Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BAŞLANGICI OLMAYAN ESKİ ŞEYLER ”

Bülent Uçar 11 Şubat 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BAŞLANGICI OLMAYAN ESKİ ŞEYLER ”

____________

Bir defasında, etkisini sadece iki gün sürdüren, kimsenin karşı koyamadığı bir zırhım olmuştu. Hiçbir kötücüllük ya da karanlığın delip geçemediği bir zırh… Keşke daha uzun sürseydi. Ama sadece iki gün… Sonra, bu zırha dair özü sadece kendime açıkladım. Belki bir daha sahip olurum diye, diğerlerinden sakladım Çünkü rüyalar da böyledir ya, başkasına anlatmazsan senin olur. Aksi halde, bir başkasının bilincinde hak ettiği değeri bulamayınca küserek çekip gider. Ben gerekeni yaptım ama o rüya gitti. Üzülmek de her zamanki gibi yine çözüm olamadı.

Ben de zamanın güzelden de güzel ama neden bilinmez çok da acıtan kısımlarını düşünmeye başladım. Upuzun sokakların, giriş kısımlarında, caddeye bağlanan sınırda bulunan mahalle birahanelerini anımsadım. Orada köhneyen, çürüyerek yok olan hayatların gölgesinde, gölgelerin kaynağı olan varlıkların yanı başlarında çocuklar oyun oynardı. Onlar biz değildik. Biz sadece akşamüstleri, çocukluk sırtlarımızı birahanenin sokağa bakan duvarına yaslayarak,  hemen ardımızdaki kederli leş var oluşun uzağında olmanın sonsuzluğunu hissederdik. Bilmezdik ki, oraya en yakın biziz ki çok sürmedi. Birkaç sene sonra, en yakın arkadaşlarımızdan biri, sırtını dayadığı duvarın öte tarafına geçti. Bir masaya kuruldu. Soğuk birasını yudumlamaya başladı. Henüz 17 yaşındaydı. O gün var oldu cehennem. Ve bir daha da yok olmadı. Nasıl büyür ki insan böyle hızlı. Ve nasıl büyür ki suçluluk duygusu, nedensiz günahkârlık hissi? Cevabı hiçbirimiz, hiçbir zaman bulamadık.

Sonra, Bedri yaptı aynı şeyi,  bir bir geçtik duvarın öte kısmına. Ben de yaptım bunu ama başka yerde, çocukluktan utandığım için uzakta yaptım bunu. Kimse görmedi ama epey kişi bildi. Zaman, o ara çok hızlandı.

Bir öğle vakti Nejat’ı gördüm.   İstasyona doğru yürüyordu. ‘’Mersin’e gidiyorum.’’ dedi. ‘’Orada ne yapacaksın.’’ diye sordum ona. ‘’Bilmem.’’ dedi. Ceketine sıkıca sarındı. ‘’Baksana.’’ dedi, ‘’Her şey buz gibi. Şehir de soğuk binalar da, ben de, sen de. Hem öğle vakti yani… İnsanın kendi şehrinde, evinin az ötede olduğu, doğup büyüdüğü sokağın hemen orada olduğunu bildiği bir yerde terk edilmesi, bu nedenle acı çekmesi, cehennem değil midir? Başka bir cehennem var mı sence? Kendi evinden birkaç adım uzakta, tanrısız kalmak, dünyanın bir anda çöle dönüşmesi, tüm insanların birden yok olup yeryüzünü insansızlığa terk etmesi, tahammül edilir şey mi?’’

Delirmiş gibi konuşuyordu. Ama onu anlamak zor değildi. Cennetten kovulan Adem’in bakışıydı onun bakışları.  Sadece hiçliği görüyordu. Nejat, beni orada bırakarak yine yürümeye başlayınca, peşinden koştum. İstasyona dek birlikte yol aldık. ‘’Biliyor musun’’ dedi. ‘’Ben, yokluğunda sevilen adamım.  Ortalıkta olmadığım o uzun sürenin sonunda, bir görünüp var olsam, her şeyin yolunda olacağı, her yeri, her şeyi, güzelim bir ışığın saracağı hissediliyor. Ama bunu yaptığımda hiç de öyle olmadığı anlaşılıyor olmalı ki beni kimse, hiç kimse sevmiyor. Terk ediyor. Ben yokluğumda sevilen paradoks bir adamım.  Sevildiğimi hiç hissedemiyorum. Hissedeceğim anda da beni hiç kimse sevmiyor. Buna hiç şahit olamıyorum. Benim bulunduğum yerde yok bu. Bak Sulhi, şimdi bunlar beni yokluğumda seviyor, varlığımda hep terk ediyor ya, ölsem taparlar bana.’’ deyip güldü. Gişedeki kadında parayı uzattı.  Son anda karar verdim ve ‘’İki bilet al’’ dedim, ona. Trene bindik. Tren, Tarsus’u geçerken, konuştu. ‘’Bizi hiç kimsenin tanımadığı, çocukken yaşadığımız tüm mekânlardan uzakta ve oralardan çıplak gözle görülemeyen uzaklarda, biz, biz mi oluruz? Başka birileri mi? Kişisel acılarımız bizim mi olur? Yoksa sahipsiz ve üstlenmediğimizde yok olup giden şeyler mi olur onlar?’’

 

Epey zaman sonra, üniversite günlerimiz de sona ermişti. Biz yine bir arada…

 

Binanın sekizinci katındaki dairede yaşıyorduk. Üç kişiydik. Her birimizin yanında iki kişi vardı ama sanki hep tek bir kişiymişiz ve ölülerden bile daha yalnızmışız gibi hissediyorduk. Sonra, sanki canavar hep oradaydı ve o, bir zamanlar, yalnız olmamızı engelleyen, bize kısacık sürelerde arkadaşlık etmiş olan insanların hatırına görünmüyordu bize. Saklıyordu kendini. Ama biliyorduk ki bu hatıraların hatırı uzun ömürlü olmayacaktı ve bir an önce yalnızlığı sona erdirecek bir şeyler bulmalıydık.

Evin salonundaki tüm pencereler, hava biraz daha soğuk olsa buza dönüşecek gibi görünen denize bakıyordu. Bu sahne, aklıma çocukluğumu getiriyordu. Denizin bu halde görünce, çocukken deniz kıyısına ne zaman gitsem, içimde hep bir umutla kıyıya doğru koşup, ellerimi suya soktuğum ve parmaklarımdan birini yalayarak suyun tuzlu değil de göl suyu gibi tatlı olmasını umduğum zamanları anımsıyordum.

Salondaki kanepenin de yeteneğinin geleceğe koşarak uzanmak ve zamanı, olduğundan çok daha hızlı akıtan bir tür zaman makinesi olduğunun farkına varan ilk kişi Nejat olmuştu.

Bir gece odasında bir türlü uyuyamamış, gecenin geç vakti salona çıkıp gezinmiş ve kendini kanepeye umutsuzca bırakmış. Sonra, kapanmış bilinç ve gözlerini açıp dünyayı gördüğünde; saat, bir sonraki günün akşamına ait karanlığın içinde 7’yi gösteriyormuş.

İlk o an fark etmiş, kanepenin zamanı hızlı akıtarak, insanı geleceğe ışınladığını.

Ertesi gün de ben uyumuştum kanepede ve uyandığımda, kanepe bende ters etki yapmış, geçmişte uyanmıştım. Sonraki gece Bedri uyumuştu orada ve o da iki sene sonrasının şimdiki zamandan sonraki üçüncü yaz mevsimine uyanmıştı. Kanepe öyle sihirli bir zaman algısına sahipti ki, çok aç olduğumuzda kebapçıdan yiyecek bir şeyler söyler, kanepeye oturarak beklerdik ve sanki parmaklarımızı şıklatıp aynı anda sahip olmuşuz gibi, yemeği yemeye başlardık.

Kanepenin sırrını keşfeden Nejat’ın da kanepe kadar tuhaf bir özelliği vardı. Belki kanepe bu nedenle ilk ona açmıştı sırrını.

Nejat, rüyalarında bile tane tane konuşabilen,  imla kurallarına titizlikle uyan, sözcükleri anlaşılır şekilde, neredeyse Zeki Müren Türkçesiyle dile getiren bir arkadaşımızdı.

Ve bir gece vakti, salonda kanepeye kıvrılmış uyurken sayıklamaya başladı. Dikkat kesilerek dinledik. Yine ta içinden, derinlerden gelen şeyler söylüyordu. Kiminle konuştuğu belli değildi ama şöyle söylüyordu: ‘’Tamam, yani gelirim ama durumun farkında olduğunuzdan emin olmak zorundayım. Tüm bu şeyleri riske atamam. Benim tek hazinem bu. Ben, hayatım boyunca hiç kimseye vurmadım. Vurmak istedim, öfkeli duygu halleri içinde oldum. İntikam almak istediğim zamanlar da oldu ama hiç kimseye vurmadım. Bir şey ama ne olduğunu hiçbir zaman öğrenemediğim o şey, beni birine vurmaktan alıkoydu. Elim kalktı ama ıska geçti. Kendime zarar verdim ama başkasına asla… Bununla ne denli gurur duysam az. Yani lanet olsun, kendimi başarısız sanırdım ama meğer bu başarısızlık, benim özüm ve diğer tüm erdemlerimin olanaklı tek kaynağıymış. Beni bir süre daha serbest bırakırsanız, buralarda olmak istiyorum. Ve hiç kimseyi kırmadan, kimseye vurmadan yaşamak ve sonra, istediğiniz zaman oraya gelerek, o sonsuzlukta hak ettiğim gibi sıcak süte karıştırılmış kahveleri içerek, sonsuzluğun yumuşak yüzünde gezdirmek istiyorum ellerimi, parmaklarımı ve başlangıçsızlığın sıcacık metal yüzeyine dokunarak hiç üşümeden hep ısınmak istiyorum. Daha önce de evet, dünyanın son gününde, her biri birer apartman yüksekliğinde olan atların, dev adımlarla ancak yine de ağır süzülüşlerle sokaklarda dolaşmasını istiyor, bu görüntüler eşliğinde yüce olanı duyumsamak istiyordum. Ama sonuçta, yani işler değişiyor da sanki kötü mü oluyor. Her defasında daha da iyi yerlere doğru sürükleniyorum.’’

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri