Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR KORKU VE GÜZELLİĞE DUYULAN TUTKUNUN HİKÂYESİ ”

Bülent Uçar 18 Şubat 2018 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BİR KORKU VE GÜZELLİĞE DUYULAN TUTKUNUN HİKÂYESİ ”

___________________        

 

Kızın adını öğrenmeden birkaç saniye önce, Balıkçılar Çarşısı’nın orta yerindeki Katolik Ermeni kilisesinin çan sesi duyuldu. Sonra da kızın adı… Sanem… Oysa hep başka bir şeymiş gibiydi adı. İlk duyduğumda çok şaşırmıştım. Çünkü ben, ona Ivich diye seslenildiğini duymadan biliyordum adının Sanem değil de Ivich olduğunu. Sartre’ın Akıl Çağı’nda anlattığı şu depresif ve hocası Mathieu’yu kendine aşık eden Ivich… Kız, ona benziyordu.

İlkin, aynı caddede ve üstelik caddenin hiç kalabalık olmadığı erken saatlerden birinde karşılaştık onunla. Sonra, hiç değilse on ya da yirmi defa… Hep aynı saatlerde…  Karşılaşmadığımız birkaç günün sonunda, bir sabah – öğle vakti arası yine gördüm onu. Saat on bir filandı. Onca şey arasından dudaklarını ve boyunu anımsıyorum şimdi. Bir de ıslaktı cadde ve birkaç kitapçı yeni yeni açıyordu kepenkleri… Evsiz birkaç çocuk ve adam da çarpmıştı gözüme, üşüyorlardı. Bunu anlamak zordu. Gece boyu, donarak ölmeden dayanabilmiş, sabah olunca da sürdürüyorlardı üşümeyi. Zaman geçtikçe, bu hatıralar silikleşiyor. Çünkü Sanem’in dudakları ve boyunu anımsıyorum sadece. Eski püskü ve yıkıntılar arasında küçülmüş hafızamda yer açıyorum ona, her zaman. Eskimiş mavi kot pantolonunun sardığı ince bacakları, küçücük güzel yüzü ve benzerini Alessandra Ambrosio ile Emily Ratajkowski’de gördüğüm ördek dudaklar… Aklımda bunlar kalmış onca zaman. Bir de sesini duyuyorum kafamın içinde, bazen. Bu anımsamaktan öte; yarı gerçek, yarı halüsinatif bir şey.

                Nuri aramıştı ve uyandırmıştı beni. Dudaklarım kupkuruydu. Vücudumdaki su neredeyse tamamı ile uçup gitmişti. Kişisel yağmurumu yağdıracak kadar buharlaşmıştım. Ve hâlâ sarhoş sayılırdım.

‘’Hemen çık evden, bu tarafa gel. Şu senin müzisyen geliyor.’’ demişti. Duymuştum onu, ama çok uykum vardı.

‘’Kimden söz ediyorsun?’’ demiştim, son kalan gücüme odaklanarak.

‘’Şu, mavi hapishane üniforması içinde şarkı söyleyen Kuzey Avrupalı sarışın adam…’’ deyince anlamış, yola düşmüştüm. Jay Jay Johanson’dan söz ediyordu.

Onunla tanışmak isteyeceğimi tahmin etmişti ve imza gününe çağırıyordu beni. Akşam olunca, Cemil de katılacakmış bize. Günün kalan kısmını, akşam ve geceyi de birlikte geçirirmişiz. Bir an evvel ulaşmak istiyordum caddeye, ulaştım da… Ama yine o kızı gördüm ve Nuri’yi de şarkıcı sarışın adamı da unutarak peşine takıldım. Eski, yıkıldı yıkılacak bir binaya girdi. Keşke dudaklarını bıraksaydı dışarıda. Ben de girdim aynı binadan içeri. O, adını söylemeden ve ben elimdeki kahve fincanındaki sıcak kahveyi masasına dökmeden bir dakika önce fark ettim okuduğu kitabı. Aldous Huxley: ‘’Algının Kapıları’’ – Sonra, adını söylediğinde, adı yerine, birkaç defa Ivich diye seslendim ona.

‘’Eski sevgilinin adı mıydı?’’diye sordu. Cevap vermeye gerek bile duymadım. Elinde beyaz bir peçeteyle masaya dökülen kahveyi temizliyordu. Uzun, mavi tırnakları, uzun ince parmakları vardı, kemikleri belirgin. Ve yüzü vardı, sıfat bulunamaz güzellikte. Masaya dökülen kahve ve kızın masayı sildiği sahne, aklıma eski bir rüyayı getirdi. Rüyanın sonunda ölüyordum. Tam da içinde bulunduğumuz yıkıntı binanın olduğu yerdeydim o rüyada. Üstüm başım çamur içindeydi. Bir kız vardı. Elinde beyaz bir çaputla siliyordu tüm kıyafetlerimi olmasa da, hiç değilse çamur içindeki kahverengi kazağımı. Bir ışığın altındaydık rüyada. Şimdiyse sol eline, yeni ve temiz bir beyaz peçete almıştı ilkin, bu defa ışık yoktu. Kazağıma doğru uzandı. Kahvenin bir kısmını da üstüme dökmüştüm. Temizlemeye çalışıyordu. Öne eğik başını yukarı kaldırdı. Güldü… Korktum. Yüzü, rüyadaki kızın yüzüydü. İkisi aynı kişi… Rüyanın sonunda zaman sona eriyordu. Başımı kaldırarak, yukarı baktım. Rüyadaki ışığın altındaydık bu defa. Hızla çıktım dışarı. Bu kez de küçük masa devriliyordu neredeyse. Binadan çıkınca, yukarı kısma baktım. Kız, gülerek izliyordu beni. Sonra, birden kayboldu. Çünkü ben çok uzaklaşmıştım.

Akşam oluncaya dek oyalandım sağda solda. Akşam vakti, Cemil aradı. Galatasaray Lisesi’nin önünden aldı beni. Nuri’yi de ısınmak için girdiği kitapçının birinden aldık. Elinde Kierkegaard’ın ‘’Kahkaha Benden Yana’’sı vardı. Onu görünce nedensiz bir sarılma isteği duydum. Sarıldım ona ve dedim kulağına:

‘’Tüm geçmiş güzeldir. Çünkü her geçmiş an,  ölüme şimdiki zamandan daha uzaktır.’’ Hâlâ rüyanın etkisindeydim. Cemil biraz uzaktaydı. Kitapçıda çalışan kızla konuşuyordu. Kıza, aşık olduğunu söylemişti bir defasında, belki hâlâ aşıktı.

Nuri, ‘’Biliyorum.’’ dedi bana. ‘’Geçmişte hiçbirimizin mezar yeri korkusu yok ama gelecekte mutlaka olacak.’’

Caddeye çıktığımızda, gideceğimiz yer önceden belliydi. Soğuğa aldırmadan yürüyecektik, Gümüşsuyu’ndan Beşiktaş’a, oradan Ortaköy ve ta ikinci köprüye kadar… Ve sürekli konuşacaktık. Sanki bir daha hiç susmayacakmışız gibi… Sürekli… Sözcükler ve kombinasyonları bitene, onlardan bir düşünce ya da küfür oluşturamayana kadar… Ama bu uzun yürüyüşten önce, atkı ve bere edinmeliydik. Fazla paramız yoktu. O az para da neden hep vardıysa, hiç harcamıyor ceplerimizde tutuyorduk sanki onu. Hep oradaydı. Cemil ve Nuri, on adım kadar önümdeydi. Yetişmek istemedim. Nuri, bir ara bana doğru dönerek,  Lycnh’in Mulholland Drive’ındaki restoran sahnesinde, rüyasını anlatan adamı çağıran dedektif gibi çağırdı beni. Havadaki boşlukta sağ eli ve koluyla kalın ve büyük bir kavis çizerek, bağırıyordu, ‘’GEL’’ diye ama sesi çıkmıyordu. İkinci denemesinde, sadece koluyla kavis çizerek, kocaman açtığı ağzıyla ‘’Hadi!’’ deyişini duymadan işittim onu ve anladım çağrıldığımı. Ama gitmedim. Geride kalarak, eskimiş, hatta insanlık kadar eskimiş, birkaç anıyı bulmak istedim. Çok eskide kalan zaman kırıntıları, içinde benim de olduğum epeski imgeler ve büyük zamana ait küçücük kırıntılar vardı. Onları düşünecektim. Amacım, bu anıların içine saklanmak, orada soğuktan ve gürültüden korumaktı kendimi.  – O eski zaman kırıntılarından birinde yağmur yağmıştı. Sokaklar hiç temiz kalmaz, hep çamura bulaşırdı yağan yağmurlarda. Oysa asfalttı yollar ama ayakkabılar çamur tutan türdendi. O ayakkabılar, tuttukları çamuru sokakların asfalt zeminlerine bulaştırırdı. Ve her evde bir bebek vardı sanki o günlerde. Hava buz gibi olurdu. Hep bebek sesi duyulurdu. Ağlayarak konuşurlardı. Böyle bir dil vardı, sadece onlara özgü. Ağlayan dil, hiç sözcük yoktu bu dilde, sadece acıyla haykırma vardı. Büyüyünce, bazı durumlarda yine çıkıyordu ortaya bu dil. Hiç unutmuyordu insan bunu. Ne zaman başı sıkışsa, canına ne zaman okusa hayat ve acıdan geberecek olsa, bu dili konuşuyordu. Durup dururken, o sokak ve çamurlar geldi aklıma ve bebek sesleri. Sıcacık bir odada haykıran bebekler. En mutlu oldukları anları ağlayarak geçiren tuhaf varlıklar. Hayatları boyunca, hiç bu kadar yoğun hissetmeyecekler evlerinde olduklarını. Annelerine hiç yakın olamayacaklar, o an oldukları gibi. Ama onlar ağlıyorlar, üstelik biz üçümüz burada, evden çok uzakta köpekler gibi üşürken şimdiki zamanda. Onlar geçmişte, henüz ölüm yokken, sıcacık odalarında ağlıyorlar. Herkesin bir derdi vardı anlamıştım. Onların bile. -

Cemil, Nuri’yle birlikte iyice uzaklaşmıştı. Peşlerindeydim, aklıma gelen ikinci kırıntıdan sonra yetiştim o ikisine.  - Yazlık sinemaya ulaşmadan kırk metre filan önce bir bakkal dükkânı önündeki koskocaman okaliptus ağacı üzerine monte edilmiş posta kutusu geldi aklıma. Önce bakkaldan pul alır, zarfın üstüne yapıştırırdım. Yaz günü bile olsa yağmur yağardı. Kutsal arka plan… Ve kutudaki incecik geniş delikten içeri atardım mektubu. Bu, nostalji değil ve hiçbir önemi yok ama işe yaramayan şeylerin güzelliği, bilincin söz geçmez yanı, onun durduk yere güzel bulduğu şeyler kategorisi. Yandaki kahvehanenin önündeki ağacın üstünde de mahalle takımının hafta sonu oynanacağı maçın bilgileri var. Maçın oynanacağı gün, saha, rakip… Sonra çok parlak güneş, eve giden yol, ilkokulun arka kısmındaki futbol sahası, yıllar sonra Latin Kürtler diye anacağım o güzelim insanların topluluğu, bir sürü anlam ve zaman kırıntısı. Kocaman, çok büyük hiçlik… Küçükleri de var bunların. Sabahları mutfakta, balkonda, henüz ısınmamış evde, başıboş biçimde açık kalmış televizyon ekranında. Küçücük hiçlikler… -

 

Beşiktaş İskele’den birkaç yüz metre ötede Galatasaray Üniversitesi civarında yürüyorduk, gelecekte yaşanacak bir zaman parçasında. Soğuktan donmak için ne gerekiyorsa, oradaydı.

Cennet; o an, dünyayı kül etmek istercesine yanan bir odun sobasıydı. Ve hak edilmiş, sonra, her güzel şeyi hak eden masumiyet; orada, ateşin etrafında olmakla kanıtlanıyordu. Ama biz yürüyorduk. Olmak istediğim yerden çok uzakta, canım sıkkın ve hava da çok soğukken, gelecekten de uzakta yürüyorduk. Nuri, tam da o an anlatmaya başlayacaktı. Hayatının en korkutucu anını… Beşiktaş İskelesi’nden Ortaköy’e doğru üçümüz birlikte yürürken, soğuktan ve korkudan titreyen sesiyle korkutacaktı bizi de kendi anısıyla. Cemil de oradaydı, Nuri anlatırken. Ama o korku anına daha çok vardı. Nuri’nin konuşmasına, kendi korkusuyla korkutmasına ve soğuktan köpekler gibi üşümemize de daha çok vardı.

 

 

Ben, önceki gece yarısı yataktan çıkmıştım, kalorifer peteğine yaslanıp, bir varlık sığıntısı gibi yok’luğa yaklaşarak ısınabilmek için. Isınmaya başladığım tam da o an geçmişti aklımdan, hayatımın en korkutucu anı. Nuri, konuşmasını Galatasaray Üniversitesi önünde bitirerek, ‘’Senin en korkutucu anın nasıl bir şeydi?’’ diye sormadan saatler önce. Ona anlatmadan önce kendime anlattım:

‘’Yaz bitmişti ama sonbahar başlamamıştı.’’ dedim kendime. ‘’Hâlâ çok sıcaktı. Arabada beş kişiydik. Şoför dahil… Sulama kanalıyla mezarlık arasındaki toprak yolda, tozu dumana katarak ilerliyorduk. Sıcaktan korkuyorduk, arabayı eritir bizi yolda bırakır diye, öyle sıcaktı işte. Ardımızda bıraktığımız toz ve dumanın aksine, önümüzde berrak bir yol vardı. Yolun ortasında da otostop çeken kırklı yaşlarda bir adam… Araba, neredeyse tıka basa doluydu. Durmadık. Duramazdık ama sonra ben istedim şoförden durmasını. Durdu. Geriye doğru yol aldık, üç yüz metre kadar. Adam, güneşten kupkuru olmuş dudakları ve kapkara olmuş yüzünün alın kısmının hemen altında masmavi ışıldayan gözleriyle bize bakıyordu. Biraz da korkuyordu sanki. Atlı arabasıyla nakliye işi yapan At arabacı Şaban Abi’ye benziyordu ama o değildi. Çünkü atı yoktu ve bunun yerine elinde bir tepsi vardı. Çok yorgun görünüyordu. Banyo yapsa, kimliğindeki fotoğrafı değiştirmesi gerekirdi. Biz, onu almak için yanına yaklaşınca, üstünü başını çırptı. Aklı sıra temizlendi. Tepsiyi de bir gazete parçasıyla örtmüştü, korumak için. Onu arabaya aldık. İyice sıkışmıştık arka tarafta. Arabayı kullanan Topal Ali’ydi. Kendisi topal olmayan ama lakabı topal olan tek adamdı dünyadaki.

‘O sıkı sıkı tuttuğun tepsinin içinde ne var abi?’ diye sordu Cemal’in abisi Tarık.

‘Tatlı var.’ dedi adam ve gazeteden örtüyü açtı. Toz toprak içinde kalmış on – on beş tane halka tatlı görünüyordu tepsinin içinde.

‘N’apıyorsun abi bu tatlılarla, ıssız yolda?’ dedi Topal Ali.

‘Satıyorum bunları.’ diye cevap verirken gazeteden örtüyü tekrar tepsinin üstüne örttü. Bir yandan da fısıldıyordu: ‘Daha fazla toz olmasın. Daha fazla toz olmasın.’

Adam sustuğunda, ‘Abi.’ dedi Şükrü, ‘Etrafına bak, sen bile yoksun ortalıkta. Şuraya bak! Hiç kimse yok, bu ıssız yerde kime satıyorsun bu tatlıları?’

Adam mahçup gülümsedi. ‘Te bak şurda inşaat var beyim. İşçiler var orda. Onlara satıyorum.’

Orada sıkışıp kalmış, konuşulanları dinliyordum. Topal Ali, tepsideki tüm tatlıları satın aldı. on lira verdi. Tatlıcı adam da tatlıları verdi. Herkese de peçete yerine gazete parçası. Adam, aldığı on liranın karşılığında tüm tatlıları ve para üstü olarak beş tane birer liralık uzattı.

Ali, ‘Sende kalsın abi.’ dedi.

Eğer sabahtan beri tepside başka tatlılar da olduğu, diğer tatlıları da sattığı hesap edilirse, o toz toprak kaplı, güneş altında ateşler gibi yanan hiçliğin ortasında tatlı satan bu adam, sadece on beş lira için oradaydı. Dünyanın kasasını boşalttığında elinde sadece on beş lira toplanıyordu. Hayatım boyunca, hiçlik içinde gördüğüm,  üstelik toza toprağa bulanmış en hiç adam, bu adamdı. Kapkara yüzü, masmavi gözleri ve tüm hayatı acı içindeyken tatlı satan bu adam. Bir süre sonra, kendisini indirmemizi istedi arabadan. İndirdik. Birkaç inşaat işçisiyle selamlaştı. Güldü. Dişleri bembeyaz ışıldıyordu. Tam o sırada, o fukara adamı, o ıssız yolda, acımasız birkaç kişinin sırf eğlence olsun diye öldürdüğü düşüncesi geçti aklımdan. Başımı, arka cama doğru çevirmiş dışarıya bakınırken, adamın yürüyüşünü izliyor ve aklıma birden ve nereden geldiğini bilemediğim o düşünceyi evirip çeviriyordum. Birkaç kötü adam, tatlıcı adamı öldürüyordu. İşkenceyle. Aklımda bu düşünce ve bu düşüncenin canlanan görüntüleriyle, o camdan dışarı baktığım an, hayatımın en korkutucu anıydı. Biri, Tanrı ya da kim olursa, biri o adamı, sonsuza dek korumalıydı. Ama korumayacaktı. Bunun yerine yanına alacaktı Tanrı onu bir gün. O gün geçebilirdi korkum. Ama daha önce değil.’’

 En korkutucu ikinci an                                             

O gün, en genç olduğum gündü. Hayatımın en kötü gününün bir gün öncesindeydim. Ve ertesi gün ölebilirdim. Ölmesem bile, yetiyordu bu olasılık, diğer günü ve içinde bulunduğum günün geri kalan kısmını hayatımın en kötü günü yapmaya. Üstelik ölmüştüm ertesi gün ve sesi duymadım. Adımı bilen yoktu. Beşiktaş İskele’den Ortaköy’e kadar yürümüştüm. Dönüş yolunda otobüs bekliyordum, Beyoğlu’na çıkabilmek için. Otobüs durağında, işime yaramayacak bir otobüs bekliyordu. İçi boştu, tabela, asla gitmek istemeyeceğim bir yeri gösteriyordu. Yağmur başlamıştı. Far ışıklarının önüne düşüyordu sudan çizgiler. Transa girmişçesine bakıyordum far ışıklarına ve aklımda sadece ertesi gün ve olası ölüm günü öncesinde olmanın burukluğu vardı. Aklıma on sekizinci yaşımda Bodrum’a gittiğim gün geldi durup dururken. Oysa durup dururken hiçbir şey olmaz. Yeterli neden ilkesi… Uzun Bodrum yolculuğunun ilk saatinde, Mersin – Konya Yolu üzerinde indirilmişti bir yolcu. Ben de cam kenarındaki koltuktan aşağı bakıyordum. Uçsuz bucaksız bir arazinin kıyısında durmuş bekliyorduk. Arazide hiçbir şey yetiştirilmiyordu. Boşluk için ayrılmış, içine yok’luk sığdırılmış bomboş arazi. Yolcunun inip gitmesini beklerken, benim gözlerim arazinin başlangıç kısmının bir adım öncesindeki küçücük bir toprak parçasına dikilmişti. Hiç yapmayacağım ve yapmak istemeyeceğim o ‘’şey’’ ilk o an geçti aklımdan. Aşağı inmek ve o küçücük toprak parçasının üzerine basarak, orada saatlerce dikilip durmak… Ve otobüsün gittiği yöndeki tüm olasılıkları ve Bodrum hayalini yok etmek… Kötü intihar tasarımı, israf dolu ölüm provası… O gün, beş para etmez biri olduğumu, bana hiç güven duyulamayacağını da anladığım ilk gündü. İlk ben, sonra da etrafımdaki herkes anladı bunu. Çünkü üniversite sınavına girmek için evden çıktığım gün de, tüm belgelerim cebimde ve onca zaman sınava hazırlanmışken ve onca kişinin gireceğim sınav için heyecanla beklenti içinde olduğunu da bilirken, sınava gireceğim okulun yanındaki yıkık dökük binaya girerek, cebimdeki kırmızı paket Marlboro’yu sınav sonuna kadar bitirmek isteyecektim. Sınav bitince de kendimi o yıkık dökük binada öldürecektim. Ama yapmadım. Böyle şeyler aklımdan her zaman geçti. Ama ne olursa olsun yapmadım. Sanki bana hiçbir şey olmamış gibi. Bir gün evleneceğim kadına da aynısını yapabilirdim. Düğün yeri yerine; bir köprü altına gidip düğün sonuna kadar orada serserilerle pinekleyerek, ‘’iş işten geçince’’ de kendimi öldürebilirdim. Köprünün ayaklarından birine kalın bir çivi çakıp, o çiviye ipi dolayıp, o ipi de boynuma… Ben beş para etmez bir adamım. Yanımdakine söyleyeceğim en güzel söz ‘’Uzaklaş, kurtar kendini’’den başka bir cümle olamaz. Ya her şeyi hiçliğe heba etmeyi düşleyerek ölecektim ya da kendimi öldürecektim. O gün, Mersin – Konya Yolu üzerinde hissettiğim şey ve hissin uzantısı olan anılar ve düşler (kâbuslar) hiç düşmediğim bir rüyada aşağı doğru hızla yol almama neden oldu.  Taksim otobüsü durağa yanaştığında, yağmur daha da hızlanmıştı. Şoför bana bakarak,’’Koş!’’ dedi sanki. ‘’Koş, atla arabaya, hayatının en kötü gününe yetiştirelim seni çok az zamanın var. Koş!’’ -  Koştum, ama yetişemedim.

 

Henüz zaman ve yeryüzünde ölüm bile yokken; sözcükler, yazıldığında hiçbir anlam ifade etmez ve sadece duyulduğunda, ele avuca sığarken, işte tam da o sıralarda, en çok merak ettiğim şeydi: Yetişkinlerin tüm şartlar uygunken, diledikleri zaman, üstelik tek başlarına bile sinemaya gidebilecekken neden gitmedikleri sorusunun cevabı… İlahi soru, olası sıradan cevap.  Ortalıkta onca yetişkinin sinemada olmak yerine; neden sokakta, neden orada burada olduklarını merak eder dururdum, o başıboş, sıcak yaz günlerinde. Ve elbette kış vakitleri… Bir sinema salonunda olmaktan daha önemli ne olabilirdi ki dünyada? Eğer bir mezar yerinde dua okumuyor ya da ölünün üzerini örtmek için toprak atmıyorsa bir insan veya o ölü kendisi değilse, sinema salonu dışında nerede olabilirdi ki?

Hayalimde bir milyon biletli yetişkin bir adamdım ben o zamanlar, gelecekte. Sinema salonlarından başka hiçbir yerde olmak istemeyen, sadece o salonlarda, ‘’orada olan adama‘’ dönüşen, bunun dışında yok olan biri… Hayalimde. Tek başına sinemaya gitme gücü olan fantastik bir yetiye sahip kişi. O bendim. Sonra, bir gün başka bir merakım oldu. İnsanın duyabileceği en güzel ses neydi, en güzel görüntü hangisiydi, en uzağa yürüsem nereye ulaşırdı adımlarım? Bunları sorup durdum kendime.

Evin arka kısmındaki bahçeden bakılınca çamlık bir alan görünüyordu. Oradan daha uzak bir yere çıkardı atılan son adım. Eğer öyleyse, kimseye görünmezdim o adımdan sonra. Çünkü o çamlık, dünyanın sonundan bir adım önceki arazideydi. Bir akşam vakti, eve doğru yol alırken fark ettim. On iki yaşındaydım ve ışık patladı, fotoğraf göründü. On yıl sonra da Gümüşsuyu yokuş kısmından İnönü Stadyumu’na doğru, soğuktan neredeyse titrer halde inerken dile getirebildim o patlayan ışığın bana ne söylediğini: ‘’İnsanın duyabileceği en güzel olmasa da en tuhaf ses, kendi ad ve soyadının sonuna, ‘’ölmek üzere’’ kısa cümlesi  getirilerek oluşturulan söz öbeğinin kapılarını kırarak beliren sesti. En kara müziğin, en minimal notalarından yükselen fonetik. ‘’…ölmek üzere’’ İşte bunu kimse duymak istemez. Nuri duydu söylediklerimi. Cemil, kaçan gol sonrası tribünlerden yükselen hayal kırıklığı coşkusunu, kaybetmenin müziğini, direkten dönen siyah -  beyaz topun gürültüsünü dinliyordu. Stadyum önüne geldiğimizde, parkın karanlığı geride kalmış, stat ışıklarının aydınlığı sarmıştı etrafımızı. Dolmabahçe Sarayı’nın önünden Beşiktaş İskele’ye doğru yürürken de Nuri, hayatı boyunca kendisini ürküten en korkunç sahneyi anlattı. Bu defa Cemil de dinliyordu. Stat’tan yükselen sesler çok geride kalmıştı. Uzaktan duyulan uğultular da denizden gelen dalga sesleri arasında suskunlaşıyordu.

‘’Benim gördüğümü eğer siz görseydiniz ya oracıkta ölürdünüz ya da aklınızı kaybederdiniz beyler.’’ dedi Nuri, ilkin.

‘’Ne gördün ki?’’ diye karşılık verdi Cemil, soğuktan ruhu bile donmuşken. Sesi titrememişti, çünkü titreyemeyecek kadar katılaşmıştı soğuktan.

‘’Çocuk on beş yaşındaydı.’’ diye devam etti anlatmaya Nuri. ‘’Annesi, ablası ve anneannesi ve elbette çocuk, hep birlikte yaşıyorlardı. Çocuk, limanda bulduğu işe yetişmek için bir sabah erkenden uyanmış. Yüzünü yıkamış, banyodan çıkarken, kayıp düşmüş beton koridora. Başını da zemine çarpmış. İnsanlık tarihinde betona çarpan kafatası sesiyle uyanan ilk insanlardı annesi, abla ve anneannesi… Beyin kanaması filan derken, hastaneye son anda yetiştirilmiş çocuk. Doktor, ‘yetiştirmeseydiniz oracıkta ölürmüş’ demiş önce. Sonra da eklemiş ‘şimdi hiç değilse üç ay filan yaşatabiliriz onu, eğer iyi bakarsak.’ Anneanne, durumu hiç öğrenememiş, çocuk öldüğünde bile öğrenememiş. ‘Komşunun oğlu öldü.’ demişler ona. Kadın, komşunun oğluna dua okumuş, onu gömmüş mezar yerinde.’’ Cemil tam da iskele önünde kesti, Nuri’nin sözünü.

‘’Bunda korkunç olan ne ki?’’ dedi, bu defa düğümlenen boğazını açmak için yutkunarak.

‘’Bekleyin hele.’’dedi Nuri. ‘’Bu çocuk, üç ay ömrü kaldığını öğrenince, durumun ciddiyetini mi kavrayamamış ne, hiç değişmeden, olduğu gibi sürdürmüştü hayatını. Zavallı annesi de, ‘Oğlum, her vakit namaz kılacakmış gibi abdest al, tertemiz git oraya.’ dermiş çocuğa. İşte bir akşam, ben de o evdeydim. Balkonda. Elektrikler kesilmişti. Kapkaraydı balkon ve kapkaraydı çocuğun abdest almak için indiği bahçe ve bahçe çeşmesinin etrafı. İş işten geçmişti ama çocuk, banyoya girmek istemiyor, korkuyordu düştüğü günden beri oraya girmekten. O karanlıkta, abdest almış geliyordu, balkona kadar çıktı merdivenleri. O an, aniden geldi elektrikler. Çocuğun ayakları ıslaktı. Bir adım daha attı. Kaydı. Yüzükoyun düştü yere. Burnu kırıldı. Biraz kan aktı, oracıkta da öldü. Elektrikler geldiği gibi gitti, aniden. Abdest almıştı. Ve ölüydü. Öyle korkmuştum ki, bir daha önünden bile geçemedim o evin. Adı Savaş’tı çocuğun, ama artık savaşamazdı. Çünkü sadece fazladan soluğu olanlar savaşabilirdi. Bırakın fazlasını, Savaş’ın yeteri kadar bile yoktu.’’

Cemil, ‘’Gerçekten korkunçmuş.’’ dediği sırada, Galatasaray Üniversitesi önüne kadar ulaşmıştık. Ben hiç konuşmak istemiyordum. Ama Cemil ve Nuri hep konuşsun ve ben hep dinleyeyim istiyordum.

Cemil, kendi kendine konuşur gibi söyledi:

‘’Bu gece, hiç kimsenin ölmediği bir yer var ve orada hiç kimse yok.’’ Sonra, kendi söylediğine güldü ve korkusunu anlattı. Ben tam da o an, o dondurucu soğukta; ‘’Şimdi Boğaz Köprüsü’nden suya atlasam, üşümekten ve çarptığımda betondan daha da acıtıcı olan suyun içinde ölümü hiç hissetmem ve onca yoğunlukta ölmem bile.’’ dedim yanı başımdaki Nuri’ye. Ağzını bile açmadı. Acıyarak baktı sadece, benim yüzümde kendi yüzünü görmek ister gibi. Cemil, birden oturdu, üniversitenin kaldırımla neredeyse bir olmuş pencere pervazına. Biz de oturduk yanına. Maltepe paketinden üç sigara çıkardı Cemil. İlk dumanlar çekildiğinde içeriye, Cemil anlatmaya başladı kendi korkusunu:

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri