Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR AŞK, İKİ KİŞİ, GECE, BİR ŞARKI ve HİÇBİR ŞEY ”

Bülent Uçar 23 Ekim 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BİR AŞK, İKİ KİŞİ, GECE, BİR ŞARKI ve HİÇBİR ŞEY ”

__________

Kadın, buluşma anından yaklaşık beş saat sonra Galata Kulesi’ne tırmanan yokuşun orta yerinde, kuleye yirmi adım filan kala, ”Beni seviyor musun” diye soracaktı adama. Adam da  ”Sen sormadığında ve ben konuşmak zorunda kalmadığımda, evet.” diye karşılık verecekti ona…

Kapalı Çarşı’nın Nuruosmaniye Kapısı çoktan kapanmıştı ziyaretçilere. Saat, gecenin on iki’siydi. Kapı önü öyle soğuktu ve kapının ardı öyle boş ve ürkütücüydü ki, olağan koşullarda kalabalık olan mekânların gecenin tekinsizliğindeki tenhalıkları, gündüz kalabalığı fertlerinin ürpertici hayaletlerini salıyordu dünyanın merkezine ve bu merkez o saatlerde, hep kişinin kendisi oluyordu.

Nuruosmaniye Kapısı gecenin ıslak soğuğunda buzdan bir kütleye dönüşmüştü. O günlerde yirmi yedi yaşında olan Uzay, tetiği henüz Kurt Cobain gibi ağzından içeri doğru çekmeye karar vermemişti. Bu karara iki yıl daha vardı ve o gece çene bölgesinde bir çingene sakalı uzamıştı Uzay’ın. Saçları da eskisi gibi kapkaraydı ve uzun…

 

Elinde bir akü, bir gitar amfisi ve yanı başında ona yardım eden Bahadır’ın ellerinde de birer elektrogitar vardı. Soğuktan tir tir titrerken güçlükle kurdular teçhizatı. Gitarın tellerine ilk dokunan ve Kapalı Çarşı’nın kendilerine en yakın kapısından en uzak kapısına kadar sert bir melodi yollayan Uzay oldu. Bahadır, nedenini kimse bilmez ama hevesli değildi gitardan ses çıkarmaya. Ve Bahadır yirmi sekiz yaşındaydı o gece. Uzaya gelince, Uzay, sanki hevesini alır ve eski bir düşmanın canına okur gibi neredeyse döverek çalıyordu gitarı.

 

Sonra, o da duruldu ve tüm şehre birlikte aşk için en cehennemi şarkıyı çalmaya başladılar. Sırf yakın arkadaşları olan o adam seviyor ve biraz sonra kadınla buluşacak diye çaldılar şarkıyı.

 

Bütün şehir şarkının ağıtı üzerinde yükseliyor ve şarkı şehri bir sis gibi sarıyordu. Apollo 440 adıyla bilinen grubun Pain in any language” adlı şarkısına bir Uzay, Bahadır cover’ıydı bu. Vokalde Uzay… Onun çocuklar gibi canlı ve çoktan ölmüş ihtiyarlar gibi kırılgan sesi şehri müzikten bir çalı gibi süpürüyordu. Şarkının çok uzun introsundan sonra,  Uzay, tüm varoluş boşluğunu ağlatır gibi söylemeye başladı şarkıyı: ” I’m gonna love you. Till you love me then no more. Bu sırada Bahadır şarkının ilk sözlerindeki ”…Love you…” bölümünü acıyla uzattı. Daha önce yaşayan hiç kimse bu şekilde yoğun bir acı ve tutkuyla söylememiştir bu sözü, herhangi birine. Bahadır’ın ağıtı sona erince Uzay devam etti şarkıya. ”…Your’e gonna need me. Like a need you right now…”

 

Adam, kadınla buluştu Beyazıt’ta karanlık fakülte binasının önünde… Vakit gece yarısını bir saat yirmi dakika daha geçmişti. Adam, fakülteden üç yüz metre uzaklıktaki kapalı çarşıdan aldığı IWC marka ve gerçeğinden sadece sahteliğiyle ayrılan saatine baktığında saatin 01: 20 olduğunu gördü. Kış vakti. Sabah olması için beş saat daha geçmesi gerekiyordu ve o beş saat geçmeyecekti. Kadın çok gençti, önceki hafta, hiç kimsenin kutlamadığı doğum gününde yirmi birinci yaşına girmişti Adamın yaşı belirsiz. yirmi’li yaşlarının sonundaymış gibi görünse de bin yıllık bir kişisel tarihin yükünü yaklaşık on yıl önce saklamıştı dededen kalma gen yüklü heybeye.

 

Gece yarısının karanlığı gecenin sessizliğinden beslenerek güçlenir ve yükselirken, kadın, adamı fakültenin giriş kapısında beklemişti. Ve Adam, onu oraya getiren araçtan çıkarken çarpmaktan korktuğu başını kaldırdığında tabelayı okumuştu. Edebiyat Fakültesi… Kadın da yağmurdan korunmak için kapının epey üstünde yer alan daracık saçağın altına sığınmıştı. Saçak öyle dardı ki kadın güçlükle sığıyordu oraya. Duvara iyice yaslanmadığında da ıslanıyordu. Gece saat 01:22 – Adam, kadına yaklaşarak onu kuru ve sıcak pardösüsünün içine aldı. Kadın ordayken de pardösünün düğmelerini iliklemeyi istedi. Kadını oraya saklamayı, onu korurken kendini de korumayı… İstedi. Kadın yirmi bir yaşında, çok genç ve olması gerektiğinden çok daha güzeldi. Islak ceket cebinden bir matara çıkardı. Gecenin karanlığında ışıl ışıl ışıldayan gri, metal bir matara… Mataradan bir yudum aldı. Adamın göğüs hizasının sol omuz kısmına tükürdü aldığı yudumu. Adam başını kendi göğsüne eğdi. Viski kokusunu çekti içine. Kadını sıkıca sarmak isterken usulca sardı. Kadın mutluydu, yüzünü adamının göğsünden birazcık yukarı sola doğru koydu. Yüzünün tükürüğe bulaşmaması için de özenle kaçınmak, uygun bir ölçü saptamak zorunda kaldı. Adam,  ”Bir kadın, güzelim yüzünü süreceği yere viski tükürmemeli” diye geçirdi aklından. Kadınla adam uzun yıllar önce eski mahalleden tanışıyorlardı. Ta çocukluktan. Şimdi yıllar geçmişti ve Üniversitedeki üçüncü yılıydı. İkinci öğretim öğrencisiydi, son dersi saat on bir’de bitmişti. Biraz gezinmiş, sonunda yorulunca adamı beklemeye başlamıştı giriş kapısının önünde.

 

Adamın babası, Cüneyt Arkın’ın Cüneyt Arkın şöhretinde olduğu yıllarda Cüneyt Arkın’la yakın bir dostluk kurmuş ve arkadaşlıkları biri ölene dek, uzun yıllar sürmüştü. Bu dostluğun adamın hayatındaki önemi büyüktü. Çünkü Adam, gecenin o vaktinde buluştuğu gencecik kadının yaşını biliyor olmasına karşılık kendi yaşını bilmiyordu. Çünkü Adam’ın babası, çocuğun doğumunu nüfus müdürlüğüne bildirmemiş ve ona bir kimlik çıkarmamıştı. Bu yüzden hiçbir ülke ya da devlete bağlı değildi adam. Gerçekte var olsa da bürokratik dünyada hiç kimseydi o.

 

Adam, yıllar önce çocukken, bir gün yaşını merak ettiğinde, hangi yıl doğduğunu sormuştu babasına. Babası ”…Bilmiyorum oğlum…” demişti. ”…Bilmiyorum, şu bizim Cüneyt’in en sevdiğim filmi gösterime girmişti. Filmin ilk gösterimi için İstanbul’a gelmiştim. Filmden çıktığımda hayatım boyunca hissetmeğim bir güzellik duygusu vardı içimde. Ertesi gün de hemen eve dönmüştüm. Senin doğduğunu öğrendim o gün. Şimdi o film kaç yaşındaysa… Anlıyor musun?”

 

”Anlıyorum baba, anlıyorum…” demişti adam, yıllar önce çocukken. ”Filmin adı neydi, hangi film?” diye de soruyla devam etmişti konuşmaya. Babası cevap vermişti ”O gün çok içmiştim. Esrar, şarap, bira… Ne bulursam… Filmle ilgili tek hatırladığım, arkadaşımın en yakışıklı göründüğü filmin o film olduğu ve izlediğim en güzel filmlerden biriyle karşılaşmanın heyecanı… O filmde beni büyüleyen bir güzellik ve sığınak vardı ve bu şey her ne ise filmin kendisiyle doğrudan ilgili değildi ama o eşsiz güzelliği bana duyumsatan aracı güç, o film olmuştu.”

 

’’Anlıyorum baba, filmin adı neydi?’’

 

”Hatırlamıyorum ki, Cüneyt’i arayalım istersen,  belki o hatırlıyordur ha ne dersin?’’

 

‘’Saçmalama baba, onu nasıl aramayı düşünüyorsun, ne adresini bilirsin ne telefonunu. Nasıl arayacaksın? Şehre doğru haykırarak mı? Sen Cüneyt Arkın’la yıllar önce bir lokantada karşılaştın ve karşılıklı çorba içtin sadece ve yemek boyunca tek kelime konuşmadınız ama sen o günden sonra en yakın arkadaşın olduğunu iddia ettin onun.”

”Doğru söylüyorsun evlat” dedi adamın babası. ‘’Ben hep yarı paranoyak ve bütünüyle şizofren olarak yaşadım farkındayım Bunu biliyorum ve başka çarem yoktu. Onca korkutucu gerçek varken hayatımda, onlar yerine hayalini kurduğum şeylerin gerçek olmasını istedim. Bunda ne kötülük var. Kendime karşı ustalıkla yalan söylediğim için suçlu olamam ancak başkaları bu yalanların yalan olduğunu anlamadıkları için suçlu,  hem de çok suçlu.

 

Kadınla adam fakülte önündeki saçağın altından çıkarak, yürümeye başladılar. Kapalı çarşının ilk kapısının önünden geçerken Bahadır ve Uzay amfiyi ve gitarları toplamaya çalışıyorlardı. Yağmur olanca hızıyla yağmaya devam ediyor ve kaldırımda gecenin o vaktinde ve üstelik yağmur altında gençten bir çocuk halat satmaya çalışıyordu. Bu saatte yalnızca kendini asmak isteyen umutsuzlara satılabilirdi o halatlar. Onlar da üşenir çıkmazlardı sokağa bu yağmurlu, soğuk gecede, ecza dolabında bekleyen günü geçerek zehre dönüşmüş onca ilaç varken… Bağırıyordu, halatçı çocuk. Buyurun Abi! yirmi metre halat iki lira! Adam bir ara almayı düşündü. Çünkü bir işaret gibiydi bu halatlar ve gecenin bu vaktinde karşılarına çıktıysa bir hikmeti olmalıydı. Yirmi metre kadın için yirmi metre de kendisi için aldı adam bu halatlardan. Sonra, hiç aç olmamalarına rağmen sırf çok güzel görünüyor diye şehre sabah ekmekleri çıkarmak için geceden çalışmaya başlayan fırın işçilerinden sıcak ekmek aldılar. Bir parçasını halatçı çocuğa ikram ederek devam ettiler yola. Cağaloğlu’ndan Sirkeci’ye inerken, adam sıcacık ve kalın botlarının birinin içinde ayağına batıp duran bir küçük taş parçası olduğunu fark etti.  Bu hiç hoşuna gitmedi. Huzurlu, sıcak ve mutlu varlığını sabote den bir suikast kırıntısıydı bu taş parçası. Ama çıkarmaya yeltenmek yerine yürümeye devam etti. Sirkeci’de garın karşısındaki tramvay durağı bomboştu. Adam I Pod’unu çıkarıp şarkıyı buldu ve kulaklıkları kadının kulaklarına taktı. Şarkı Apollo 440’dan Pain in any Language… Solist, şarkının ilk sözlerine başladığında, adam, kadını boş ve karanlık tramvay durağına doğru çekti peşinden ve durak saçağının altında uzun uzun öptü dudaklarını, yüzünü, gözlerini ve boynunu. Kadın eteğini kaldırmak için sağ elini aşağıya sarkıtınca adam onu daha güçlü öptü. Şarkı devam ediyordu. ‘’ I’m gonna love you. Till you love me then no more…’’

 

Eminönü İskelesi’ne doğru yürüdüler. Üst geçitten geçerken Galata Kulesi gecenin karanlığında bile bir hayalet gibi beliriyor, görünür kılıyordu siluetini. Adam, üst geçidin son kısmında kadına baktı ve adam nasıl baktı kadın bilir. Çünkü kadın o bakış karşısında taş kesilmiş gibi donakaldı. Ve güzellik karşısında duyulan hayretin dehşetini takındı yüzüne. Adam ”İyi misin?” diye sorabildi, yaklaşık uzun bir  dakika sonra. Cevap beklemiyordu ama kadın konuştu: ”Bir erkek…” dedi kadın. Ve sözlerine devam etti. ”… Bir kadına eğer böyle bakarsa ve erkeğin yüzünde…” dedi. O an art arda sekiz – on defa silah sesi duyuldu.Bir adamın uzun süren acı yüklü Ahhhh! nidası yankılandı Sirkeci’nin boş sokaklarında. Adamla kadın köprünün üstünde, siper alarak kendilerini korumaya çalışırken kadın sustu. Yağmur hiç durmayacaktı. Böylesi soğuk ve ıslak bir havada nasıl ve ne tür bir acımasız bir cani zavallı insanoğluna ateş etme cüretini gösterebilmişti ki. Adam çocukluğundan hatırlıyordu. Böylesi havalarda küçük bir fiske bile canını çok fena yakardı insanın. Kim bilir kurşun nasıl acıtmıştır saplandığı etin sahibini.

 

İkisi de sırılsıklam olmuşlardı. Galata Köprüsü kıyamet sonrası sessizliğini taşıyordu sanki. İnsansız ve sessiz… İnsanlar yok olup gitmiş, otomobiller gazı suya doğru köklemiş.. Köprüye sıra sıra dizilen balıkçılar oltalarının peşinden suya bırakmışlardı sanki kendilerini. Ya da saat gecenin ya da duruma göre sabahın 05: 28′siydi ve tenhalığın nedeni sadece buydu.

 

Beş yüz yıllık Yeni Camii’den sabah ezanı sesi yükselirken adamla kadın Galata Köprüsü’nü neredeyse yarılamışlardı. Köprünün sonuna geldiklerinde, kuleye doğru yürümek için yolun karşısına geçtiler. Kuleye giden yol dik yokuştu, yağmur güçlüydü. İkisi de ıslaktı, çok üşüyorlardı. Ve ayağındaki küçük taş parçası adamın canını hem sıkıyor hem yakıyordu. Yolun karşısına geçtiklerinde Adana’da Sun Sineması sokağına çıktı yolları. Isınmak ve birbirlerine sarılmak, salonda yok olmak için sinemaya girme fikri kadından geldi. Ama bu sinema kapanalı yıllar, yıkılalı da bir yıl olmuştu. Nasıl girebilirlerdi ki sinemaya? Eğer yıl 1996 değilse… Ümitsizliğe kapılmadan yürüdüler. Sinema, gerçekte değil de bir rüyanın içindeymiş gibi açıktı. Bu gerçekti ve gösterimdeki film Coen’lerin Fargo’su ya da Bertolucci’nin Stealing Beauty’siydi. Bu iki filmin afişi ‘’ Bugünün Programı’’ tabelasının altındaydı. Stealing Beauty’nin baş kadın oyuncusu o günlerde On Sekiz’inde olan güzeller güzeli Liv Tyler’dı. Bu sinemaya yıllardır girmiyordu adam. En son çok eskiden, bilmiyordu kaç yıl önce girmişti. Hiç değilse sözü geçen filmler kadar eski yıllardan beri girmemişti, Sun Sineması’ndan içeri. Tüm eski sinemalar gibi tek salonluydu. Biletlerini aldıktan sonra salona girdiler. Serin bir Adana akşamüstüydü. Sadece Adana’ya özgü bir akşamüstü ve bahar yağmuru… Sokaklardaki turunç ve portakal ağaçları ve güzelim ıslaklık… Ziyapaşa Bulvarı’ındaki Efes Pub hâlâ açıktı o yıllarda. Filmden sonra birer bira içebilir, sigaralarını kapalı mekânda yakabilirlerdi.

 

Salona girdiklerinde en arka sıraya yerleşerek, perdeye baktılar. Perde çok uzaktı onlara. Perdeyle aralarına giren uzaklık sonsuzluk kadar… O an sonsuzluk bin sekiz yüz metre uzunluğundaydı ve perde o kadar uzak… Adam, teşrifatçıya ” …Perdeye daha yakın oturmak istediklerini” söyleyince, teşrifatçı ” …Biletinizde ne yazıyorsa o. Değişim olmaz beyim, burası ciddi bir sinema salonu ve burada salon kuralları geçerli…” dedi. Tam o sırada şarkını introsu duyulmaya başladı salonda, usulca. Sonra, ses yükseldi ve solistin sesi duyuldu.  ‘’Pain in any Language’’ sonra ansızın sustu şarkı. Ve o an tıpkı eski günlerdeki gibi film başlamadan önce üç defa gong çaldı. Adam, kadına sarıldı, tüm kıyafetleri kurumuştu ve ısınmışlardı. Adam, içinde ısınmış huzuru duyarken sol ayağındaki botun içinde, yine o taş parçası duyurdu varlığını. Batıyordu ayağına ve ruhunun huzur bulan özüne… Gong sesleri sona erdiğinde sinema perdesinin önündeki kumaş perdeler iki yana ağır ağır çekilerek perdeyi görünür kıldı önce ve sonra perdeler tamamen çekilince yağmur sesleri duyuldu. Sonra ıslaklık ve soğuk… Adam, kadının kulağına onu çok sevdiğini söyledi. Onsuz her şeyin, her bahanenin ölümcül –  kişinin kendine ölümcül bir suikast tutkusu olabileceğini filan ekledi sözlerine. Sonra, kuleye doğru kalan son güçleriyle yürümeye devam ettiler. Kuleye çok az kalmıştı ki adam botlarından birini çıkardı. Sol tekini… Ters çevirerek, içini boşalttı. Küçük bir taş yere düştü. Kadın taşı bulmak için aradı durdu bir süre. Kuleye adımlar kala, Kadın ”Beni seviyor musun?’’ diye sordu adama.  Adam ‘… Sormadığında ve konuşmak zorunda kalmadığımda… ’’ gibi bir şeyler söyledi. Sonra, sustu. Hiç konuşmadı, adımları hızlandı. Kadını epey geride bırakınca ardına dönerek, uzun uzun baktı ona. Sokak ışığının tam altında duruyordu adam ve yüzü ışıl ışıldı. Kadın, konuştu ilkin” …Bir erkek…” dedi. Ve konuşmasını ”…Bir kadının yüzüne böyle bakarsa ve erkeğin yüzünde…” diye sürdürürken, o ana değin ikisinin de duymadığı kadar güçlü bir gürültüyle gürledi gökyüzü. Sonra, gökyüzü aşağıya düşerken kadın sustu.

Bülent Uçar

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri