutluluğunu duyumsayan, araftaki kişinin tutumunu içeriyor. Ahlaki karakter, hayatı iyi ve kötü değerlerinin ekseninde yaşayan karakterken, Estet de bütün hayatı güzellik ölçeğinde değerlendirerek, ahlak ya da fayda veya işe yararlılık gibi kazançlardan uzakta yaşayan kişinin tutumunu içeriyor. Estet, yaptığı şeyleri, bir amaca ulaşmaktan öte, yolda ya da eylemde bulunmak güzel olduğu için yapar. Hiçbir yere ulaşmayan, ulaşmak istemeyen, yürümek güzel olduğu için yapılan yürüyüşler, yolda olmanın güzelliği için yolda olma halleri onun işidir. Onay almak ya da kazanmak için değil güzel olduğu için seçen ve yaşayan karakter.

Sören Kierkegaard, tüm bu karakter biçimlerinden herhangi birine tutunmamış, bunun yerine,  adına İman Şövalyesi, dediği bir karakter koyarak, özgürlük, huzur, estetik ve iyiliğe giden yolu onun ruhunda görmüş.

Kimdir İman Şövalyesi, ne tür kişilik özellikleri barındırır?

İman Şövalyesi, hayatına anlam katarak, ruhunu kurtaracak değeri bulmuş, seçimini yapmış, bu değere teslim olarak, mutlu bir tutsaklık içinde mutlak özgürlüğe ermiş kişidir. Bağlanmıştır. Bağlanarak, bağımsızlaşmıştır. Bağlanıp teslim olduğu şey, Tanrı da olabilir, bir kadın, bir erkek, aile, başka deyişle insani  aşk – da olabilir, belki  sanatsal bir eğilim de…

İman Şövalyesi, aradığını bulmuş olmanın verdiği gönül rahatlığını ve huzurunu akıl, bilinç ve düşüncelerinde de hisseder. Kendini, bağlanarak teslim olup tutsak kıldığı şeyin ekseninde özgür kılar.

Bu sayede de dünyadan el ayak çekmez, aksine dünyaya ve haz alanına daha da yakın olur.

Çünkü akıl ve gönül huzurda ve rahattadır. Bu nedenle, yürürken sadece yürür, yemek yerken sadece yemek yiyen kişiye dönüşür. Uyurken uyur, uyanınca gerçekten uyanır. Onun ulaşmaya, kazanmaya çalıştığı zenginlik ya da kazançlar yoktur. O zaten, tüm kasayı boşaltmış, alınacak her ne varsa almış ve hayattaki umursamazlık, hırs yoksunluğu gibi eğilim ya da tutumları da bundandır. Bütün bir kasayı boşaltan kumarbaz gibi hem her daim ‘’kasa kazanır’’ geleneğini bozmuştur hem kazanılacak ne varsa kazanmış, boş kasaya da pek yüz vermemekte, ‘’ bir şeye’’ sahip olarak, o sahipliğin görkemiyle ”her şeye” sahip olduğunu hissetmekte, bunu düşünmektedir. Bunlar gerçek his ve düşüncelerdir. Denge öyle açık seçiktir ki, yanlışa yer yok, hataya pay bırakılmamıştır. Sakin ve kusursuzca bir yaşamın ödülü, kendisine oyun bitmeden peşinen verildiği için yaşamın her anını büyük bir şevkle yaşar.

Ve İman Şövalyesi, kendini teslim ederek bağlandığı kişi, değer ya da şeye dair olan bağlılık söz ve yeminini her gün yinelemeli, yenilemelidir ki onun güzellik ve değeri, koruyucu kalkanı her gün daha da ışıldasın.

İman Şövalyesi, en başından itibaren kazandığı için, gelen hiçbir güne kazanmak için başlamaz, dolayısı ile onun kaybetme riski de yoktur.

Ve  Kierkegaard, İman Şövalyesi için bir defasında şöyle söyler.  - İnanca, bağlanmaya, yüreğinde hiçbir kuşkuya yer bırakmaksızın yaklaşan, bunu seçen kişi en sıra dışı ve zor seçimi yapmaktadır. Marjinallik, inanmamakta değil, elde hiçbir kanıt ve akla uygun tek bir neden bile yokken, kişinin kendini bir ‘’şeye’’ bağlanarak teslim etmesidir. Böyle biri dünyanın öteki tarafında bile olsa, ona ulaşmak için yürümeye başlayabilirim. Ve böyle bir adamı düşünün ama ne görkemli, ne yüce diye hayal kurmayın. O, öyle sade, kazanma arzusundan karmaşık düşüncelerden öyle uzaktadır ki, birçok insan onun aklında, ruhu ya da düşüncelerinin, planlarının arasında haşmetli şeyler olduğunu düşünürken, o, büyük olasılıkla evine doğru yürüyordur. Ve aklında sadece şu soru vardır: ‘’Karım, akşam yemeğini, bugün, acaba, az yağlı, az salçalı mı yaptı yoksa çok yağlı ve salçalı mı?” -

Bülent Uçar

B





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri