Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR RÜYA, SABAH YÜRÜYÜŞÜ ve AKŞAMÜSTÜ KARANLIĞI ”

Bülent Uçar 22 Ocak 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BİR RÜYA, SABAH YÜRÜYÜŞÜ ve AKŞAMÜSTÜ KARANLIĞI ”

___________

Kendimi bir rüyanın içinde, çok eski bir arkadaşımın çocukluğu olarak gördüm. Bana öyle, ne yaptığını bilmezmiş gibi, neredeyse ağlamaklı bir halde bakıp duruyordu. Sonra, bakmayı sona erdirerek, ayağa kalıp yürümeye başladı. Küçücük adımları vardı. Ben de sanki hipnotize olmuş gibi peşinden gidiyordum. Çok sürmedi ama yıllar boyu yürüdük. Geçmişin en uzak kısmında, geçmiş zamanın da ardına baktık. Orada onunla ben yetişkin iki adamdık. Birbirimizle orada da karşılaşıyorduk ve öyle mutlu oluyorduk ki, sadece ikimizin konuştuğu başka da hiç kimsenin bilmediği, konuşamadığı dilimizle, o karanlık ve kör yerde, yapayalnız kalmışken birbirimizi mucize eseri bulmuş gibi hissederek sevince kapılıyorduk.

Ve benim aklımda, nedenini hiç anlayamadığım biçimde – iki şey vardı. Birincisi babamın gençliği, öteki de benim bir incir ağacı altında oturup, babamla onunla gencecik arkadaşlarının oynadığı bir futbol maçını izlediğimi sandığım an’ın gerçeklerden de üstün gerçekliğiydi.

Babamın o kadar genç olduğuna inanamıyordum. Onu daha önce futbol oynarken de görmemiştim. Bu nedenle merakla izliyordum. Acaba bir gol atarsa, gol sevinci nasıl olur diye gözlerimi bir an bile ayırmadan o toprak sahada oynanan mahalle maçında onları izliyordum. Sonra, sabah oldu ve sanki birkaç sene öncesine uyandım. Uyandığım ev Ortaköyde’ydi ama nasılsa biliyorum ki, Beşiktaş meydandaki, üst geçit hâlâ yerindeydi ve üstelik Kabalcı da hâlâ açıktı. Ve Beşiktaş Çarşı içindeki Sinanpaşa Çarşısı içinde bulunan koridorlar da hâlâ kalabalık…  Sonra, Türk tekel votkası daha yaygın satılıyordu. Tadı berbattı. Ancak amaca hizmet edebiliyordu. İki kadeh sonra, dilim dolaşmaya, keyifli olmaya başlayabiliyordum. İki kadehin ardından, birkaç kadeh daha derken sonuç hep aynı oluyordu, kusuyordum.

Sonra, ben, ‘’iki şişe 70lik rakı içsem bile bana hiçbir şey olmaz, zerre sarhoş olmam’’ diyenleri dinlemek zorunda kalıyordum ve anlamak istiyordum: İnsanın kendisine bir şey olsun diye içtiği şeyin ona hiçbir şey yapmamasından gururla söz etmesindeki tutarlılığın temelinde ne yatıyor?’’ Cevap vermek kolay değildi. Ama biliyordum. Hayatı hep onlar yoldan çıkardı. İşleri onlar bozdu.

Yine böyle bir votka gecesinin sonrasında, zamanın sabahın üstünden hızla sıçradığı bir öğle vakti, hem hava da çok soğukken, Ortaköy’de okulu uzatan iki öğrenci arkadaşımın kaldığı evde uyanarak, dışarı çıkıp, Beşiktaş’a doğru yürüdüm.

Gece boyu kusmuştum. İçimde hiçbir şey kalmamıştı. 35lik votkayı tek başıma İçmeme neden olan kızı da, canımı sıkan, bir zamanlar, gerçekte yapmamam gereken ama bir çeşit kurtulunamayan çocuklukla yaptığım şeyleri de dışarı kusmuştum. Ve kendimi öyle arınmış, öyle temiz ve huzurlu hissediyordum ki, boğazımdaki sızı ve yutkunduğum yerde acı oluşturan, sanki yırtılmış bölge olmasaydı, bir tür cennette olduğumu bile düşünebilirdim. Ama acıyordu. İki paket, kırmızı Winston soft paketteki 40 sigara ve arkadaşlarımdan aldığım bir o kadar daha sigara, boğazımda bir zehir karanlığı oluşturmuştu.

Kusarken de oraya zarar vermiş, zehrin yaranın içinden geçerek, ruhuma dek sızmasına neden olmuştum. Galatasaray Üniversitesi’nin önüne dek ulaştım. Ondan önce, o günlerde hâlâ açık olan Feriye Sineması’nın önünde durmuş. Bir sigara daha içmiş, cebimden çıkardığım küçük deftere, içimde onca kusmanın ardından açılan boşluğun duyurduğu huzura ithafen şöyle yazmıştım: Kötücül sorumlu etken, hafıza,.. Onca şey, orada birikenlerden dolayı acıtıyor. Arta kalmamalı geçmişten, dünya, boşluğu okşuyor.

Bir beş dakika filan sonra Beşiktaş Meydan’a ulaşmıştım. İskeleye doğru yol aldım. Saat, öğle vakti 1 gibiyken Kadıköy vapurunda, güvertedeydim. Donmak üzereydim ki, vapur, Kadıköy İskelesi’ne yanaştı.

İndim. Kadıköy Çarşı’da alt kata, korsan DVD satan dükkânlara uğradım. İnanılır gibi değildi. Her şey oradaydı. Aradığım, aramadığım, bulabileceğim ya da bulmanın imkânsız olduğunu düşündüğüm her ne var ise oradaydı. David Lynch’in tüm filmleri,  hatta neredeyse henüz çekilmemiş olanları bile oradaydı. Bir ara tezgâhta duran Muş’lu çocuk, nereli olduğunu biliyordum. Çünkü tezgâhın üzerinde Muş’un garip çocuğu yazıyordu. Çocuk da garip de o çelimsiz çocuk olmalıydı.  İşte o çocuk bir ara, kadının tekine doğru seslendi. ‘’Abla gel abla, burada o adamın kısa filmleri de var.’’

Kadından önce ben baktım, gerçekten de vardı.  David Lynch’in kısa filmleri. Kadın kendisine seslenildiğini duyunca geri döndü, çocuğun gösterdiği DVD’lere bakmaya başladı.       O kadar sokulmuştu ki parfümünün kokusunu duydum. Koku, eski ve beni hiç ummadığım bir anda acımasızca terk eden kızı anımsattı. Aynı kokuyu kullanıyordu. Böyle kremsi bir koku…

Kadın, filmlere bakarken, kokunun etkisiyle geçmişe gitti kafam. Kadını ben, yakınlaşıp tam omzundan koklayacakken, başını çevirerek bana baktı. ‘’Tamam, sorun yok’’ dedi, biri, ya o konuşmuştu ya da ben, belki de çocuk…

Kadın, filmleri kurcaladı, bir ara gözü tezgâhtaki yazıya odaklandı. Çocuğa baktı. ‘’Muş’un neresindensin sen?’’ dedi. Çocuk. ‘’Abla, bilir misin oraları?’’ dedi. ‘’Hayır, ama… derken kadın, çocuk,’’Boş var abla, içindenim diyim, anlaşalım. Muş’un içindenim ben, tam içinden, dışarıya hiç sızmadan sınırın ötesine zerre adım atmadan tam içinde…’’ Çocuğun son sözlerini, ben kendi içimden ona sufle verir gibi söylemiştim ama bu sufleyi ne çocuk duydu, ne de kadın…

Olup bitenden, gerçekleşen diyalogdan dolayı canım sıkılmıştı. Çocukken, canın yandığında çok yanar ve yetişkinler, bir şeyin yok, diyeceğine, biraz daha acır, sonra geçer, der ve çok korkarsın ya, çünkü yetişkinlerin biraz’ı çoktur. İşte öyle korktum ve öyle yandı canım. Birkaç film aldım. Kaçar gibi uzaklaştım. Bir saat kadar sonra, yine Beşiktaş’taydım. Vapurdayken bir de denize kustum. Hava, her geçen dakika daha da soğuyordu. Soğuktan dolayı öyle çok hassaslaşmış, acıya öyle yoğun şekilde açık hale gelmişti ki bedenim. Kendi düşüncelerim bile, o, ağırlığı kütle ya da hacmi olmayan şeyler bile içimden geçerken tenime çarparak, soğuktan donmak üzere olan bedenimde dayanılmaz acılara neden oluyordu. Çok soğuk bir havada, birinin sert ve güçlü tokatlarına maruz kalmak gibi bir deneyimdi bu.

Vapurdan indikten sonra, kusmuk lekeleri ve kalıntılarından dolayı büfenin birinden bir selpak alıp ağzımı yüzümü sildim. Selpaktaki nane kokusu beni kendime getirir gibi olduğunda, içerideki kitap, müzik ve film arşivine bakarken ısınmak amacıyla Kabalcı’ya doğru yol almak için üst geçidin merdivenlerini çıkıyordum.  Ben geçidin ilk kısmındaki zemini adımlarken, diğer tarafın ilk kısmında da bir kız, sanki biraz önce, söyledikleriyle bir erkeği ağlatarak, canına okumuş olmanın özgüvenini taşıyormuş gibi, salına salına, neredeyse savrularak yürüyor, üst geçidi, bir podyum gibi kullanarak, en havalı top model tavrını takınmış halde, köprüyü sallıyordu.

Ben, savunmasızdım. Korkuyordum. Ve tenim ve ruhum hâlâ çok hassas ve acıya hâlâ çok açık haldeydi. Ben kıza doğru yürüyordum, kız bana… Gerçekte o da ben de başka şeyleri amaçlıyorduk ama yine de birbirimize doğru hışımla yürüdüğümüz gerçeği de hiç değilse fiziksel bir somut kanıt olarak oradaydı. Bilim olsa buna inanır. Çünkü ölçülebilir ve deneylenebilirdi. Neyse o, olduğu gibi, yorum ya da yargı yok. Bir adam diğer tarafa, bir kadın öteki tarafa yürüyor. İkisi de bu halde birbirine koşuyor. Belki hışımla…

Köprünün orta kısmında yan yana geldik. Bileğinde metal bir şey olmalıydı ki, o soğuk havada, buz tutmuş ve bu nedenle dokunulsa kırılacak denli ince ve ölümlü elime çarptı onun bileğindeki o metal şey. Canım öyle yandı ki, elim neredeyse kendi adına konuşacak denli kişiselleşti. Kızı geçip onu geride bıraktıktan sonra, uzun bir süre acı çektim. Akşam vakti filandı acı geçtiğinde. O an anladım ki, bu, benim bir kızın gidişi ardından çektiğim en büyük, en uzun, en dayanılmaz acı. Bunu atlattığıma göre, beni hiçbir aşk acısı yıkamaz.

Bülent Uçar

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri