Wednesday 13th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BAHÇEYE DÜŞEN SESSİZ KADIN ”

Bülent Uçar 26 Mart 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BAHÇEYE DÜŞEN SESSİZ KADIN ”

_____________

Gerçekliği özüne taşıyarak onu sözcüğün asıl anlamında hakiki kılan şeyin ne olduğunu bilemiyorum. Öyle sanmak, bu sanının uzun sürerek gerçekliği taklit etmeye ve bunda çok başarılı olmaya başlaması, bilinç ve onun oradaki hassas bölgesinde imge dünyasının en ıslak ve kaygan yerinde gerçekleşen sanı ve gerçeklik arasındaki oyunlarda kazananın artistik puanlardan dolayı sanılar olması… Tüm bunlar ya da bunlardan sadece biri bile gerçek olanın ne olduğunu belirleyebilir.

En sonunda bu düşüncede karar kıldım. Kendimi ikna etmem gerekiyordu.

Çünkü o bina, orada kendi halinde sadece duruyordu ve istemsizce bekliyordu. Sonra ben, onun olduğundan çok daha yüksek, devasa uzunlukta bir kule ya da gökdelen gibi var olduğunu düşünüyordum. Nedendi ki bu?

Bu soruyu sormamdaki amaç, cevaba duyduğum ölümcül ihtiyaç değildi. Öylesine gelip geçen bir düşünceydi. Biliyordum ama sonraki hafta sonu olacakları bilmiyordum.

Yağmurun çok şiddetli yağdığı bir öğle sonu vaktiydi. Eve doğru yürüyordum. Yolun karşı kısmından, züppe oldukları ve henüz çok toy ve neredeyse ahmak da oldukları her hallerinden belli olan bir grup çocuk geçip gidiyordu. Çok gürültücüydüler. Sinirlerim zaten bozukken, bu çınlayan tiz sesler, olup bitene tuz biber ekiyordu ki hayatımda ilk kez duyduğuma emin olduğum bir ses ulaştı kulaklarıma. Ne olduğunu ilkin anlayamadım. Sonra, sadece bir ölüm anında sağ kalanların korku ve üzüntüyle attığı çığlıklara benzeyen feryatlar duydum. Küçük bir kalabalık, sesin duyulduğu yere doğru koştu. Çok merak etmeme rağmen, olduğundan çok daha yüksek olduğunu düşündüğüm binaya doğru ben koşmadım. Ancak duvara yaslanmış ağlayan genç adamı Silivri’deki birahaneden tanıdığımı fark ettim. Köşede tek başına içen bir tipti. Sakalını kesmişti ama ben tanımıştım onu. Bir defasında masasına davet etmişti. Kabul etmemiştim. Ama o sesin geldiği yere yöneldim. O, hâlâ duvar dibindeydi, ayrılacak gibi görünmüyordu ve hâlâ ağlıyordu.

Ona doğru yürürken, çok güzel bir kadınla karşılaştım. Her hayatın ideal bir aşkı varsa ve o kadın, bu aşkın kendisiyse duvara doğru yürüyüp, o adamla birlikte ben de ağlasaydım hiç yanlış olmazdı.

Kadın, sanki çok yorulmuş da kendini çimenlerin üzerine bırakmış, mayıs ayının ılık bir gününde,  güzelim bedenini dinlendiriyor gibiydi.

Saçları sarıydı, şu doğuştan sarı olup da en gizli saklı tüyleri de sarı olan kadınlardan. Eğer Hitchcock görse eğilir, yanı başına uzanır onun kanlı saçlarının arasından dudaklarına süzülerek saatlerce o yakınlıkta beklerdi. Bir hareketsiz kadın, bu denli güzel olabilir miydi? Cevap, oradaydı.

Biraz önceki sesin nedeni olan kadın, sitenin orta yerindeki bir mini peyzaj düzeni içine çimenlerin kıyısındaki betona düşmüş. Tüm kemikleri kırılıp sağa sola saçılan kanın küçük bir gölet oluşturmaya başladığı andan hemen önce binanın en üst katındaki dairesinin penceresinden kendini aşağı bırakıp betona çarptığında çıkarmıştı o sesi. Çok yüksekten düşen, canlı bir insan bedeninin betona çarptığında ortaya çıkardığı ses, meğer böyle bir şeymiş ve çok korkunçmuş. Onca zaman sonra hayatının aşkını bul. O güne dek gördüğün en güzel kadını gör ve onunla çekindiğin ya da reddedilme riskinden dolayı değil, o güne kadar hiç bilmediğin bir nedenden dolayı konuşama. Olacak iş değil. Kadın, orada sere serpe yatarken, başımı yukarı kaldırarak açık pencereye doğru baktım. Oradan aşağı bir baş uzanıp tekrar içeri çekildi.

Ben, yürüdüm, oraya, biraz önce duvara yaslanarak, şimdi de duvar dibine çökmüş halde ağlayan adamın yanına gittim. ‘’Tanıyor muydun?’’ dedim.

‘’Hayır, ama sanki hep tanıdığım biriymiş gibi, kendimi yakın hissetmiştim ona.’’

‘’ Kadın öyle güzel ki’’ diye geçirdim, içimden. ‘’Kim olsa çok yakın olmak ve o yakınlıkta ona dair her şeyi en yakından ve ilk elden duymak ister ve bu isteğin yoğunluğu nedeniyle de onu bir yerlerden tanıdığı hissine kapılarak, ona yakın hissederdi kendini.

Ben, bunları düşünürken, ayağa kalktı. Bir yılan gibi sessizce sokuldu. Sessizlikten sadece bir adım öteye geçerek usul usul anlatmaya başladı:

‘’ Şu haline bak.’’

İşaret ettiği yere baktım. Kadının etrafı ve tüm yeşil çimenler kanla sulanmış, kan kırmızısı olmuştu. Yağmurun hâlâ izlerinin göründüğü küçük yapay bahçede sulu kanın pembemsi rengi ve kadının upuzun bacaklarının orta yerindeki diz kapaklarında bulunan kemiklerden sağ tarafta olanı kırılıp, eti ve deriyi yırtarak dışarı çıkmıştı ve bu kemik, ortamdaki kötücül kasvet ve tutkuyla birleşerek korkutucu, gerçek üstü bir kontrast oluşturuyordu.

Kadını bir an önce yerden kaldırarak gözden uzak bir yerlere taşımak istiyordum. Sonra da üzerine toprak atmak ve onu sonsuza dek kaybetmek…

‘’ Onunla hiç konuşamadım.’’ dedi birden, biraz daha canlı ama bir sansar gibi temkinli.

Ben ne diyeceğimi bilemez halde, kadının burnu bile kanamayan yüzüne bakıyordum.

‘’Bugün, cesaretimi toplarsam ona yaklaşır ve onca zamandır söyleyemediğim şeyleri söylerim diye düşünerek geldim buraya.’’ dedi. Kadının yanına doğu yürüdü. Eğildi. Sağ eliyle ceplerinden birini yokluyordu. Bir mendil çıkardı. Kâğıt değil, eski stil ve incecik bezden yapılmış ipeksi bir mendil.

 

Kadının kan içindeki kolunu sildi. Sanki yüzünü de siler gibi yaparak mendili kadının yüzünde gezdirdi. Kadının apaçık ama görmeyen gözlerinin karşısında, konuştu: Onu duyamadım. Olay yerine çok kişi gelip gitti. Meraklı çoktu, Bir ara gazeteci olduklarını söyleyen birkaç kişi de geldi. Polisler de…

Sonunda da ambülans gelerek kadını ve onun bütün güzelliğini alıp uzaklaştı.

Ben, durduk yere, kaybettiğimde üzüleceğim bir şeye sahip olmuş, olduğum anda da kaybetmiştim onu. Çıkıp gittik oradan.  Yol boyu hızla ilerlemeye başladık. Ve ikimiz de gittiğimiz yeri bilirken, dile getirmekten çekindik.

Ben,’’Şimdi geliyorum’’ diyerek birden geri döndüm. Yolun karşısına geçerek binaya uzaktan baktım. Saydım, sadece sekiz katlı bir bina nasıl olur da bu denli yüksek görünür, üst kısmından aşağı düşeni daha hızlı öldürmek için mi?

Umarım, o da benim kadar yüksek sanmamıştır bu binayı, eğer öyle görmüşse düşerken çok korkmuş olmalı.

Bülent Uçar

 

 

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri