Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR MELANKOLİ REKORU ”

Bülent Uçar 27 Ağustos 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BİR MELANKOLİ REKORU ”

_____________

Salim’in abisi ölmüştü. Biz çoktan böyle terk edilmiş ve sessizlik içinde tekinsiz hissetmeye başlamıştık.  Her şeyin olağan ve eskisi gibi olduğunu gördüğümüzdeyse buna inanamayarak, hayret duyan bakışlarla izlemiştik olup bitenleri. Salim’in abisi öldükten sonra sokakta, o yazın güneşi her şeyi eritti. Ve gölge, onlara yeniden şekil verirken, her şey sessizliğe gömüldü. Hiç kimse sokağı terk etmemişti, her şey yerli yerindeydi ancak; sanki azalan sokak nüfusunun ipi çözülmüş savrulmuştu, teker teker ölüp yok olacaktık, artık önü alınamaz bunun. Abisini görünümü dışında pek tanımazdım. Dalgalı kumral saçları, kulaklarının üzerini örtüyor, ensesinden aşağıya, omuzlarına tam düşerken orada bekliyor gibiydi. Mahallenin küçük kızları bile aşıktı ona.

Onun yaşındakilerse ruhlarını çoktan ona teslim etmişlerdi. İnce, orta uzun bir gençti. Yalnızca yirmi bir yaşındaydı. Onu pek tanımasam da öldükten sonra tuhaf bir şey hissetmiştim. Tuhaf bir yabancılık ve yalnızlık… Tanımadığım biri ölmüştü ama ben o sokakta ve kendi içimde tanıdığım her şeye yabancılaşmıştım – İnsanlar,   yaşamak için yeterli nedenleri kolayca bulamayabiliyorlardı. Yaşama nedenini, kendi öz anlamını yitiren biri sonradan ne kadar çaba gösterse de başaramıyordu. Yaşamak ve bir kişisel yaşamın ruhunu kurtarmak için bir neden bulunamasa da onu mahvetmek, ortadan kaldırıp yok etmek için güçlü ve haklı bir neden hep bulunuyordu.

Salim’in abisi günleri sona ermiş bir günahkârdı. Üstelik ölümcül ve iyileşemeyecek bir günahın sahibi olarak günahkâr… Affedilme olasılığı olmayan, günahıyla ölümü aynı olan biri gibi. Düzeltme şansı yoktu. Cehenneme gidecekti, herkes bunu gizliden gizliye birbirlerine ve kendi kendilerine sessizce söylüyor, kendini öldüren bir insanın, yaratıcıya, ‘Her şeyi yanlış tasarladın – beni ve beni içine bıraktığın bu yaşamı, tüm bu var oluş tasarımını, her şeyi… Her şeyi yanlış yaptın.’ demiş sayılıyordu ve bu affedilecek suç değildi, o yüzden buna günah deniyordu.

Bütün bunların üstünden geçen zaman öyle çok sayılamazdı.

 

*
Bugün, bahçedeki küçük erik ağacının altına, gölgeye yürümeye başladığımda iyice yaklaştım oraya. Ve ağacın küçük, ince gövdesinin altında, toprakla gizlenen köklerine, onun oraya nasıl da derinden bağlı olduğuna baktım. İnsanı dünyaya böyle derinden bağlayan bir şey yoktu. Kendin tutunmadıkça savrulup gidiyordun öyle.

*

Çocuk aklımızla, Tanrı’nın Salim’in abisini affetmesi gerektiğini düşünüyorduk. Sonradan şişman kadınla,  un fabrikasında çalışan beyaz adamın yapacağı bahçeli ve sokağın en güzel iki katlı evinin inşa edileceği boş arsaya doğru futbol oynamak için yürürken konuşuyorduk. Başka hiçbir yer ve zamanda bu konuları konuşmazdık ama ne zaman oraya gitmeye karar versek aklımıza bu konular geliyordu. O boş arsayı hiç sevmiyordum bu yüzden. Yeni ev yapıldığında pek belli etmemiş olsam da artık arsanın var olmamasına çok sevinmiştim.

Bağışlamalıydı tanrı onu, yoksa o cehenneme gidecek ve orada ateşlerin içinde mutsuz olacaktı. Bunun hayali bile üzüyordu bizi. Yıllar sonra bu olayı anımsadığımda aşağıdaki mektubu yazacaktım Salim’e. Yollamadığım, asla yollayamayacağım mektubu… Kendime, kendimin yazdığı bir mektubu yazıp okumak gibiydi yaptığım, buna en çok benim ihtiyacım olduğundan belki…

‘’Lütfen artık üzülme.  Kaybolma arzunun gerçekleşeceği umudunu yitirme. Bugün kaburga kemiklerimin sağ tarafında incecik kemiğin altındaki yara izini seyrettim birkaç dakika. Yaralanmıştım, yaranın eski ve ölmek için yeterince büyük olduğunu düşündüm.’’ -Oysa hiçbir günahkâr cehennemle cezalandırılmayacak” dedim kendime,”Cehennem yok, günah olsa da cehennem hiç olmadı. Ağabeyin oraya gitmeyecek. Ağabeyin ve diğer tüm günahkârlar cennetten alıkonulmak sureti ile cezalandırılacaklar. Bu yeteri kadar acı verici zaten, o en eski hikâyede Adem ile Havva, ilk ve en büyük günahı işlediklerinde cehenneme atılmamış sadece cennetten kovularak güzellikten alıkonulmuş, dünyaya bırakılmışlardı. Tanrı için bile dünya, içinde mutlu olunacak bir yer değil, onun için bile sürgünde, arzu edilen güzel ülkelerden uzaktı ve insan için kendi topraklarından kovulmuş olmanın acısından başka hiçbir şey içermiyordu. Kendisine karşı bir günah işlenmişti, bu günahın bedeli için günahkârları yerleştireceği zindan ve sürgün yeri gerekiyordu, dünya bu gerekliliğin tasarısıydı. Adem ile Havva,  onlar cehenneme değil cennetten uzağa bırakılmışlardı.

Cennette bulunmayan bir günahkâraysa ilkin günahlarından ötürü bir cennet sunulacak ve oraya yerleştirilecekti. Günah ehli ve sahibi, oraya iyiden iyiye alışarak, orayı kendi ülkesi bellediğinde oradan sürülecek ve günahının bedelini böyle ödeyecekti.
Dünya bir büyük patlama sonucu oluşmuştu ancak bu patlama Tanrı’nın günaha karşı gerçekleşen büyük öfkesiydi. Bu öfke dışında, dünyayı yaratmak,  içine insanı koymak için büyük ve ikna edici bir neden yoktu. İki günahkâr için bir sürgün yeri ve cennetten uzak bir yer gerekiyordu… Hepsi buydu.  
                          

*

Bir sonraki yazdan sonra güz geldiğinde Salim’in anne ve babası birer aylık arayla öldüler.  İlk ölen annesiydi. Babasıyla her gün daha da kirlenen, kokusu sokağın başından bile duyulan pis bir evde yaşadılar. Yıkanmamış bulaşıklar, tıkanmış ve onarılmamış lavabo, tuvalet ve dışarıya çıkarılmayan, en fazla bahçeye kadar taşınan çöpler… Evi yaşanmaz hale getirmişlerdi. Salim, iki yaz öncesini, ağabeyi, babası ve annesiyle yaşadığı bu evin yaşam dolu günlerini düşünüyor, bu evde pisliğin ve acının içinde olmaktan çok, iki yaz öncesindeki mutluluğun içinde olamadığı için kahroluyordu. Uzun sürmedi, babası da öldükten sonra, Salim, babasının büyük ablasının yanına K.’ya,  o küçük kasabaya yollandı. Tüm bu olup bitenler sona erdiğinde ve Salim, K.’ya ilk adım attığında on ikinci doğum günüydü.
Abisi öldüğünde ve ölüm nedenini öğrendiğimde bunun büyük bir felaket olduğunu, Salim’in ailesiyle birlikte asla yerinde olunmak istenmeyecek insanlardan olduklarını düşünmüştüm.
Bu denli büyük bir felaketin, bunu izleyen katlanılmaz bir acının sonrasında ikinci bir felaketin asla olmayacağının matematiksel zorunluluk içerdiğini düşünüyordum. Aynı yaranın üzerine ikinci defa vurulmaz diye umutluydum ama böyle olmadı.

O trajediyi iki yaz önce yaşayan onlar değillermiş gibi, önce annesi kanser olduğunu öğrendi, çok geçmeden öldü, ardından babası, çoktandır ve üstelik ölen oğlunun çocukluğundan bu yana çektiği akciğer kanseri yüzünden öldü. Bu, tuhaf gelmişti bana, babasının hastalığı nedeniyle ölmesinden korkan bir oğul ve kocasının ölmesinden kaygılanan bir kadın ondan önce ölüyordu. Ve adam, onlardan daha uzun yaşayarak… Bu akıl karıştırıcıydı. Başlarına üst üste felaketler gelen insanlar, ilk büyük felaketlerinde trajik ve hatta bu trajik görünümleri sayesinde tuhaf bir çekicilik edinebilirlerdi. Ama ikinci felaket sonrası ucubeye dönüşmüş lanetliler gibi diğerlerini korkuturlar. Ve eğer üçüncü bir felaket varsa, bulaşıcı ve ölümcül bir hastalık gibi korkuyu daha geniş bir yüzeye yayarlar. Bu yüzden insanlık ülkesinin dışına atılırlardı. Fısıltılar arasında, parmakla gösterilirler, göz göze gelindiğinde insanların acıma duygularına karışan rahatsız edici bir “yerinizde asla olmak istemezdik ve ne iyi ki de değiliz” tonu eklenir. Sonra o insanlar mutlu yuvalarına girip perdelerini kapatırlar ve başlarına böyle şeylerin asla gelmeyeceği inancıyla,  başkalarının felaketlerinin fonunda kendi mutluluklarının belirginliğini duyumsarlardı. Olağan ve gündelik konuşmalar sürdürürler. İçten içe bu denli basit konuşmalar içinde olmanın görkemli bir şans ve seçilmişlik içerdiğini hissederlerdi. Fakat üst üste gelen trajedi sahiplerinin de anlaşılmayan ancak derinden yaşadıkları bir utanç travmaları vardır. Sanki uğursuzluk taşıyorlarmış gibi ve bu uğursuzluk yüz kızartıcı bir hastalıkmış ve ustalıkla saklanması gerekiyormuş gibi… Bütün bu kötü şeyler art arda yaşanmıştı. Salim, acımasız bir şeyler olduğunu düşünüyordu. Hiç kimseye, hatta korkunç ruhsal acılar çeken kişilere bile yeteri kadar zaman tanınmadan ikinci bir felaket yaşatılabiliyordu. Hiç kimseye, hiçbir güce ve düşünceye güven duyamıyordu. Her şey olabilirdi, her şey birdenbire olabilirdi.

*

Yıllar sonra, on yedinci yaşımıza geldiğimizde, neredeyse ölümcül bir kaza geçirdiğim, günlerce komada kaldığım günlerin sonunda ilk defa karşılaştık onunla. Babamın hiçbir zaman anlayamadığım ama içinde olmaya can attığım tuhaf işleri yüzünden K.’ya yollanmıştım. Tek başıma yaptığım ilk, en uzun yolculuğumdu ve artık yetişkin bir erkek olduğumu düşünüyordum. Bir kazada ansızın ölecek kadar yetişkin…

 

Tek başına yürüyordu, yürüyüşü, ince uzun bedeni öyle kendine özgüydü ki yıllar sonra bile kuşku duymadan tanımıştım onu. Seslenmeden, arkasından yürüdüm. Hızlandığını görünce ben de adımlarımı hızlandırdım.  Yolun kenarında bir portakal bahçesine girdi. Bozulmuş tel çitlerin arasından eğilerek geçti, arkasından ben de girdim bahçeye.  Geriye dönüp yüzüme baktı. Sanki hiç ayrılmamış, dün sulama kanalında birlikte yüzmüş, birlikte eve dönmüş, ertesi gün öğle vakti güneş altında yine buluşmuşuz gibi davranıyordu. Yüzümde şaşkın bir bakışla bekledim, onun da aynı şaşkınlık ve sevinçle bana bakmasını bekliyordum. Dalgın ve sessiz ‘Merhaba’ dedi. Yanına kadar yürüdüm, selamına karşılık vermek için elimi uzattım, bekledi ama elime uzanmadı, elimi tam geri çekecekken uzattı elini:


”Neden hiç uğramadın?”
diye sordum
”Ev satıldı ve gelmek için bir neden yoktu.”
dedi.
Ev birkaç ay önce satılmıştı. Onca zaman boyunca, yabani otlar ve bakımsız bahçesiyle, kırık pencere camları ve odalarına doluşmuş çocukların oyun oynarken attıkları taş, sopa ve oyuncaklarla ve her boş evin insanın derisini kanırtacak kadar rüsva edici vazgeçilmez unsuru, boş beton zeminlerde eskimiş gazete kâğıtlarıyla birlikte var olmuştu ev…

 

”Senin ne işin var burada?”
”Babamın işleri için geldim. Akşam olunca geri döneceğim.”
”Peki”
”Peki mi?! Bu kadar mı?! Nereye gidiyorsun?”
”Yürüyorum, bahçesinin aşağısında göl var, sen de gel.”

Peşinden yürüdüm. Yol boyunca çok şey konuştuk. Ben, çok şey anlattım, o da dinlediğini gösterdi bana. Arada bir şeyler söyledi ve bazen ben bir şey söylemeden o bir şeyler anlattı. Sonra yine dinledi, sustu, konuştu.
”Biliyor musun babam öldüğünde üçüncü defa aynı şeyi, dünyanın beş para etmez ve güvenilmez bir yer olduğunu, her şeyin düzelmemek üzere dağılarak, mahvolduğunu hissettim ve bu üç defa olmuştu. Önce abim, sonra annem, babam… Bir şey kaç defa eksiksiz ve bir daha bozulmamak üzere yok olur parçalanırsa – artık bir daha parçalanamayacak hale gelir.”
Bir şey söylemedim.

Devam etti konuşmaya, birden sustu…

”O günlerde…”
Eğilip yere baktı, uzun süre doğrulmadı, doğrulduğunda gülümsedi…

”Güzel, değil mi?” dedi. Küçük bir su birikintisinin altında küçücük kırık ağaç dallarının parçaları ve o suyun altında kalmış çimenleri izliyordu.
”Hâlâ en sevdiğin …”
”Evet, her ne olursa olsun hayatta güzelliğini kaybetmeyen bir kaç şeyden biri bu, yağmur suları altında kalmış çimenler. ”
Gölün kıyısına geldiğimizde, ikimiz de başka bir zamana ve o zamana ait kişisel bir dünyaya gelmiş gibiydik. Buraya alışkın olmasına rağmen o da ilk defa gelmiş gibi bakıyordu suya. Oraya bakarken konuştu. ‘’O gün, on ikinci yaş günümde K’ya doğru yola çıktığımızda, o yaşlı kadının – babamın ablası – kullandığı arabanın arka koltuğuna oturmuştum. Yüzümü cama yaslamış dışarıyı izliyordum, kadın oralı değildi.’Aç mısın’ dedi bir ara, ses çıkarmadım, sonra durdu. Bir başka yaşlı kadınla karsılaşmıştık. Onunla konuştu, yüksek sesle. Yaşlılar böyledir, seslerini yükseltmeden konuşamazlar. Sanki güzel bir günün içinde neşeyle, hiçbir şey olmamış gibi konuşuyorlardı. Günlük işler hakkında, yaşlı kadının ölümcül olmayan ve ölümcül olmadığı için sadece hoş sohbet konusu olan küçük hastalıklarından ki bunlardan epey vardı ve alışamadığım bu geçkin dünyanın sıkıcı konularından konuşup duruyorlardı. Dünya ateşe verilmiş, her yer yanıyor, hayvanlar bile canlı canlı yanıp kül olurken, dağların zirveleri suların altında kalırken, denizlerin üstlerini uzak başka denizler dev dalgalarıyla örterken, onlar hiçbir şey olmuyor, her şey yolunda ve güven verici bir dünyanın üzerinde gerçekleşiyormuş gibi konuşmaya, o tuhaf gülüşleriyle devam ediyorlardı. Sonra bana baktı ikisi de. Arabanın arka koltuğunda birazcık hareket ederek toparlandım

‘Kim bu çocuk?’ diye sordu
‘Kardeşimin oğlu.’

‘ Ölen kardeşin mi?’

’Evet’

‘Yakın bir dostumuzun ailesindeki yaşlılardan birinde de aynı sorun var, akciğer kanseriydi değil mi?’ ‘Evet akciğer… Bu da onun oğlu’

‘Neydi oğlum senin adın…’

‘Büyüğü vardı bunun, erkenden öldü zavallıcık, şimdi bunu K.’ya götürüyorum bir süre bizimle kalacak.’
‘Haaa! iyi bakalım.’

Olup biten sadece buydu. K.’ya götürülüyordum ve bu iyiydi – hepsi bu… Araba hareket ettiğinde insanlara baktım. Okula giden yaşıtım çocuklar, yaşça benden büyüklerin uğraşları, işsiz güçsüz ortalıkta dolanan delikanlılar, yaşlı adamlar ve onlardan daha yaşlı kadınlar… Her kimi görsem hiçbirinin ‘ben’ olmadığı ve yerimde olmadığı için ne çok mutlu olduğunu düşünüyordum. Mutlu, şanslı ve lanetlenmemiş. Kendim dışında her kim olursa onun yerinde olmaya hazırdım, kendi yerimde olmamak için ne gerekiyorsa yapardım.’’

Konuşması sona erince bana baktı. Gölün kıyısında, sol ayağım küçük dalgalarla ıslanıp duruyordu. Dalgın ve yüzüme bakmadan, sırtı dönük halde elimi tutup sıkarak yineledi ”Her ne olursa ne gerekiyorsa yaparım, yerimde olmamak için ne gerekiyorsa…’’ Bana doğru döndü, gözlerini kaldırıp baktı, yapması gereken şeyi söylememi bekliyor gibiydi, gözlerimi kaçırdım, sustum. Asla kurtulamazsın, der gibi sessizleşti. Suya girdik, akşam eve döndüm. O, K.’da kaldı, yerine geçmeye hiç kimselerin arzu duymayacağı insanların yasadığı, hiçbir yere bağlı olmayan,  yine de sanki her yere yakın olan o kasabada…
Onunla ilgili her şey büyük bir sır gibiydi. Hiçbirini kimseye anlatmadan kendime saklamalıydım, sakladım. Bir erkeğin kendine ait, sadece kendisinin bildiği anıları olmalıydı. Benimkiler onunla ilgili bildiklerim olabilirdi. Sonra, başka sırlar edindim ve hiçbirini kimseye anlatmadan bekledim. Belki o sırlardan birini bir gün diğerlerine anlatırım ve sırları olmayan biri olurum diye korkarak, yedekte her zaman gizemli şeyler tuttum, aklımın gizli bir yerlerinde. Bu gizli yerin benim de pek kullanmadığım bir alan olmasına özen göstererek yaptım bunu. Eğer bir sırrı tutmak için yeteri kadar sert olunması ve gerektiğinden çok daha fazla karanlık olunması gerekiyorsa, bu, önemsiz, küçük ve neredeyse herkesin bildiği, bilebileceği, üstelik söylendiğinde hiç önemi olmayan konularda bile saklama eylemleri göstererek, egzersiz yapmakla olanaklı olabilirdi. Apaçık şeyleri bile birer karanlık sır haline getirmekle bu karanlığa yardım edebilecektim.
Onu, o gölün kenarında yalnız bırakıp şehre döndükten bir hafta sonra, ondan bir mektup aldım. Bu mektup, başka bir dünyadan gelen, var olması olanaklı olmayan ‘’bir şeyin’ ‘ gerçek kılınması gibiydi, bu mucizeydi. Çünkü bu ve bunun gibi şeylere mucize diyorlardı insanlar. Gerçekleşmiş, çoktan var olmuş olmasına rağmen, aslında gerçek olabilmesi için geçerli ve yeterli nedenlere sahip olmayan şeylerdendi. Öylece nedensiz, güzel bir hediye gibi birdenbire gelmişti mektup. İlk iki gün yanımda taşıdım, mektubun içine konulduğu zarfı açmadım. Sonraki üç gün evde Joyce’un Ulysses’inin içinde sakladım. Bildiğim bir şeyi kendimden saklamak, sır tutma egzersizi sayılabilirdi. Ancak saklama eylemimin bununla ilgisi yoktu. Mektubu açıp okumamıştım. Çünkü her gün biraz daha anlam yüklediğim bu mektubu beklemeden şimdi okuyarak bir anda kaybetmek istemiyordum. İlk gün, buraları ve çocukluğunu çok özlediğini yazdığını düşünerek sakladım mektubu. İkinci gün, yalnız ve çok mutsuz olduğunu yazdığını varsayarak umutsuzluğa düştüm. Üçüncü, dördüncü günler ve okumadan önceki son günümde, eğer bir yolunu bulabilirse K.’dan çıkıp, yine eve dönmek istediğini anlattığını kurdum kendi kendime. Evi geri alabilirmiş, parayı hâlâ saklıyormuş filan. Satış günü bir ricada bulunmuş. Evi, ilk bir ay içinde isterse geri alabileceği koşuluyla satmış. Bu yüzden acele etmemelerini ve hemen taşınmamalarını rica etmiş. Evin yeni sahipleri de bu anlaşmayı makul bulup kabul etmiş. Üç gün boyunca bunu düşündüm. Taşınmamaları için her gün dua ettim.

Etmek istedim.
Sonra, bir öğle vakti tüm koşullar hazırken bile yağmayan yağmurun kasvetiyle donanmış bir günde, evin yeni sahipleri eşyalarını taşımaya başladılar. Bahçe temizlendi, pencerelerin kırık camları yenileriyle değiştirildi. Kırık, ahşap bahçe kapısı yenilendi. Ev yaşayan bir şeye dönüşmeye başladı. Ben de mektubu okudum, eğer en çok istediğim şey gerçekleşmeyecek ise daha farklısı için beklemeye değmezdi.
Salim’in mektubu, yazıldığı zamanı bildirmek için, tarih yerine: Sen, orada,  gölün kıyısında beni ‘bırakıp gidince’…son iki kelimeyi tırnak içine almıştı.

”Hiç kimsenin gerçeğe ihtiyacı yok, hiç kimse bilmeyecek, eğer ben anlatmazsam, kendimden bile gizlersem ki bu kolay olacak; çünkü uzun yıllar oldu, üstelik aklıma bile gelmiyor, ne olanlar, ne olanların neden olduğu acılar. Sen, unuttuğunu düşünsen, unutuş gerçekleşse dahi, bilincin işleyiş mekanizması yaşananlardan alacağı etkiyi bir daha silinmeyecek biçimde kendisine eklemiştir diye düşünüyorsundur, bu yanlış. Sen böyle, bu şekilde, matematiksel zorunlulukla düşünme artık, unut bunu. Bu kasaba, tuhaf bir yer, sanki zaman yok ya da hiç geçmiyor. Eğer iyi bir yalancı olacaksam, bu, eksiksiz bir hikâye kurgucusu olmakla mümkün olabilir. Denemeliyim, eğer bunu başarabilirsem, biliyorum ben, her şey yoluna girer.

Öyle tek bir yalandan söz etmiyorum, söylediğim bir yalanın neden olacağı soruları, hatta yıllar sonra söyleyeceğim bir yalanın bile inanırlığını sağlamak için ön koşulları önceden oluşturmaktan söz ediyorum ki böylelikle yalan bile sayılmayacaktır.

 

Diğer insanlar da bunu yapıyorlar, bir iddiada bulundukları zaman bunun doğruluğunu kanıtlamak için geçmişte yaptıkları veya sahip oldukları bir durumu örnek gösteriyorlar. İyi, güvenilir, dürüst, erdemli bir insan olduklarını söylüyorlarsa, böyle tanınmak istiyorlarsa, bunun kanıtı geçmişlerindeki eylemlerine bağlanıyor, ben de böyle yapacağım, yalnız benimkiler kurgu olacak, umarım onlarınki değildir.

Ellerim hâlâ terliyor, eskisi gibi. Taşıdığım kitapların kapakları terden sırılsıklam oluyor. Neredeyse iki hafta boyunca elimde bir Norveç gazetesi taşıdım, büyük kütüphaneden almıştım, ne dilini bilirim ne de açıp baktım. Sadece yazıları bilinmeyen bir dilde yazılmış gazetenin uzaklık ve yabancılık duyumsatan etkisi hoşuma gitmişti – Ancak gazeteyi taşıyor olmamın nedeni bu değildi. Ellerim terliyordu, ben kitaplarımı korumak için onları gazetenin arasına sarıyordum. Postanedeki kadın sordu, gözlerimin içine bakarak ve anlaşılır olmaya yardımcı olacağını düşünerek tane tane, yüksek sesle :
‘K.’ya yeni gelen Norveçli çocuk sen misin?’ Sessiz kaldım, anlamamış gibi baktım.
‘Dilimizi biliyor musun?’ Yine sustum, çıkıp gittim, eğer ertesi gün ona, Norveçli çocuk olduğuma dair bir neden daha sunarsam, üçüncü gün, bir hafta önce buraya gelmesine rağmen, ortalıkta pek görünmeyen Norveçli çocuk olduğum konusunda yalan söyleyebilirdim. O da inanırdı. En azından o çocuk ortalıkta gezinmeye başlayıncaya kadar…  Ama biliyorsun, burada, K.’ya yeni gelenler ortalıkta uzun süre pek görünmezler, önceki hayatları konusunda uzunca bir sorguya çekilirler.

Farkında olmadan, var olmayan bir gerçeğin yeterli alt yapısını oluşturmuştum ve simdi sadece o gerçeğin gerçek olduğunu söylemek kalmıştı. Dile getirdiğimde, dilin gücüyle var edeceğim bir gerçek. ”Dil bir var edici.” Görevli kadın zaten buna inanmaya başlamış, öyle olduğuna dair en ufak bir kuşku bile duymuyor. ‘Hayır, o çocuk ben değilim’ desem de buna inanmayacak. Eğer Norveçli çocuk değilsem kimdim ben? Kim olduğuma dair hiçbir şey bilmiyordu. Sadece Norveçli çocuk olmak için yeterli nedenlerim vardı. Bunun dışında ‘biri’ olabilmem için hak edilmiş geçerli hiçbir nedene sahip değildim ben.’’

 

*

 

Mektuptan bir yıl sonra… Çocukken, Salim ve diğer arkadaşlarımla birlikte yaşadığım şehri ve o hayatı terk etmeden bir gün önce…

*
Salim, gerçeklerin, katı gerçeklerin bile kurgu olduğunu düşünüyordu. Bir insanı olduğu kişi olmaya ikna eden şey, daha ikna edici ‘bir kurguyla’ değişebilirdi. Sürdürülen tüm hayatlar başka hayat türlerinin biçimlerine bürünmek için yeterli nedenlere ihtiyaç duymadan ansızın değişebilir, önceki hallerinden ilgisiz başka form ve içeriklere uğrayabilirdi.
*

Hakkında sonraları edindiğim bilgilerle onun neye dönüştüğünü anlamaya başladım. Bir sevgilisi varmış, akademide resim bölümünden bir kız. Güzelmiş üstelik, hem de çok… Kısa, sarı saçları, uzun boyu ve güzel, çok güzel bir yüzü varmış. Bunu söylerken ”güzel yüzü” öyle vurgulamış, yüzünde oluşan özlem ve dehşet duygusu öyle derinleşmişti ki, Salim’in ona ruhunu teslim edecek denli aşık olduğunu anlamak için güçlü bir çözümlemeye ihtiyaç kalmamıştı. Birden sessizleşerek, yinelemişti, ‘’Çok güzeldi…’’Bu sözün ardından, ‘’ben n’aptım, bunu nasıl yapabildim!’’ demese de içinden bu sözlerin geçtiğini nasılsa biliyordum.
Yela, kızın adı buydu. Salim, o uzak günün öğle sonunda okula, kızın yanına gitmiş. Resim atölyesinde birkaç öğrenci ve akademisyen, çeşitli resimler üzerine çalışıyorlarmış. Salim, Yela’nın ve oradaki hiç kimsenin kendisini fark etmediği o birkaç dakika boyunca Yela’yı izlemiş. Güneşli bir öğleden sonrasıymış. Güneş ışıkları, atölyenin pencereye yakın bölümlerini aydınlatmış. Diğer alanlar gölgedeyken, Yela gölgenin en uzak köşesinde yeni bir resme başlıyormuş. Boş tuval üzerinde dalgın haliyle gelişigüzel bir şeyler deniyor, kulaklığından yükselen müziğe uygun ritimler eşliğinde mutlu görünüyormuş. Çünkü Salim’in atölyeye gelerek onu alması için saat gelmiş, o da bunun farkındaymış.

”Güneşin bu denli ışık saçtığı bir bahar gününde, yalnız olanların ve yalnız olma olasılığını korkuyla duyan, her an yalnızlığa saplanacağı riskiyle aşağıya düşmeye ramak kala yaşayan insanlara, yaşamın kendilerinin olmadığı her zaman ve mekânda akıp gittiğini duyumsatan ve buna eklenen umutsuzluk algısının yarattığı kendini öldürme eğiliminin de çoğaldığı bir öğle sonrası,..Yela mutluydu.

Salim’in olmadığı bir hayatta her şeyi, tüm anlam kırıntılarını bile eriten güneşle baş başa kalmanın korkunçluğu sadece bir adım uzaktaydı. Eğer Salim, o adımı Yela’dan uzağa doğru atarsa, birdenbire gerçek olabilecek bir kâbustu bu.

Yela, dışarıya baktı güneşe ve sonra üzerinde çalıştıkları resimlere odaklanmış arkadaşlarına, öğretmenlerine… Sonra, içinde ağır ve olması gerektiğinden daha da büyük bir sıkıntı hissetmeye başlamışken saatine bakıp kapıya çevirdi güzel başını, gülümsedi. Salim oradaydı. Yela, Salim’den binlerce defa duyduğu bir sözü kendi içinde yineleyerek…’’ ‘’Dünya dünya değil, hiçbirimizi gerçeğe ihtiyacı yok’’ dedi, kendine.
Atölyeden çıkıp gittiler. Biri mutlu, diğeri bunu hissetmeye çalışarak uzaklaştılar oradan.
Yela’nın evindeydiler o gün. Büyük bir ağacın, dallarıyla birlikte yapraklarının da ulaştığı, önceki yüzyıldan kalma, eski bir binanın çatı katıydı. Balkona dek inen ağaç dalları ve oradan odalara dek süzülen yapraklar, evi gerçek bir yer olmaktan çıkarıyor, dünyaya bağlı olamayan, kendine özgü bir gerçekliğe, hayali, fizik ötesi bir kurguya taşıyordu. Salim, o gün onu öpmedi. Yela’nın güzel yüzüne her baktığında öpmemek için kendini kontrol etmekte zorlandı. Ama öpmedi. Yela ne zaman uzun kolları ile onu sarmaya kalksa, o, kendini uzak tutmanın ve bu uzaklığı ona hissettirmemenin bir yolunu buldu.
Güneşin etkisini yitirmeye başladığı ancak hâlâ yakıcı olduğu saatlerden birinde yemek için dışarıya çıktılar. Bir kaç masası dolu olan bir yemekçiye girdiler, temiz ve rahatsız etmeyecek kadar iyi dekore edilmişti. Salim, her yerde yemek yiyemezdi, burayı uzun denemeler sonrasında bulmuş ve aylar olmuş hâlâ burada yiyorlardı. Yemek siparişlerini verip beklemeye başladıklarında Salim neşeliydi ve hiç olmadığı kadar mutlu ve hiç yapmadığı biçimde çok konuşuyordu. Yela, bu durumdan hoşlanmış, genellikle sessiz görmeye alıştığı sevgilisini bu denli neşeli ve konuşkan görmüşken hiçbir şey söylemeden ilgiyle onu izlemeye odaklanmıştı. Salim, küçük hikâyeler anlatıyor, geçmiş çocukluğu ile ilgili yarı gerçek yarı kurgu komik anılardan söz ediyor, hiç susmadan sürekli konuşuyordu. Yela, gözlerini kapattı, masanın diğer tarafından ona doğru eğilerek, Salim’in kendisini öpmesi için sessiz bir hamlede bulundu. Salim bir yandan da konuşmasını sürdürmeye devam ederken, eğilerek öptü. Kız, öpücük sonrası gözleri hâlâ kapalıyken, birazcık önceki öpücüğü içine çeker gibi derin bir nefes aldı ve onu bırakmadı. Salim, garson tam yemekleri getirmişken ellerini yıkamak için masadan kalktı. Lavabo önünde, içeriye girmek isteyenlerin oluşturduğu iki kişilik bir sıra vardı. Önünde bekleyen sarışın şişman kız vazgeçip masasına dönünce yalnız kaldı. Sarışın şişman kız… Salim, sıfat yüklemeyi takıntı haline getirmişti. Etrafında ne varsa tanımlamaya, ona bir çerçeve çizmeye kendiliğinden uzanıyordu zihni. Ve bu tutumuna ‘’belirsizliğe karşı mutlaklaştırma refleksi’’ diyordu. Lavaboya girmek için beklerken bir ara dönüp kendi masalarına baktı. Yela, yemeye başlamıştı. Salim’in kendisine baktığını fark edince arkasına dönüp gülümsemiş, yemeğini yemeye devam etmişti.

Salim, kapalı tuvalet kapısının karşısında ayakta, yüzünü ellerinin arasına almış, çok soğukmuş elleri, buzdanmış gibi. Yela’ya bakmış, göz ucu bakışı. Başını eğmiş, yere bakmış. Ayakkabılarını görmüş, iki gün önceki yağmurdan kalan çamur izleri takılmış gözlerine, onları silmesi gerekiyormuş. Her iki ayağı da kare biçimli bir ahşap parkenin ortasında, çizgilerden birkaç santimetre uzakta, simetrik… Bir anda bütün bu var oluş anının,  hayatın, hayatının ve kendi kişisel var oluşunun sadece yirmi santimetrekarelik bu ahşap parkenin üzerinde olduğunu, oraya sıkıştığını hissetmiş. Her şey öyle sanıldığı gibi sonsuzluk içinde sonsuz değilmiş.

Tuvaletin kapısı açılmış. Salim, o sırada dışarıyı, lokantanın çıkış kapısının ardını izliyormuş. O, sokağı izlerken, arkasından gelen bir başkası tuvalete girmiş. Kapıyı kapatmış. Yela, Salim’e bakmış. Tuvalet kapısını kapalı görünce bir öncekinin hâlâ çıkmadığını düşünmüş. Küçük, şık bir Fransız lokantası süsü verilmiş bir aile lokantasıymış, tek sorunu küçük olması değil, küçük ve tek bir tuvaleti olmasıymış, Yela, böyle düşünmüş. Salim, dışarıyı izlemiş, lokantanın çıkış kapısının ardını…
O küçük Fransız lokantası taklidine ön kapıdan giriliyor, diğerinden, arka sokağa bakan büyük kapıdansa çıkılıyormuş. Yela, giriş kapısının karşısında yemeğini yiyor, içeriye giren insanları istemese de fark ediyor, üstelik sıkıntıdan onları izliyormuş. Salim’in gözlerini alamadığı çıkış kapısının ardında kapının gölgesi, hemen ardındaki sokağı aydınlatan güneş ışığının üstüne düşüyormuş. O gölge de lokantanın sınırları içinde, diye düşünmüş, Salim. O gölgeyi geçince lokantanın sınırları sona eriyor, sola doğru dönüp sokağı geçerek caddeye çıkınca sokak bitiyor, caddede kalabalığa karışınca, herkesin içinde eriyerek kayboluyor, bir otomobile atlayıp hızla ilerleyince şehir ve kendi hayatı bitiyormuş. Şehir, dünya ve Yela’yla olan hayatı…
Gözlerini dikmiş, çıkış kapısının gölgesine bakmaya devam ediyormuş. Yela, orada tüm bu düşüncelerimden habersiz beni beklerken çıkıp gitsem fark etmez bunu.

Dışarıya doğru yedi adım, gölgeyi geçince kaybolacağım. Başını çevirip ardına baksa, beni göremediğinde tuvalette olduğumu düşünür, paniklemez.  İlk beş dakika sakin, sonraki beş dakika lavaboda gerektiğinden fazla kaldığımı düşünür.   Birazcık öfkelenir buna, yine de yerinden kalkmaz, bekler.  Buna beş dakika daha ekleyebilir. Ben, o süre içinde şehri batı sınırından terk etmiş olurum. Lokantadan çıkarak, çıkış kapısını aşıp sokağa çıkmak beş saniye, sokağı aşmak on beş… Taksiye binmemin ardından, sürücüye ‘şehir dışına’ dediğim andan şehrin dışına çıkma anına kadar geçen süre on beş dakika. Yela’nın beni beklemeye ve geri dönmeyeceğime dair hiçbir düşünce ve korku duymadan geçireceği uzun bir on beş dakika…

Bütün hayatını ve Yela’yı bu kadar kolay ve ansızın terk edebilecek olması, hayatını arkasında bu kadar kolay bırakarak hiç yaşanmamış gibi saymasının bu denli yakın olması başını döndürmüş. Yela’ya öyle aşıkmış ve onsuz öylece kahrolarak, kolaylıkla mahvolmuş bir hayatın içinde olurmuş ki, bu mahvoluşu düşünmek ve yine de onu bu kadar kolay terk edebilecek olması fikri birbirine karışınca çok korkmuş. Bu korku ve mahvetme olasılığı, şehir dışına doğru uzaklaştığı her dakika, bu denli ölümcül bir durumda bile Yela’nın hâlâ masada hiçbir şeyden habersiz halde, her şeyi olağanmış gibi hissedecek olması…  Salim’i orada yemek masasında beklemeye bile gerek duymadan beklemeye devam etmesi… Tüm bunlar, yüzünü yalayan korkunç bir hastalığın, bedeni ve ölümlü ruhuyla ilgisi gibi görünmüş Salim’e
Tuvaletin kapısı yine açıldığında, yanında kendisi ile birlikte kapının açılmasını bekleyen kızla göz göze gelmiş. Kız, ‘’Buyurun, sıra sizde.’’ anlamında bir baş hareketiyle gülümsemiş. Salim, aklından geçenleri kızın da bildiğini hissederek yutkunmuş, başını‘’Hayır’’ anlamında iki yana sallamış. Sonra, hızla dışarıya, çıkış kapısına doğru yürümüş. Gölgeyi geçerek güneşin aydınlattığı asfalta bırakmış kendini. Varlığını, Yela’nın bakış açısının dışına çıkaran o adımı atınca yine aynı baş dönmesiyle sendelemiş, düşmeden hemen önce derin bir nefes alarak, bütün bu olanları olağan saymış. Bu uzaklaşma, bu uzun süren beş saniye… Meğer her şeyin sonuymuş, kimse fark etmemiş. Tuvalet sırasını alan kız içeriye girerek kapıyı kapatmış. Kapanan kapının sesini duyan Yela arkasını dönmüş. Salim’i göremeyince onun ellerini yıkamak için içeride olduğunu düşünerek yemeye devam etmiş.

Taksinin içinde arka koltuğa oturmuş. Başını cama yaslamış, Yela’dan hızla uzaklaşıyorken, arabadan inip koşarak bile lokantaya yetişebileceğini, tuvaletten yeni çıktığını, bunca zamandır orada olduğunu hissettirecek süreye ve yeterli yakınlığa sahip olduğunu düşünmüş. Ancak o baş dönmesi hissi ve ağır bir günahın işlendiği duygusunun yarattığı “asla geri dönemem, artık hiçbir şey eskisi gibi olamaz” düşüncesi ve lokantayı terk edip gittiğinin anlaşıldığı zamanın kaçınılmazlığı… Geri dönemeyeceği bir uzaklığı yakalamanın daha iyi bir fikir olduğuna kanaat getirmiş. Hiçbir şey olmamış ve lokantayı terk etmemiş gibi kaldığı yerden devam etme olasılığını hâlâ duyumsuyormuş. Bu olasılığı kaybetse, hayatının en güzel şeyini terk ederken, onu hâlâ elinde tutmaya yarayan ve eğer isterse bırakmayıp, yeniden kendine geri çekebileceği yakınlığını duyuran olasılık çokluğunu yitirse, bu baş dönmesi ve onu izleyen bulantı geçebilirmiş. Sonunda şehrin dışına çıkmış, saatine bakmış, taksiciye durmasını söylemiş. Yolun ıssız, uzak bir yerinde parasını verip yollamış sürücüyü. Taksi ve o, ayrı yönlere gitmişler.”Bunu yaptım” diyerek ve bunu bilinçsizce yapıyormuş gibi defalarca yineleyerek yürümeye başlamış. Dakikalar sonra yoldan uzaklaşarak, bozkır araziye girmiş. Saatler geçmiş, gece yarısı olduğunda, hem şehirden hem de yoldan epey uzakta olduğunu fark etmiş. Eğer şimdi geri dönsem, kendimi affettirecek ve kaldığım yerden devam etmemi sağlayacak yalanları hâlâ söyleyebilirim” diye düşünmüş. Bu düşünce hoşuna gitmemiş, geri dönemeyeceği bir zaman dilimi mutlaka olmalıymış. ” Ne kadar zaman geçse ya da ne olsa asla geri dönemezdim? ’’ diye sormuş kendine. Oysa biliyormuş bu sorunun bir cevabının olmadığını ve geri dönüşü olmayan bir var oluş tarzının sadece ölümle ilgili olduğunu. Kendi ölümü ya da diğerinin ölümü…

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri