Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR BİLİNÇ BLOĞU – ESKİ – BROT APARTMANI ”

Bülent Uçar 04 Ocak 2018 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BİR BİLİNÇ BLOĞU – ESKİ – BROT APARTMANI ”

______________

Öyle gizli saklı bir duygu haliydi ki sözünü ettiği ve durumu öyle açık seçik kavramış, öyle anlaşılır şekilde dile getirerek ifşa etmişti ki, ona ‘’ Beni bu konuda böylesine anlaşılır şekilde çözdüğüne göre, ikimiz neredeyse aynıyız ve birbirimize çok benziyoruz.’’ demek istedim ve bunu dedim.

Adana’daydık, sene 2001’di. Saat gece yarısından 2 saat sonraydı, Zaman, henüz başlamamıştı bile ki evrenin, dünya ve bilinen diğer gezegenlerle, bilinmeyenlerin, sonra galaksilerin varlığı dahi var oluşa henüz geçememişti, sanki.

Sokaklar gece yarısı bile olsa her zaman çok kalabalıktı. Kuşkulu bir var oluş ağı her yanı sarmıştı.

Tanrı’nın varlığı ya da yokluğunu kanıtlamaya çalışan insanların varlıkları ya da yoklukları da Tanrı tarafından sorgulanıyor muydu? Onlar gerçekten var ya da yok demek için henüz kanıt yok ve çok erken miydi? Cevaplarını bilmediğim, bilemediğim sorulardı bunlar.

Beş kişiydik. Ev, ikimizin kontrolündeydi, Lili’yle benim… Gülsüm arada sahiplenir, temizler, yiyecek alışverişi filan yapardı.  Bir de Sevsin vardı. Evin daimi misafiri… Aslında belki tek sahibi… Yokluğu acı veren, belki en sevdiğimi arkadaşım.

Evin en rutubetli odasına, bir gün, elinde boya fırçasıyla girmiş, bütün odayı önce beyaza boyamış, sonra, turuncu boyayla şöyle yazmıştı: ‘’Gerçeği biliyor olmama rağmen, sanmaya hâlâ devam ediyor oluşum, hayalin kusursuzluğundan…’’ – Lanet olsun’’ demiştim, yazıyı görünce. ‘’Bu kız Şair ve umarım hep böyle çok hassas değildir yoksa canı çok yanar.’’

‘’Odadaki boya renkleri rastlantı değil.’’ dedi, bir gün Sevsin. Tren yolunda, rayların üzerindeydik. O incecik raylarda kim daha uzun süre düşmeden yürüyecek, diye bir iddia yürüyüşü yapıyorduk. Önce ben düştüm ama yenilgiyi kabul etmedim. Olay yerinden hızla kaçtım. Beni nerede bulabileceğini biliyordu. Peşimden gelmiş. Birahanedeydim. Mekânın adı: Gümüşat  –  Gümüşat, şimdi kapalı. Oradaki garsonlardan biri, bu aralar yıkık dökük halde görünen Gümüşat enkazının karşısındaki börekçide çalışıyor. O kadar nostalji acısına nasıl katlanıyor, bilemiyorum. Karşılaştığımızda, bana ‘’Siz bu şehirden gidince her şey değişti, kötü oldu.’’ dedi. Siz, derken, kastettiği sadece ben değildim, bizdik… Börekçinin sahibi olan basketbol hakemi de meğer biz şehirde değilken ölmüş. Eski eve uğradık. Bir yıkıntı daha… Şehir büyük bir nostalji ahırına dönüşmüş. Biz  tüm o eski şeyleri – yakacak odun, talaş, ortalıkta görünmese daha iyi olan şeyler ve çöple filan birlikte adına bodrum da dediğimiz ahıra  atardık, bu benzetme, sanırım oradan kalmış., şehir de bu nedenlerden dolayı, bir tür mezar yerine dönüşmüş. Eskiden tavaf eder gibi dolaştığımız tüm sokakları şarkı söyleyerek dolaştım. Şarkı söylemek, Mezar yeri korkusuna meğer gerçekten de iyi geliyor, korkuyu dindiriyormuş.

‘’Seni burada bulabileceğimi biliyordum, iddiayı kaybettin ve çok açım, kaybedenin ödeyeceği ödülü ödeme vaktin geldi.’’ dedi. Oturduğum masaya o da oturdu, garsona seslendi: Bir Adana kebap ve yanına da bir buçuk tavuk şiş – iki de soğuk bira…’’ – ‘’Bak…’’dedi sonra ‘’ Seni de düşündüm. Tavuk şiş senin, biranın diğeri de senin…’’ ‘’Tamam.’’

 

O ara, yarım kalan konuyu anlattı:  ‘’Çocukken, babamla, bir Adanaspor – Galatasaray maçına gittik. Güneşli bir gündü ve takımın turuncu beyaz forması sanki ışıldıyordu. Öyle güzel görünüyordu ki, bu güzelliği hiç unutamadım. Maç çıkışı, Arı Sineması’nda, Tehlikeli Mücadele adında bir film izledik. Sinemadan sonra, babam, arkadaşının mekânı olan Otlangaç’ta kebap, ben de Gökçeli’de döner yedim. Bak, aklımda bunlar da kalmış.’’dedi, sustu. Yemekler ve biralar geldi. Yiyip içtik, iki saat filan kaldık orada, masamıza bazı arkadaşlarımız uğradı. Onlara da ikramda bulunduk. Hesap epey yüklü gelecekti ama bize ulaşamayacaklardı. Güneş hâlâ batmamıştı. Gündüzdü. Beş parasızdık, zamanı gelince,  biz, hesabı ödemeden, tazılar gibi hızla koşarak kaçtık. Yine tren yolundaydık. Orada bir çeşme vardı. Akıp duruyordu, suyu çok soğuktu, başlarımızı altına tutarak yıkadık, sular saçlarımızdan tişörtlerimizin içine akarken, dağılmış saçlarımızı ellerimizle düzelttik. Yine ellerimizle, yüzümüzü filan kuruladık. Ben bir de sümkürdüm. Onu da suyla temizledim. İyice ferahlamıştık.

Birkaç hafta sonra, bendeki nasıl bir cesaret ve cüretse, Gümüşat’a gittim. Akşamdı. Masa kalabalıktı. Garson geldi. Bana baktı ve konuştu: ‘’Size bir telefon var.’’ – ‘’ Ama bu imkânsız… Beni buradan hiç kimse aramaz, bu, mümkün değil, emin misiniz?’’ – Neden çekiniyorsunuz, size bir telefon var diyorum, gelin işte.’’ Onunla gittim. Kumpasmış. ‘’Kaçtınız.’’ dediler. ‘’Evet, ama arkadaşım da ben de üzgünüz.’’ diyerek yalan söyledim. Onlar da sözcüleri aracılığıyla ‘’Üzgün olmayın, hesabı ödeyin, o gün, o hesap bize kaldı.’’ dedi. Sustular. ‘’Ödeyeceğim.’’ dedim. ‘’Sana güveniyoruz.’’ dediler. Yine sustular. Bir daha konuşmalarına izin vermeden, arkadaşlarımın yanına, masama döndüm. Masaya, benimle konuşan garsonların gece boyu hizmet etmesi bana çok tuhaf geldi. Bir daha kaçmayayım diye de gözleri hep üstümdeydi. Bu da canımı sıkıyordu. Garsonlardan birini çağırdım. Söylene söylene geldi. Muharrem’in boynundan tutup garsona doğru eğdim.’’Bana bakıp gözetlemeyi lütfen bırakın, arkadaşımı rehin bırakayım.’’ dedim. ‘’Kaçsam da onun için geri döner, istediğiniz fidyeyi öderim.’’Bunu yapmayacağımı Muharrem, garsonlar ve be dahil hepimiz biliyorduk. Uzaktaki bir masada liseden fizik öğretmenim oturuyordu. İçimden küfür ettim, ona, içimin dudaklarını okudu, sanki, o da küfür etti. Ben bu defa ayağa kalıp yanına giderek, fısıldayıp küfür ettim. Konu kapandı ama benim hayatımda doğaüstü olduğunu düşündüğüm başka konular açıldı

 

O yıllarda bir şeyler oldu. Neler yaşandı hiç anımsamıyorum. Çünkü unutmak için çok çaba gösterdim. Aklımda olup bitenlerle ilgili tek bir şey bile yok ama bildiğim tek şey, bana yaşama umudu veren, her yeni güne uyanma zahmetine katlanma gücü bahşeden her güzel şeyi kaybettim. Ölmem gerekirdi. Ölmedim. Bunun yerine, bir akşamüstü şehrin en kalabalık caddesinde, herkesin gözü önünde, hiç tanımadım birinin, görünüp bilinen bir neden yokken, burnunu tek yumrukta kırdım. Ortalık kan içinde kaldı. Sağ yumruğumda sümük kan karışımı bir sıvı vardı. Midem bulandı. Kendimi çok uzak bir şehre attım. Uzun yol otobüsündeydim. Yol boyunca uyudum. Bolu’yu geçerken çok üşümüşüm. Uyandım. O sene çok kar yağmıştı. Karlı bir günde, ben Arnavutköy’den Ortaköy’e doğru yürürken, Ortaköy’e çok az kala Sevsin’le karşılaştım. Mimar Sinan’da resmim bölümündeymiş. O an, turuncu beyaz renklerin yoğunluklu resim çalışmalarını merak ettim. Taksim’e kadar soğuktan ölmeye ramak kala bir halde, acılar içinde yürüdük. Galatasaray Üniversitesi önünden geçerken, askerde, yedek subay okulundayken aynı yerde, aynı odada bulunduğum biriyle karşılaştık. ‘’Vaaay!’’ dedi. ‘’Çok farklı görünüyorsun. Saçların da uzamış. Sen ne yakışıklıymışsın böyle.’’Öyleyim tabii y*vşak.’’ dedim. Yanındaki kız ona ‘’Seninle böyle konuşmasına neden izin veriyorsun?’’ diye sorunca ‘’Bir de bunlar g*ttü, hanımefendi, y*vşak az gelir, varlıklarına tahammül edemiyordum bunların. Ne zaman karşıma çıksalar ölmek istiyor ya da bunları kendi sümüklerinde yıkamak istiyor, sümükle yıkanıp arınan ilk insanları bunlardan yapmak istiyordum, her neyse, siz iyisi mi çekip gidin buradan.’’ dedim. Kız gülümsedi. Uzaklaştılar

Taksim’e kadar yol boyunca da Sevsin’e anlatarak, konuşup durdum. Biraz dinlenerek, ısınmak için Kabalcı’ya girdik. Merdivenleri çıkıp kafe katına geçerken ‘’…Biliyor musun?’’ dedim. ‘’Ölenlerin hayatı gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçmez.’’ – ‘’Peki, ne olur?’’ – ‘’Her ölen, ardında, yokluğuyla hayatı cehenneme dönüşen birini bırakır. Ölen kişinin hayatı, geride kalan bu kişinin gözlerinin önünden, bir film şeridi gibi geçer. Katlanılmaz, şifa bulmaz bir özlem duygusu hep büyür, çoğalır, acıtır da acıtır.’’ – ‘’İlgiiinç.’’ – dediğinde, bir masadaydık ve sıcak içecekler sipariş etmiş, bekliyorduk. İçeceklerimizden ilk yudumları aldığımızda ‘’Bir de…’’ dedim. ‘’Kurtarılmaya değer anlar var. Çoğu, sevip de onsuz yaşayamayacağız kişiler hakkında. İşte bu anları ölümün gözlerinden korursak, o anlardan bir yeni ömür tasarlayabiliriz gibi geliyor bana, bir tek kendinin gördüğünden emin olduğun anlar olmalı bunlar, öyle gizli anlar.

Kendin dışında başka hiç kimsenin görmediği anlar olduğundan emin olursan ölümün de o anları bilmediğinden emin olabilirsin. O da bir gün geldiğinde, sadece yaşandığını bildiği şeyleri alır. Sakladıklarımız bizde kalır. Kalanlarla da yeni bir ömür kurulabilir.’’ Bunları söyleyip sustum.

O sessizlikte, içime doğru söyleyip durdum:

‘’Bir bilinç hali durumu ve başkasının bakışı etkisi fenomenolojisi ekseninde, çözüm ne – Bir insan, kendi hakkında fikir bildirerek kim olduğunu, hatta delirdiğini iddia etme özgürlük ya da yetkisine sahip midir yoksa bu konu, başkasının sözü ve bakışına mı aittir? Kişi, özellikle delilik konusunda, kendisine referans olarak, bilirkişi tavrı sergileyebilir mi?

Birine telefon ederek, mesela ona, çok tuhaf bir hikâye anlatıp, olmaz gariplikteki planlarınızı, orada duran ve masummuş gibi görünen ‘’somut ve soyut şeyler dünyası’’nın felsefi bir komplo, metafizik ya da spekülatif bir ölüm planı olduğunu, her şeyi, ama onca kaos içindeki tüm varlık ve zamanı savurmayı, yerinden etmeyi arzu ettiğini söylese, telefon kapandıktan sonra, anlatıcı olan kişi,’’ Ben, sanırım, deliriyorum.’’ demez. Ama telefonun diğer tarafındaki dinleyici, onun, bu konuşmayı delilikle yaptığını, delirmeye başladığı anın bu an olduğunu söyleyebilir – Ne tuhaf’’

 

Kendi içimdeki ıslak kuytudan çıkmama neden olan şey, güzel bir şeydi. Sevsin’in sesi… ‘’ Zamanın bazı kısımları var. Sanki hiç var olmamış ama her şeyden daha gerçek, bana daha yakın, bilinmez bütün şeylerin özünü bildirir gibi ışıldayan anlar, zamanın canlı kırıntıları.

Cennet, belki, gerçekten de geride kalan, bize çok yakın, çok tanıdık ama yaşayanı sanki biz değilmişiz gibi çok da uzak görünen, bir daha asla ulaşıp göremeyeceğimiz, kaybolup gitmiş zamanlardır. İlahi cennet de bu anları, zamanın bu kırıntılarını tekrar eden bir fizik ötesi güzellik sağanağı…’’ Sevsin’in sesi duyulmaz olduğunda, söylediklerinin sonu geldiğini anladım. – ‘’Sen ne güzel şeyler söyledin böyle.’’ dedim, ona – ‘’Bazen söylerim, dedi. ‘’Ama dinleyen pek olmaz, olsa da söylediğim şeylere öyle senin gibi değer filan vermezler. Öyle acımasız ve sıkıcı bir var oluş alanı, benim ne işim var ki, buralarda, hatta dünyada. Ölsem aklım ardımda kalmaz. – ’’Anlıyorum da ben senin ardından uzun uzun bakarım sana, aklım da sen de kalır. Geçtiğimiz kış, iki arkadaşım öldü. Biri, çocukluk arkadaşımdı, kendisini vurarak öldürdü. Diğerine kendi beyni ve doktorlarla kemoterapi tedavi seçeneği suikast düzenledi. Beyin tümörü… Çok gençlerdi. Onlar ölünce, ben de çok sürmez ölürüm sandım. Çünkü ölüm, sanki bizim bulunduğumuz tarafa gelmişti ve sırayla alıp gidiyordu, sırada ben varım, diye düşünüp endişelendim ama ölmedim ya ada öyle sandım, bilmiyorum. Ya bana bir şey olduysa da ben bunu anlayamadıysam.’’ Sözlerim bittiğinde elimi tutup çekti. ‘’Kalk gidiyoruz. İnsanların arasına karışarak susup izleyelim, biraz. Ben bacardi – kola içmek istiyorum.’’

 

Beş dakika sonra, Taksim’e çıkan dolmuş taksilerden birinin içindeydik. Yağış, yine başlamıştı. Meydanda inerek, İstavrit’in bar kısmına gittik. O günlerde henüz yanmamıştı.

Masaya önce garson, sonra iki Bacardi – Kola geldi. İçtik ve ben ona ‘’Sevsin, biraz önce, seninle karşılaşmadan evvel, Arnavutköy’den Ortaköy’e doğru yürüyordum, yüzümde, aptal bir gülümseme, sanki bana hiçbir şey olmamış gibi…’’ dedim. – ‘’Oldu mu olmadı mı?’’ – ‘’Emin değilim, belki bazı şeyler olmuştur, yaşayanlar ve ölenlerle ilgili şeyler… – ‘’Ama iyi görünüyorsun, başkası senin yerinde olsa anlatmak istemediğin onca şeyin ardından ölebilirdi.’’ – ‘’İnan ki ben de bunu yaptım, bir gün, oralarda bir yerde, ne zaman ve nasıl oluğunu anımsamadığım bir biçimde öldüm…’’

İyice ısınmış, konuşulacak her ne varsa konuşmuş gibi hissettiğimizde İstiklâl Caddesi’nden aşağı, yağan kar altında, Galata’ya doğru yürüyorduk Brot apartmanına ulaşmak için… Hafızanın en dip kısımlarındaki varlığı şüpheli güne…

Etraf çok kalabalıktı, yine üşümeye başlamıştık ve ben ıslak hissediyordum. Üşüyen, ıslak, katı bir şey olmuştum. Mahremiyet sona erdi. Sığınacak hiçbir şey kalmamıştı. Bir daha başka hiçbir şey söylemeyecek, son sözlerini söyleyen biri gibi konuştum: ‘’Bu caddede, bu kontrolsüz kalabalığın içinde yürürken – cehennemin nasıl bir yer olduğunu rüyamda gördüğümü anımsadım. Cehennem, mahremiyetin olmadığı bir yer. İstiklâl Caddesi gibi bir yerde, giriş kattaki bir dairede, pencerelerinde perdeleri olmayan bir evde, gelip geçenin bakıp gördüğü bir ev hali içinde yaşıyordum. Bu, cehennemdi ve oraya da vurularak, birkaç kurşun yarası alıp, öyle ölerek gitmiştim ki vurulduğumda nasıl korktuğumu anlatamam.’’ – Sen her şeyi anlatabilirsin.’’ – ‘’Ama bunu değil…’’

Bülent





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri