Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” BİR YAS, AĞIT VE İLK GÜN MATEMATİĞİ ”

Bülent Uçar 11 Mart 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” BİR YAS, AĞIT VE İLK GÜN MATEMATİĞİ ”

_______________

Epeydir peşinde olduğumuz açıklığa ulaşarak, sırrı çözdüğümüzde, Adana’da İstasyon meydanında, adı Gümüşat olan birahanede bekliyordu beni.  İçeriye girdiğimde küçük bir masada, masadan da küçük rakı şişesi açık, mezeler hazırdı, beni görünce ayağa kalktı – elini uzattı ”Ahbap n’aber?” – ”İyi ahbap senden …” – ”Ben de iyiyim”  - Sonra, oturdu ve gözlerini yukarıya, televizyona dikti. At yarışı yayını vardı, gözlerini oradan ayırmadan ”6 numaraya oynadım, atın adı Şükrüye” dedi ”Mutlaka kazanması lazım, son paramdı. Otobüste yaşlı kadın küçük kızı çağırdı ”Şükrüye canım buraya gel burası boş” dedi, ben de baktım ganyanda Şükrüye adlı bir at var, vay canına dedim, işaretledim.”  - ”İyi” dedim ben de. ‘’Umarım kazanır.” Bir ara garson masaya iki çöp şişle geldi. ”Al bak birini sana söyledim” – ”Ben tokum keşke söylemeseydin, sen ye ben arada takılırım, hem bu arada ben bir şey de içmeyeceğim, kusturuyor, ancak arada belki çöp şişe takılırım” – ”Arada takılma ahbap sen hemen ye, soğuyunca anlamı kalmıyor” dedi. Ben, sonra, çöp şişi unuttum, dünyayı düşündüm – fiziksel dünyayı ”Dünya, Big Bang’den sonra fazla soğuduğu için anlamı yoktu hayatın.” Sonra start verildi, koşu başladı. O, koşuyu izlerken, ben, bu defa Big Bang’i düşündüm:

”Big Bang, bir erkeğin seksin bir yerinde yasadığı BANG’dir ve bu patlama sonucu kadın rahmine doğru milyonlarca spermin  saçılmasının kaotik yolculuğudur.’’ dedim, kendime. Sen bu spermlerin en güçlüsü ve en iyisi olarak hedefi bulup dünyaya geldiğini sanıyorsun’’ diye devam ettim. Oysa sperm, düşünen en küçük varlık parçasıdır, deha taşıyan milyonlarca sperm yarı yolda durmayı- var olmak yerine sonsuz hiçliği seçerken,sen en zaaflı ve düşkün ve en budalasının bir yumurtaya tutunması sonucu var oldun,kaybetme korkusu, kazanma zaafının nevrozu bu

 

Koşu bittiğinde, çok zayıf ve çok güçsüz görünen yaşlı bir adam geldi masaya, içimden üzüldüm onun için. Bu yaşta garsonluk yapmak zorunda olması onu hüzünlü biri yapmıştı gözümde ki meğer garson değilmiş.   Üniversitedeki görevinden birkaç ay önce ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrendiğinde istifa etmiş bir mimarlık profesörüymüş.  Yaşlılığı zamandandır ama zayıflığı ve her an düşüp yere yığılacak gibi güçsüz görünmesi hastalığındandır. ‘’Siz, benim mimarlık profesörü olduğuma aldırmayın.’’ dedi, birden ve ekledi. ‘’Ben aslında bir şairim.’’ Deyip bir şiir kitabı koydu masaya. Elime alıp inceleyecektim ki, ‘’Bırak kitabı, kitaptan önce konuşmamız gerekiyor, seninle.’’

 

‘’Konuşalım.’’ dedim. O da anlattı:

 

‘’İçeri girdiğinden beri seni izliyorum. Bir ara izlemeyi bırakarak, seneler önce kendimle ilgili düşündüğüm şeyleri senin için düşündüm ve şunları yazdım.’’ Deyip, masaya bu defa bir kâğıt parçası koydu. Kitap için yaptığı şeyi yine yapar mı diye çekinerek uzandım kâğıda. Adam, koltuğuna yaslanarak izlemeye başlayınca, rahatlayarak okumaya başladım:

Eşsiz ve ayrıcalıklı olduğunu duyuran bir şey var patikanın sonunda.

 

Dokunamıyorsun, ellerinin arasındayken bak kaçıyor senden- uzakta -hayatta kalman için kendine karsı düşmanlığını gizleyecek bir şey, tehdidi kıracak varlık…

Dinle bak, senin için çalıyor bu senfoni, öyle olmadığını geçiriyorsun aklından, bir an-da yeryüzüne ulaştığın günden bugüne bir var olup bir diğer anda yok olurken, hiç var olmamış gibi olmanın nasıl olduğunu düşünüyorsun, öğle vakti dünyaya gelen, akşamüstü ölülere karısan bir düşkün gibi algılıyorsun kendini. Bunun yarattığı esrime geçtiğinde, gecenin karartısı öğle güneşinin fazlalık parıltısında yolunu gizliyor, bu his, geçip gidecek bir cehennemi tasarlarken bilincinde, yine de hiç geçmeyecek gibi hissediyorsun. Eşsiz ve pırıltılar içinde hissetmelisin. Çünkü buna ihtiyacın var.

Var olmanın en büyük numarası, kanıksanamayan güçlü okus pokus, etkisi birdenbire kalıntısıysa olmayan şeffaf uyuşturucu… Olabileceğinin en iyisi olduğunu düşünüyorsun. Eğer eksikliği duyuran bir sorun varsa kişisel almayacak kadar donanımlısın,büyük patlama gaz ve toz bulutu,tanıdığın bu gezegen,bir parça toz ve kaos birazcık patlayıcı gürültü,yeryüzü,biraz toz biraz gürültü, bilinen en güçlü teori Big Bang, biraz toz biraz gürültü,nasıl başladığını ve nasıl sürüp gittiğini daha güzel ne anlatabilir,tüm bu yeryüzü olup bitenler toza dumana yakın, en eski köküne özlem yüklü arzu – biraz toza dumana katma eğilimi taşıyor olusun en eski nostalji, biraz Tanrı’ya özeniş, toza dumana katarak gürültüyle patlayıp yeni bir dünya yaratma sendromu, bu aşılmaz Ulysses takıntısı…

 

Birkaç günün sonundaki gece vaktinden çok sonra,

 

Geçmiş zamanı ifşa eden, onunla ilgili tüm kayıpları ve bilinmezlikleri dile getiren bir şarkın varlığını anımsadım. Belirli ve herhangi birine ait bir geçmiş zaman değil bu. Zamanın kendinde varlıklar gibi kendi kendine var olan ve onun sadece kişisel varlığına ait olup, kendi kendinin sahibi olabilen geçmiş zamanın bizzat kendisinden söz ediyorum. İşte bu zamanın dili olan şarkı, Richard Marx’ın Hazard adlı şarkısı. En son bu şarkıyı duymuştum, sonra da telefonun sesini… Ve çok zaman geçmemişti ki mezar yerindeydim. Mezar yerleri, hele ki bir defin günüyse ve cenaze oradaysa, bana vahşet ve dehşetin hesapsızca yaşandığı yerler olarak görünürler. Çünkü orada bir ölü vardır ve ölünün yakınları acı içinde kahroluyorlardır, o an şunu düşünüp dururum. Şimdi orada haykırırcasına ağlayıp acı çeken cenaze yakınlarına beni işaret ederek sorsalar, ölünün dirilmesi için bu adamın ölmesini kabul eder misiniz, diye. Evet, derler. Tüm ölü sahipleri dünyanın geri kalanına haklıca ve acımasızca duyarsızdırlar. Bundan hem dehşete düşerim hem severim. Böylesine acımasız olmayanlardan da ürpererek kaçarım. Orada, mezar yerinde,

Sadece yağmur yağmıyordu. Hava da çok soğuktu. Adam, üç gün önce ölmüştü. Memleketine getiriliş süresi, defin için yasal işlemler ve uzaktaki bir arkadaşının mezar yerine toprak atma hevesi nedeniyle bir türlü toprağa verilememişti. Oradakiler ne hissediyor, ne düşünüyor kimse bilemez, ben de bilmiyordum ama ölü adamın adım gibi eminim 27. yaşına 3 ay önce giren oğlunun ne düşündüğünü, dahası ne hissettiğini ben dahil oradaki herkes öğrendi.

Çünkü o, babasını birkaç sene önce kaybettiğini bildiği ve o gün bile onu anımsayarak ağlayan Hasan’a sordu. Biliyor musun, çok acı çekiyorum. Nefes bile alamıyorum. Sanki ben de burada ölüp gidecekmiş gibi hissediyorum. Bu soluksuz kalma hissi ne kadar sürüyor? Sen babanı kaybettikten kaç gün sonra iyi hissetmeye, hiç değilse her an oralarda bir yerde nefessiz halde yığılıp gitmeyecekmiş gibi güçlü olmaya ne zaman başladın, kaç gün, kaç hafta, ay ya da kaç mevsim sonra?

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri