Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR KADIN, BİR ERKEK ve FİZİK ÖTESİ BİR ŞEY HAKKINDA ”

Bülent Uçar 03 Mart 2018 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BİR KADIN, BİR ERKEK ve FİZİK ÖTESİ BİR ŞEY HAKKINDA ”

___________

Orada bir yerde olacak. Onu, hiç unutmadan hep düşüneceğim. Hiç aklımdan çıkmadan, en uzak kuytuda bekleyecek. Ancak, bin yıl geçse bile gerçek olmayacak. Çünkü yapmayacağım. Eylem yok. Heves hiç olmadı. Yeterli güce de sahip değilim. İçimde taşıdığım ama bana ait olmayan, bir düşman düşünce. Dahası, acı verici, dolayısıyla genel anestezi gerektiren bir konu bu. Damar yolu açılır, geçici kayboluş için, bir şey boşaltılır damarlarıma. Kan yolunda, patikayı bulur, akıp gider, o şey. Çok zaman geçmez, uyumuş olurum, yine yapamam.

Ama aklımdan geçirmeden de edemiyorum: Sağ şeritte, ayağım gaz pedalında – hız, saatte 80 km. Köye giden çift şerit yol, sol şeritte bir kamyon var, istiap haddinden fazla yük almış. Hızı saatte 120 km. gibi görünüyor. Camı indiriyorum. Mevsim bahar ama rüzgâr sert… Radyo açık,  Manchester şehrinden gelen melodi – İngiliz Simply Red grubunun solisti, Mick Hucknall’ın sesini duyuyorum. Şarkının adı, ‘’Turn it up’’ – Ses, giderek azalıyor. Aklıma o düşünce gelince – tamamen kesiliyor. Bunu asla yapmam. Çünkü yapamam ama hep bilinç kuytusunda, benim olan, reddedemeyeceğim odanın karanlığında pusuda bekliyor var olmayan istek, geçici, gerçek düşünce: Yüküyle birlikte 10 tonluk aracın, çarpma hızıyla, kaç bin tona çıkacağını bilemiyorum. Eminim sonsuzluk kadar ağır olur. İnsanlık tarihinde, herhangi birine daha önce hiç sonsuzluk çarptı mı? Herhangi biri, daha önce hiç sonsuzluğa çarptı mı? Bilemiyorum. Ama ben, birkaç kızın nezdinde oraya çarpmıştım. O bile acıtıyor. Düşünün yani. Çok ağır ve çok sert, öldürücü ve ölmek sözcüğünün ironi gibi kaldığı bir yıkım, parçalanma… Benim araç 1987 model, beyaz Skoda – toplam ağırlık 860 kg. – Çarpma hızıyla birlikte, komik ama en fazla 880 kg. Eminim. Çünkü ölçtüm. Kamyonla aramda, birkaç yüz metre var. Asla gerçekleşmeyecek ama hep var olacak bir olasılık, her zaman düşüneceğim: ‘’Son 10 metrede, direksiyonu kamyonun önüne kırsam’’ diye. Bunun için son 100 metre filan kala, birden çevirmeliyim direksiyonu, sola doğru. Birbirimize hızla yaklaştığımızı düşünürsek, direksiyonu kırdığım anda, kamyonla aramda kalan uzaklık 10 metreye kadar düşer ve sonra ortada iki araç kalmaz. Sadece kamyon görünür ve içinden ölü adamın korkutan cesedinin çıkarıldığı, kan kullanılarak, kıpkırmızıya boyanmış kaportadan arta kalan parçalar. Uzakta, jant çerçevesi bir oyuncak gibi dönüyor da dönüyor. Sonra gücü tükeniyor. Dönmekten yorulan metalin, kendini bırakırken çıkardığı ve çok uzun süren gıcırtıları…

Derken, anımsadım;

2002 yılıydı, eczaneden çıktığımda elimde prospektüs vardı. Dalgındım, okuyordum ve ilaç kutusu da cebimdeydi. Elimdeki tüm parayı o ilaca vermiştim. Şimdi, adını bile hatırlamıyorum. Ama buna neden olan kızın adı hâlâ aklımda. Neyse ki sadece adı… Bir süre kullanırsam, iyileşeceğimi söylemişti doktor. Ben de ona, ‘’İşi garantiye alalım. Lütfen gidip kızı getirin bana. Adresi vereyim.’’ demiştim. – O ‘’İlaçları kullan, işe yaramazsa, söz…’’deyince,  ikimiz de gülmüştük. Bunu yapmayacağını biliyorduk. Eczaneye koştum. Öyle heyecanlıydım ki, ilaç bir mucize gibi girecekti damarlarımdaki yolun kıvrılan esnek şeridine ve orada başlayacaktı çalışmaya. Sonra, tüm bedenim ve ruhumda onarım gerçekleşecekti. Eskisi gibi uyuyabilecektim. Kızı unutacaktım.  Yine sıradan ve acı çekmeyen herhangi biri olacaktım. Sigarayı da belki günde iki pakete düşürebilirdim. Kim bilir? Mucizeler daha önce de olmuştu. Kızıldenizin ikiye bölündüğü gün, sanki dün gibi.

Ama prospektüs hiç iyi şeyler söylemiyordu. Yan etkiler arasında bir tek ölüm ve kızın beni bir daha terk etmesi yoktu. Bunun dışında, bütün yan etkiler oradaydı. Üstüme meteor bile düşebilirmiş, intihar eğilimi filan en katlanılır yan etkilerdendi.

‘’Bu ilacı kullanacağıma, hasta ve mutsuz biri olarak yaşamayı seçiyorum.’’ dedim kendime. Geri döndüm eczaneye, ilacı iade almalarını rica ettim. O sırada, rafları inceliyordum. ‘’Hayır, hayır, para kalsın. Eğer tutarlar eşitse, bana şu şişeyi verin.’’ – ‘’Bunu mu?’’ – ‘’Evet’’ – ‘’Ama beyefendi bu şişe çok eski, belki 15 yıllık, bozulmuş olabilir içindeki parfüm.’’ – ‘’Olsun’’  İkna etmekte zorlandım ama sonunda aldım şişeyi. Old Spice. Kapıdan çıkınca, parmak uçlarıma püskürttüm biraz. Bir sigara yaktım. Marlboro – Kırmızı -  kısa – soft paket – Parmak uçlarımdaki kokuyla birlikte çektim içime dumanı ve iyileştim. Bu mucize değildi. Sadece, Old Spice ve onunla birleşen Marlboro dumanı etkisi. Kızı unuttum, başka bir kıza aşık oldum akşamüstü, sinemadan çıkarken. Sonraki seans için bilet almak isteyen kalabalığın arasındaydı. Bilet gişesinin önünde. Adı, sanırım ‘’SEVİ’’ydi. Bayan tomurcuk, ya da pamuk… Ona böyle seslenmek istiyorum. İlkbahar gelmişti ve ne tür bir ağaca ait olduğunu bilemediğim bir daldaki tomurcuklar, bu kıza ikiziymiş gibi benziyordu. O çiçek tomurcuklarını, akşamları eve dönüş yolunda koparıyor, parmak uçlarımda sıkıca tutuyor ve ağzıma atıp dişliyordum. Onunla ilk seksüel deneyimim bu şekilde olmuştu. 28 Haziran günü yataktayken ve omzunu ısırırken de o tomurcukların tadını aldığımı anımsıyorum şimdi.

Sonra biri daha terk etti beni, ne adını hatırlıyorum şimdi, ne yüzünü. En kötüsü de hayatımdaki yerini hatırlamıyorum. O, benim neyimdi, bilmiyorum. Ama terk etti, bu kuşkusuz gerçek. O gidince, bir çivi çıktı dünyadan ve tabutuma çakılan ilk çivi oldu o.

 

Şimdi oturmuş limonlu biramı içiyorum, sözde İlhan gelecek bir saate, o gelinceye kadar yok olmayı deneyeceğim. ‘’Garson Bey’’ – ‘’Buyurun Beyefendi’’ – Beni hâlâ görüyor, olsun. Görünerek ve bunu hep sürdürerek, görünmez olabilirim, nihayetinde sihirbaz yanımı hiç unutmadım. Bir şarkının sesi duyuluyor, kadın şarkıcı: ‘’Kapandı pencerem, şarkım sustu’’ diyor. Ajda Pekkan. Şarkının adı – Boş Sokak – Şarkının kaydedildiği tarih 1968. Paris’te başlayarak, tüm dünyaya yayılan, ’’herkes sokağa – herkes devrime’’ hareketinin yaşanmaya başladığı yıl, Ajda mutsuzmuş meğer. İnsanlar sokakta ve eğleniyor ama o,  ‘’Fakat ne yazık ki sokak boştu’’ diyor. Çünkü bazı sokaklar hep ıssızdı ve kimse girmezdi oraya. Ve eğer kazara giren olursa, çok geçmeden terk eder, uzaklaşır, yok olurdu. Lanet olsun. Ajda’yı kim terk etti?

Biraz sigara ve iki bira sonunda İlhan’ın yerine Cemil geldi. Selam bile vermeden anlatmaya başladım. Hiç şaşırmadı. Alışmıştı böyle tuhaflıklara. ‘’Cemil, iyi ki sen geldin. İlhan gelirse… Ki umarım gelmez… Bak ne anlatacağım’’ – ‘’Dinliyorum’’

‘’Bir kıza ilk defa ‘hayır’ dediğimde 18 yaşındaydım ve hayatımın orta ölçekte en büyük hatalarından birini gerçekleştirdiğimi yıllar sonra fark edecektim. Okulda, konu, seksüel cazibe olduğunda akla gelen iki kızdan biriydi. Spor Akademisi son sınıf öğrencilerinden bir yavruydu biri ki, konu onunla ilgili. Diğeri Mimarlıktan bir kız, eğer bir köprü filan tasarlamışsa ve o köprü inşa edilmişse, her nerede ise oraya gitmek istiyorum. O köprüden bırakacağım kendimi betona ya da suya doğru. Her neyse, konu Mimarlıktaki kız değil – Asıl mevzu:  İşte sporcu olan bu kız – O, okulu bitirmeden önce, benim okuldaki ilk yılımdı. Yani benimle ilgilenmesine mucize bile yetmez. Sonra, nasıl oldu bilmiyorum, bir öğle sonu, güneşin en yakıcı saatinde tanıştık.

Belki de her şey bir rüyaydı. Çünkü birden kayboldu.

Bir müzik markette çalışıyordum.  Sigara içmeye yeni başlamıştım, en çok satılan kasetler, hâlâ Nirvana – MTV UNPLUGGED – Metallica – Load ve şimdiki zamanda Radiohead – OK COMPUTER -  Bu kız, neredeyse her gün ziyaret ediyordu beni. Hiçbir şeyden haberim yoktu. ‘Sadece uğruyordur,  onu etkilemiş olma ihtimalim olamaz, benimle ne işi olur ki?’ diye bile geçiremiyordum aklımdan. Her şey, o denli uzaktı.  Yine bir akşamüstü uğradı. Saat sekize yakın, hava neredeyse kararmış. Dükkâna girdiğinde, önce gülümseyişini, sonra göğüslerini gördüm. Öyle güzeldi ve öyle hevesli görünüyordu ki, güzelim yüzü ve masmavi gözlerini göremiyordum bile. ‘Aklım hâlâ başımda mı?’ diye kontrol ederken, yanıma kadar sokuldu. Konuştu, nefesi bira kokuyordu. Sağ yanağından öptüm, çok sigara içmiş, kafası bozuk olmalı. ‘Bugün çok mutluyum. Hadi izin al, birlikte çıkalım.’ dedi. ‘Çıkamam, benden başka kimse yok, eğer beklersen bir saat sonra birlikte çıkarız.’ Elimdeki sigaradan derin bir nefes çektim, dumanı bir süre içimde tuttum. Serbest bırakırken, gözüme kaçtı, gözlerim yaşardı. ‘İçmeyi bilmiyorsan, içme, şimdiden bırak’ deyice o,  gülmekle yetindim. Dışarı çıktık, dükkânın önüne. Birlikte birer sigara içtik. ‘Gitmem lazım.’ dedi, gitti. Köşeyi dönerken, seslendi: ‘Evim beyazevlerde, yol üstündeki müzikholün arkasındaki apartman’– ‘Apartmanın adı?’ diye seslendim – O sırada gözden kayboldu. Onu bir daha görmedim. Şimdi bir zaman makinesi olsa… İnsanlık umurumda değil, sadece o ana geri dönerdim. Makine, ulvi amaçlar için kullanılmaz sayemde. Eğer, o güzelim yaz akşamı,  onunla gitseydim ya da gece olunca evine uğrayabilseydim, neler olurdu? Nasıl bir gece geçirirdik ve kaybedilmiş bir gelecek zamana ait hazinelerin neye benzediğini görebilir miydik? Bunu anlamak isterdim.’’ – Cemil, iyi bir dinleyiciydi, bittiğini anladığında konuştu: ‘’Bitti mi?‘’ – ‘’Evet bu kadar’’ – ‘’Güzel hikâye’’ – ‘’Hayır kötü bir hikâye, bir kâbus’’-

Komi çocuk dolaşıyordu masa aralarında, yeni siparişleri almak için. Cemil çağırdı çocuğu: ‘’Ahbap, buraya gelir misin?’’

‘’Buyurun ağabeylerim.’’ Cebinden bir eski kaset çıkarıp çocuğa uzattı: ‘’B yüzünü, baş kısmına doğru sararak, ilk şarkıyı çalar mısın?’’ – Çocuk, kaseti eline alırken, Cemil, çocuğun cebine birkaç bozukluk bıraktı. Çocuk, mutlulukla uzaklaşırken, ‘’Hangi şarkı?’’ diye sordum. Sustu. Şarkı işitilmeye başladı. Komi çocuk yine dolaşıyordu, etrafta. ‘’Bu şarkı mı abi?’’ Gülümsemekle yetindi Cemil. Şarkıcı, kederden öte -  ağır melankoli yüklü sesiyle soruyordu:

‘’KİM O? Yüreğimde dolaşan KİM O? Çözüldükçe dolaşıyor. KİM O, gecelere karışan KİM O? Arıyorum bulunmuyor. Yoruldum varılmayan yolculuklardan. Galiba bir şeyleri silmiyor zaman’’

‘’Kim bu adam?’’ diye sorunca ben – ‘’Şarkıyı söyleyen mi? Aaa evet, sözleri İlhan İrem yazmış, söyleyen Coşkun Demir.’’ dedi.

‘’Bunu bilerek mi çaldırdın şimdi?’’ deyice ben ‘’Anlamadım, her neyse, garson! Bir bira daha getirir misin?’’ diye seslendi.

Cemil umut ışığıydı. ‘’Her şey bitti, zaman yok, ölüyoruz’’ diye düşünürken, bir bira daha ister, zamanı başa sarardı. Komi çocuk, birayı getirdikten bir süre sonra, üşenmeden yine geldi masaya doğru. Gözleri üstümdeydi. Hedefinde ben vardım. Yanı başımda durdu. Dikilmiş bakıyordu sırıtarak:

‘’Abi, şu masadakiler merak ediyor’’ dedi, eliyle de onları işaret ederek. ‘’Sen, o filmdeki artist misin?’’diye soruyorlar.

Ayağa kalktım, o masaya doğru hiç kımıldamadan bir robot gibi döndüm: ‘’Hayır, ben o değilim’’ deyip, oturdum. Yüzlerinin asıldığını gördüm, son anda. Komi çocuk da korkmuş gibiydi. Hemen uzaklaştı.

 

Cebimde titreşip duran şey telefondu. Ekrana baktığımda, konuşmak istemediğimi fark ettim. Arayan İlhan’dı.

‘’Bana ver telefonu’’ dedi Cemil.

‘           ’N’apacaksın?’’

‘’Ver, ben konuşacağım’’ Telefonu uzattım.

‘’Alooo, haaa, evet evet, her neyse söyle, n’oldu yine?’’ Bir süre sustu. Dinledi. ‘’Bekle’’ dedi. Telefonun ahize görevi gören kısmını eliyle kapattı: ‘’Bir araba kiralamış, senin sevdiğin, şu Amerikan stili, eski, siyah GMC’lerden. Gece boyu bende olacak araba, diyor. Seni, ulaşmak istediğin o eski kasabaya götürebileceğini söylüyor ve soruyor: Uygun musun?’’

‘’O, araba kullanmayı bilmez ki, eğer bu gece, sen de ölmeyelim diye düşünüyorsan, arabayı sen kullan, tamam, söyle gelsin, olur, şehir dışına çıkalım. Kasabaya doğru…’’

Telefonu kulağına götürdü: ‘’Olur, anlaştık, geçen akşamki yerdeyiz, istediğin zaman gel.’’ – Telefonu kapattı, sessizlik uzayınca, sordum ‘’N’oldu?’’ – ‘’Buralardaymış, birkaç dakikaya kadar geleceğini söyledi’’ – ‘’Yalan, emin ol, buralarda değil.’’ – ‘’Bilemiyorum.’’

O sırada, bir dokunuş hissettim sol omzumda, oraya baktım. Yaşlı, buruş buruş bir el gördüm. Öte masadaki ihtiyar adam, karısıyla dikiliyordu başımda:

‘’Biraz önceki soru ve yaşattığımız rahatsızlık nedeni ile özür diyoruz.’’ – Ben sustum. Kapkara bir delik vardı sanki önümde ve bu karanlığın tam dibine düşmüş gibi hissettim o an. Cemil konuştu yerime:

‘’Sorun değil, rahatsız olmadık, siz ve eşiniz çok incesiniz, nezaketiniz için teşekkür ediyoruz.’’

Onlar uzaklaşırken, arkalarından baktım. Hiçbir şey vaat etmeyen var oluşlarıyla bile,  nasıl da ince, zarif ve hiçbir şey yokmuş gibi gülümsüyorlar. Sanki hiç ölmeyecekler ve hayatlarında bir zamanlar var olmuş her şeyi, neredeyse her şeyi öldürmemişler gibi. Ben bunları düşünürken, yaşlı adam yere düştü. Cemil koşup kaldırdı onu yerden. Adam düşünce, görüntü açıldı ve ayaktayken gizlediği şey – birden göründü. Yolun karşısında duruyordu, o kız. Bu defa gözlerini görüyordum, onca mesafeden. Göğüslerine, yaklaşınca bakacaktım, eski günlerdeki gibi. Gülümsüyordu. Eliyle, ‘’GEL’’ anlamına gelen bir şey yaptı. Ayağa kalktım. Yaşlı adamın yanından geçerken, masanın birinden kaptığım sandalyeyi verdim ona. Otursun diye. Teşekkür etti. O sırada gördüm, uzaktan gelen siyah GMC’yi. Çok hızlı ilerliyordu. Kaldırıma yaklaşmıştım. Yaşlı adamın teşekkürüne karşılık, ‘’Rica ederim’’ demek için ardıma bakıyordum. O vakitte, adımımı atmıştım yola – Her şey, o bir saniye içinde oldu. Önce siyah GMC’nin farlarıyla göz göze geldik. Çok kısa sürdü – 000.8 sn. Sonra çocukken, o toprak futbol sahasında yüzüme çarpan meşin topun acısına benzer ama ondan milyon kat daha şiddetli bir çarpma oldu tüm vücuduma ve özelikle baş kısmıma. Uzun bir fren sesi duydum. Lastikler jantlara kadar erimişlerdir. Biri bağırıyordu: ‘’Ambulansı çağırın! Bakın, koşun! Hâlâ yaşıyor’’

Sonra, bir kapı açıldı, kapandı. ‘68 Model, siyah bir Chevrolet’nin kıpkırmızı arka koltuğundaydım. Deri koltuk kokusunu duydum. Kaldırım kenarlarında, portakal ağaçları gibi görünen, turunç ağaçları vardı. Bir sinema önünden geçiyorduk. Günün programında ‘’Çalınmış Güzellik’’ adında bir film vardı. Bertolucci’nin ‘97 yılında gösterime giren filmi. Akşamüstüydü. Arabayı yaşlı bir adam kullanıyordu.

‘’Sen, o aktör değil misin?’’diye sordu.

‘’Evet, bu defa o benim.’’ dedim. Çok hızlı kullanıyordu arabayı. Bir ara, hızı azaltınca, yolun karşısındaki geniş ve serinliği sağlamak için sulanmış büyük kaldırımda yürüyen birini gördüm. Bu oydu, beni terk eden ve çiviyi söken kişi. Onu hatırladım ama adını ve neyim olduğunu hâlâ bilmiyordum. Çok mutsuz ve yalnız görünüyordu – onunla konuşmalıydım. Yaşlı sürücüye seslendim:

‘’Durur musunuz?’’

‘’Hayır, bir defa kapandı mı kapı, bir daha açılmamalı.’’ Tekrar başladı yolculuk, yine hızlandık. ‘’Sonsuza dek kaybettim onu, senin yüzünden’’ dedim, bir çocuk gibi serzenişle. Çok geçmeden bir yere ulaştık. Çünkü durdu. ‘’İn’’ dedi. İndim. Yürümemi istedi. Yürüdüm. Sokağın birine girdim. Bir kız sesi duydum, biraz ötede, tam önümdeki binadan yükselen: ‘’Hey! Hâlâ sigara dumanı kaçıyor mu gözlerine, seni acemi!’’ Yanlış yöne baktığımı, sesini bir daha duyunca anladım. ‘’Hayır, orası değil. Bak! Buraya bak, buradayım. Biliyordum geleceğini, binaya girince, 42 numaralı zili bul, tuşuna bas. Sekizinci kattayım.’’ Onu gördüm. Gülümsedim. Öyle mutluydum ki. ‘’Canımı acıttı ama demek zaman makinesi siyah GMC’ymiş.’’ dedim kendime.

Binaya girdim, söylediği gibi, 42 numaralı zili aradım. Zillerin bulunması gereken kısımda, yıkık, kapkara bir duvar, kırılıp koparılmış zil kabloları ve içinde, başıboş sokak hayvanlarının, sonra o böceklerin yaşadığı binayla baş başa kaldım. Hiç kimse yoktu. Bina, binlerce yıl önce terk edilmiş gibiydi.     Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri