Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR ÖLÜ ADAMIN RİCASI ÜZERİNE ”

Bülent Uçar 25 Ocak 2018 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BİR ÖLÜ ADAMIN RİCASI ÜZERİNE ”

1

Adam, bir rüyanın içindeyken düşündü: ‘’Sonunda anlam verebilmiştim, yok olma arzusundaki gücün cazibesine.’’dedi, kendi kendine. ‘’Bunu başkası duymamalı’’ diye de uyardı yine kendini. Çünkü sadece ölüler ve ‘’sahip’’ anlar bunu. Ve hiç kimse görünmeyen’e yaklaşarak, gözlerini açamaz ona.’’ Küçük defterini çıkararak, yazdı bunları. Ölümcül ciddiyet, Kişisel not…

Sonra, eksi yirmi derecelik soğuk gecede, buharlı motoruyla başlangıçtan da eski tren, buz tutmuş – binlerce tonluk metal yüzeyiyle rüyanın içinde ilerlemeye başladı. Her yanına çarpıyordu tonlarca ağır metalin acıtan gücü. Adamın, içinden rüyalar ve trenler geçen bilincinin her yanını kanırtarak sıyırıyordu, binlerce tonluk metalin kara gücü.

Tüm kompartımanlar boştu. Biri hariç…

2

Bazarov, Stephen Dedalus, Cemil Kızılkurt, bıçaklanmadan önce dünyayı son kez görmek isteyen Julius, yolun başındaki sinemanın teşrifatçısı Bahri ve Bunny Munro aynı vagondaydılar ve aynı kompartımanda… Nick Cave and the Bad Seeds, balo salonunda; önceden planlanmamış bir küçük konser veriyordu mutsuz hayaletlere. Fonda, hayaletlerin kurban gittikleri korkunç cinayetlerin görüntüleri sunuluyordu. Çığlıklar, kan ve vicdan azabı… Nick Cave, en dokunaklı sesiyle, daha önce hiç duyulmamış bir tonda söylüyordu şarkıyı. Buzdan bir hüzün vardı sanki sesinde. Bruce Sprigsteen’in – Street of Philadelphia’’daki vokalinin tınısına benzer bir hüzün… Cave, ilk defa bu şekilde söylüyordu bir şarkıyı.  Şarkının adı ‘’Are You The One That I’ve Been Waiting for’’

Bazarov’un elinde bir paket filtreli gitanes vardı. Kibarca sunuyordu diğerlerine sigaraları. Teşrifatçı Bahri ve Julius, aynı kibarlıkla reddediyorlardı kendilerine uzatılan sigara paketini. Bazarov, kendi sigarasını yakmadan önce Cemil’in sigarasını yaktı. Cemil’in sigarası yanınca da gözünü ateşten kaçırdı. Cemil ‘’Tüm bunlar anlamsız, tren boşluğa çarpacak ve dağılacak sağa sola; hiç yere, boşluk içinde hiçlikle.’’ dedi. Bazarov, kızgınlıkla baktı ona. Cemil, sanki onun sözlerini çalmış gibi, susmasını istedi ondan. Bu sözler, oysa Cemil’in uzun zamandır ninnisiydi ama yine de sustu.  Sessizlik oldu. Bu, yok olmakla özdeş bir var oluş anıydı. Tadını çıkarmak için bir filtreli de ben aldım parmaklarımın arasına. Bir sigaranın sonsuza dek sürecek tükenişi yaşanacaktı biraz sonra, parmak ve dudaklarımın arasında…

3

Adam uyandı.

Uyanır uyanmaz da odadaki karanlığı hissetti. Bu tür günlerde karanlık, henüz görünmeden önce hissedilebiliyordu. Güneş yoktu. Yine kar yağıyordu. Ve kar, bunu yetmiş sekiz gündür yapıyordu. Trenden inildiğinde, bir grup müzisyen, geçmişin onca hayaleti ve ben oradaydım, diğerleri birden yok oldular. Rüya bitmişti, kar yağıyordu, yetmiş sekiz gündür aralıksız… Ve durmaya da hiç niyeti yoktu. Bu tür niyetleri anında anlıyordum, görür görmez tanıyordum onları. Daha çocukken yolun başında Paşo’yu vurmuşlardı mesela, sokağın sonundaki sinema salonun karşısında. O an, tuz fabrikasının karşısında, duvarın önüne dizilmiş; yaşayan en güzel aptallar olarak saçmalıyorduk. Orhan, şarkıları tersten söyleyen Erdal ve Sarı Kenan’la birlikte… Orhan’ın şehri terk etmesine iki yıl daha vardı. İki büyük arkadaşlık yılı… Bunu bilmek iyiydi. Paşo’ya ateş ediyorlardı, sinema salonunun karşısında. Bunu bilmek kötüydü. Kimse üzülmüyordu. Ben üzgündüm. Orhan kızgın. Gece karanlık… Olağan koşullarda sinemanın önü aydınlık olurdu. Ama zaman olağan zamanlardan değildi. Sonbahardı ve sinema salonu yazlık bir salon olarak kapalıydı. Bu nedenle karanlıktı sinemanın çevresi. Teşrifatçı Bahri, sezon sonu mal sayımını yapıyormuş içeride. Silah seslerini duyunca karanlığa fırlamıştı. Eğer, yaz vakti olsaydı Orhan’la birlikte orada olurduk, sinema önünde… Işıklar açık olurdu, müzik duyulurdu ve belki cinayet işlenmezdi o gün. Defalarca ateş edilmişti, Paşo’nun yirmi bie yaşındaki bedenine. Henüz çok gençti; ama o yıllarda ölmek için yeterince yaşlı görünmüştü bana. On bir yaşındaydım. Benden büyük her şey yaşlıydı. Bu da neredeyse tüm dünya demekti. Paşo’yu vuranın gölgesini görmüştüm o gece, yolun başında. Gölgesine bakarak bile anlamıştım. Gölgenin, Paşo ölene kadar, hatta öldükten sonra bile ateş edeceğini. Hiç durmayacaktı. Durmaya niyeti olanları tanırdım. Dünya durmayacaktı. Zaman ve ölüm durmayacaktı. Kar yağışı durmayacaktı. Paşo’ya nişan alınarak yola çıkan mermiler durmayacaktı. Nick’in ‘’Kadir-i Mutlak’’ dediği kudretli tanrı ve sonra kötücül Şeytan, durmayacaktı. Hiçbir şey durmayacaktı. Üstelik hiçbir şey henüz başlamamışken…

4

Öğleden sonra, büyük ve uzun sürecek olan bir elektrik kesintisi yaşandı. Sadece bir bölgede değil. Tüm şehirde… Akşam olduğunda ay bile sönmüştü sanki. Zifiri karanlık her yerdeydi. O gece anladım. Yaktığımız sokak ve salon ışıklarının, hatta televizyondan yükselen ışığın bile yeryüzüne ne denli pırıltı saçtığını.

Karanlıktı, ama ışığa ihtiyaç yoktu. Eğer iplik iğneye geçirilmeyecekse, o zaman ışık olmasa da olurdu. Tüm güzel şeyler karanlıkta yapılıyordu nasılsa. Öyle güzel ve ışıltılı şeyler ki onlar, karanlıktan etkilenmeden bulabiliyorlardı kendi yollarını. Dünya, elektrik kesintisi nedeniyle kararmıştı. Ve karanlık dünya, bunca yıldır elektrik nedeniyle saklayabilmişti sanki karanlık yüzünü. Ama ben, en başından beri biliyordum. Dünya karanlıktı. Ben, hem durmayacak olanı tanırım, hem karanlık olanı…

5

Ve cehennemi bile bilirim ben.  Cehennem, önünde sayısız kişin bulunduğu bir tuvalet sırasıdır. Hedef için çabalarsın. Ulaştığın şey, sonunda sadece kendi leşindir. Mahvettiğin hayatın ya da posasını çıkardığın o güzel akşam yemeğin… Tanrı insanı korusun. Dünyanın karanlığı, karın yetmiş sekizinci gününde hayra yorulacak bir karanlık değildi. Hayırlı günler sona ermişti. Kararlı bir karanlıktı bu. Güneş bile sönmüştür. Sabah olunca anlaşılacaktı. Çünkü doğmayacaktı.

6         

Gecenin en geç saatinde kapı açıldı. İçeriye giren olmadı, ama bir ses duyurdu kendini. Konuştu.  Ben o sırada, elimde çok eski yıllardan kalma bir çakmak tutuyordum. Oynuyordum onunla. Eski stil bir çakmak… Şu yassı ve metalik gri olan çakmaklardan söz ediyorum. Son günlerde bana umut veren tek şey onun görünüşüydü. Zamanda yolculuğun hız kızağıydı sanki o. Yanımdan ayırmıyordum. Onunla ne zaman sigaramı yaksam, sigara yandıkça ve içime çektiğim her nefes dumanla zamanı tüketiyor ve tükettikçe, ulaşmak istediğim geçmiş bir güne uzanabiliyordum. On beş yıl filan önceki bir gün için sigaranın yarısını içmem yetiyordu. Doğduğum güne gitmek içinse tamamından fazlasını içiyordum. Marlboro Red One, hiçliğin tütünü, boşluğun dumanı… Tüm paket sonunda bile, o sigaraları kimin içtiği anlaşılamaz. Ve bunu anlamak için bıraktığı etkiye filan da güvenilemezdi. Çünkü sigara etkisi yok. Ateş yok, duman da yok. Parmaklardaki tütün kokusu ve hafıza yardımıyla anlaşılıyordu ancak, onca sigaranın içildiği. Çünkü Marlboro Red One, evet… Hiçliğin tütünü, boşluğun dumanıydı.

7

Gece yarısından çok sonraydı. Kapının zili çaldı ve içeriye hiç kimse girmedi. Ama bir ses konuştu. ‘’Daha önce hiç birdenbire yok olmak istedin mi?’’ diye sordu. ‘’Birdenbire yok olmak. Sanki hiç var olmamışsın gibi…’’ – ‘’Anlıyorum.’’ dedim. – ‘’Yok olmaya yakın olmak bile yüksek bir sanat işi.’’ dedi.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri