Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ”ÇARMIHTA ÖDENEN BORÇ ”

Bülent Uçar 21 Şubat 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ”ÇARMIHTA ÖDENEN BORÇ ”

__________

O an, anlaşılmayı öyle çok istiyor ve anlaşılmama ya da yanlış anlaşılma riskinden öyle çok korkuyordum ki, konuşmasam daha mı iyi olur diye düşünürken, kendimi nasılsa alışırım, diye ikna ettim ve söyledim:

‘’Yani, çarmıha gerilsem, her şey ve herkesle birlikte ben de onlar da kurtulsak, ne iyi olur. Çarmıhta olup acı çeken ben olsam da kabul ederim. Buna değer, değmez mi? dedim, Önder’e.

‘’Senin, onca zamandır, birkaç erkeğe yetecek mutluluk nedenine sahip olmana rağmen,  durgun ve mutsuz oluşun bundan mıydı? Eğer bundandıysa ebette değer. Git ve çarmıha geril. Hep birlikte kurtulalım da, seni çarmıha başkası germese, bunu sen yapsan daha iyi olmaz mı? Sen titiz adamsın, hijyenik bir çarmıh bulmak kolay değil bugünlerde. Kendi çarmıhın yok mu senin?’’

‘’Aslına bakarsan kişisel bir çarmıhım var. Hatta belki birkaç tane çarmıha sahibim. Geceleri uyanıp kapkara gökyüzünün altında, kendimi soğuktan buz tutmuş sokağa bırakmak, bir kaldırım kenarında üşümekten neredeyse geberirken, ağlamaya bir türlü dönüşmeyen iç çekmeler eşliğinde, bir kâğıda, içimdeki bütün karanlığı, bir galon dolusu katranı boşaltır gibi sözcükleri günahlarımı affedilir kılmak amacıyla boşaltmak,  af dilenmek istiyorum. Buz gibi asfalta sırt üstü çırılçıplak halde uzanarak acıdan dolayı, uyuyan ya da uykusu bölünen tüm insanları tedirgin edecek şekilde ulumak istiyorum. Olmak istemediğim, olmaktan korktuğum bu hal içinde, aslında sıcak yatağımda uyuyor olmam gerekirken, orada buzdan asfalta uzanmış halde acınası şekilde olmanın bilinciyle kahrolmak istiyorum. İlk çarmıhım bu. Sonra, geçmişte yaptığım ve anımsadıkça pişmanlıktan, iç sızısından kurtulamadığım günahlarımı kendimi kahretmek için bir bir anımsamak, onlarla en olmadık anlarda yüzleşmek de bir çarmıhtır benim için.’’

‘’Güzel, bak sevdim bu çarmıhları, insanlığı olmasa da kendini belki bu çarmıhlarda işkence çekerek kurtarabilirsin. Ama bu sayede Tanrı’nın oğlu olabilir misin, bilemiyorum. Olacağını sanmıyorum ama şimdilik bu soruyu askıda bırakalım, diyorum.’’

Önder’in söylediklerini duyunca, hiç aklımda değilken ve hiç ilgisi de yokken kafam başka bir şeye koştu. ‘’ Bugünlerde, benim için her şey metafor.’’ dedim, ona. ‘’Dün öğle sonu, arabayla yokuş çıkmaya çalışıyordum. . Üç – beş km’lik bir yokuştu. İlk beş yüz metre her şey olması gerektiği gibiydi. Sonra, motor teklemeye başladı. Arabanın çekiş gücü neredeyse sıfıra düştü, Araba gitmez oldu. Motor durdu. Aşağı indim. Öyle çaresiz hissediyorum ki, önümde uzanıp yükselen dik yokuşa baktım. O yokuşu arabayla asla çıkamayacağımı, her şeyin tükendiğini hissettim. Ve ölüm, böyle bir şey olmalı, dedim kendime. Asla durmayacakmış gibi hedefe doğru koşarken, bir daha asla koşamayacakmış gibi hissederek, her şeyi bir anda, büyük bir güçsüzlük içinde, bir daha düzelmesine olanak yokmuş gibi hissederek kaybetmek…’’

‘’Anlıyorum’’ diye karşılık verdi, Önder. Bir de ekledi. ‘’Biliyor musun, aklıma ne geldi. Gece vaktiydi, tek bir cümle yazdım: ‘’Var olmak…’’ ‘’… Var olmak, çoktan ölmüş geçmiş zamanla, hiç gelmeyecek bir mutlu geleceğin bilinciyle, her an kaybedilen bir şimdiki zamanın belirsizliği arasına sıkışmış olmanın bilincidir. Ve bu bilinç bizi öldürüyor.’’

‘’Güzel yazmışsın.’’ dedim. ‘’İnsanlığın yeryüzüne kattığı en güzel şeylerin, kara ve acılı şeyler olması ne tuhaf’’ diye de kendi kendime, içimden söylendim.

Sonra, neden bilmem, konuşmanın seyri birden değişti. Kapının zilini bozmak ister gibi çalan kişinin adı Ercan’dı. Kapıyı açtığımızda, hiç beklemedi. Sanki içeri girmedi de bir sırtlan gibi atıldı koridora. Bu atılışa yakışan şey, onun koridorda kuytuya tüneyip tüylerini yalamasıydı ama o, elinde, bir siyah poşet içinde,  birkaç bira ve köpeklerin bile içmeyeceği birkaç şişe şarapla eve daldı. ‘’Beyler, bu gece içiyoruz. Çok mutluyum.’’ dedi. Gerçekten de mutlu görünüyordu. Mutlu görünmek, tüm mutluluk söylemlerinden daha gerçek olduğu için inandık. O da anlattı: ‘’Şu sizin bayıldığınız Kuzey Avrupa’dan birkaç kız buldum. Birkaçının sevgilisi filan var ama onlarla nasılsa ciddi bir ilişkimiz olmayacak, hiç değilse konuşalım. Bak size yemin ederim. Konuşurken bile mutlu oluyorum. Biliyorum, asla yan yana gelemeyeceğim onlardan biriyle. Bana asla sevgiyle bakmayacaklar ama böyle uzaktan uzaktan sanki beni her an seveceklermiş gibi milyonda birlik bir olasılığın sonsuzlukta bir ihtimalini hissetmek, çok gizli bir umutla beklemek, beni mutlu ediyor. Ama bu umut o denli gizli ki, bazen hiç orada değilmiş gibi hissediyor, çok korkuyorum. O sırada çok önemli bir şey söyleyecekmiş gibi: ‘’Bu arada, neyse ne ya.’’ diye giriş yaptı söze ve ekledi: ‘’Kızlar facebookta, bilgisayarı açın göstereyim.’’ Açtık, gösterdi. Sonra da, ‘’sizin derdiniz ne oğlum, bu ne surat, yas mı tutuyorsunuz. Durduk yere hüzünlenmek filan…’’ O arada beni işaret ederek, ‘’Bak Önder, bu Nuri’nin olayı bu ama bu olayda bir halt var gibi sen de ona takılma. Bırak o kendi kendine acılı hallere girip çıksın, sen bana takıl. Şu kızlara bak. Bir de yarın bir kavga olayı var. Benim eski kızlardan birine sarkmışlar. Kızla hiç sevgili olmadık ama insan yine de umursuyor.’’ Ercan bunları söyledi. Önder, ertesi gün, Ercan’a destek çıkmak için kavganın gerçekleşeceği yere gitti. Ercan dışında herkes oradaydı. Önder’in biraz canını yaktılar.

Günler böyle böyle anlamsızca geçerken, tanımadığımız birinden mektup gelip duruyordu. Özenli zarflar içinde, alıcının adı dışında göndericinin de kendini saklamadığı, adını bizzat yazarak yolladığı mektuplardı bunlar. Bir zarfın içinden mektupları yollayanın fotoğrafı bile çıktı. Ama fotoğraftan çok ortaçağda yaşamış bir yaşlı kadının pastel boya resmine benziyordu, gördüğümüz şey.

Mektuplarda, çoğunlukla bizim geçmişte yaptığımız ya da hissettiğimiz şeylerden söz ediliyordu. Kimselerin, hatta zaman zaman unutarak bizim de pek bilmediğimiz şeyler anlatılıyordu.

Mektuplarda, çocukluğumuzdan kimi anlar, ilk gençlik yıllarımızdan, terk etmek için fırsat kolladığımız eski sevgililerimizden, gizli saklı, kimisi iyi, kimisi kötü düşüncelerimizden bahsediliyordu. Sonra, yazdığımız eski bir şiirden, yazmayı düşündüğümüz bir yeni hikâyeden, mektubun geldiği gün olup bitenlerden, hatta bir defasında mektubu getiren postacıyla Önder’in bilinmeyen bir nedenle kavgaya tutuşmasından filan söz ediliyordu, bu mektuplarda.

Kavganın nedenini postacı bilmiyordu, Önder bilmiyordu ama kadın biliyordu. Biz de ondan öğreniyorduk. Bir gün bir mektup daha geldi. İki satırlık bir mektuptu ve ne yazacaksa zarfın üstüne yazmış öyle yollamıştı. Postacı mektubu verir veremez, ağlayarak kaçmaya başladı. Zarfın üstünde, öleceğiniz günü biliyorum. Nasıl öleceğinizi de… Haftaya bir mektup daha alacaksınız benden. O mektupta öğreneceksiniz. Şimdilik sadece postacının ne zaman ve nasıl öleceğini söyleyeceğim.

Zarf üstünden bunlar yazıyordu.

 

Ve biz o günlerde;

 

Hayatlarımızın en güzel günlerini yaşama olasılığının bilincinde olmadığımız, bu nedenle de çok kötü, kötüden öte kahredici, berbat ve acınası anları, soluksuz bırakan günleri yaşıyorduk. O sene ben, o kadar mutsuz, umutsuz ve nefessiz kalmıştım ki, o halde yaşarken, bir anda orada düşüp ölmekten çekindiğim için ki bu da ölüm korkusundan değil, ortalık yerde ölü olarak yatmaktan korktuğum için yaşadığım bir çekingenlikti. O halde görünmeye utanıyordum. Ölü ve etrafa karşı etkisiz halde ortalıkta olmaya karşı utangaçlığım var benim. İşte bu nedenlerden dolayı, ölmeyi hiç değilse ertelemek için Önder’i arıyordum. O da sadık ve iyi bir arkadaş olduğu için ricamı kırmayarak, durumu ne olursa olsun yanıma geliyor. Benim ruhsal koruyuculuğumu, içsel fedailiğimi üstleniyordu. Amacımız bu değildi. Ama bir araya gelişlerimiz, zamanla bu amaca doğru evrilmişti. O, yanımdayken, acılar korkup uzak duruyordu benden. Yalnızlık ve umutsuzluk da korkudan tir tir titriyor, yanaşmaya bile çalışmıyordu bana.

Yine böyle bir umutsuzluk akşamında aradım. O da, cebindeki tüm parayı bir poşet dolusu içki ve meyveye harcayarak geldi. 35lik Jack Danaiels, 2 kutu litrelik pınar marka portakal suyu, ciltteki yaşlanmayı geciktirmek için bir kilo salatalık, kırmızı pakette sütlü kare çukulata ve iki paket Winston soft paket… Poşetin masaya döküldüğü anda beliren şeyler bunlardı. Çok eski ve açılıp işleme geçebilmesi yaklaşık 20 dakika alan masaüstü bilgisayarın ardına geçip, bolca Richard Ashcroft dinleyerek, çokça sigara içerek 35lik Jack Daniels’ı bitirdikten sonra saatin gecenin yarısından sonra 2’yi gösterdiğini görünce, üstelik bir de kar yağışı başlamışken, geceyi bende geçirmek zorunda kaldı. O gece, evi bir sürü hayalet bastı. Hiçbirinden korkmadık. Çünkü onlar tanıdık hayaletlerdi. Bakkal Bekir abinin, Cemile abla ve Osman emminin hayaletleri, sulama kanalında yüzerken, bir sıcak yaz günü ölen, ilkokuldan arkadaşımız gözlüklü kara Mehmet, ne denli korkutucu olabilirdi ki, onlar hiçbir zaman incitici olmamışlardı ve hayalet olduktan sonra huyları değişecek değildi. Biz de korkmadık. Ama telefon açıp canımızı sıkan insanlar, hayaletlerden daha tehlikeliydi. Olay bir kız olayı, bir sahte aşk meselesiydi. Onlardan olmasa da ses tonlarından, çıkardıkları gürültü ve ettikleri tehditlerin ucuzluğundan sıkılarak korktuk Bir insanı, ucuz tehditten daha çok ne küçültür ki? Yani, şöyle stili olan, güçlü bir tehditte bulun ya da sus, çık gel ve ne yapacaksan yap. Ama kime anlatıyorsun ki, bunlar söz dinleyenlerin sınıfına ait değil. Gürültü içinde kaldık. Bin laf işitip uyumuşuz. Bir ara uyumadan hemen önce aklımdan geçirip duruyordum. Ben, neden bu kıza bulaştım. Yani üstelik hiç de beğenip hoşlanmadığım, cingar kraliçesi sayılabilecek bu kadınla ne işim var benim? Bunu kendime sorduğum anda, yatağın altından yaşlı kadının sesi duyuldu. ‘’Çünkü sen, güzel popo düşkünü bir aptalsın. Oysa popolar heyecan verir ama huzur verme konusunda garantileri yoktur.’’ Dedi, sustu. Ben, ona ‘’Ne saçmalıyorsun?’’ deyince, Önder uyandı. ‘’Abi ne oldu, kiminle konuşuyorsun?’’ diye sordu. ‘’Bilmiyorum.’’ dedim ama kontrol bende değilmiş gibi balkona çıktım. Evin önündeki cadde kar içinde kalmıştı. Issızdı. Çok soğuktu ve yaşlı bir kadın yolun orta yerine oturmuş, küçük bir kız çocuğu gibi önündeki taşları havaya atıp tutuyor. ‘’Ben kazandım, sen değil, diyerek görünmeyen biriyle konuşuyordu. Önder de uyuyamayıp, yanıma gelmek istemiş ama beni o halde balkonda görünce korkup salonda, perdenin arkasında durmuştu. ‘’Abi ne yapıyorsun?’’ diye sordu, bir ara. ‘’Korkuyorum.’’ dedi, sonra. Yaşlı kadın, önce ‘’Korkmana gerek yok.’’ dedi. Sonra, elindeki taşları yere bırakarak, görünmeyen kişiye, ‘’yeter bu kadar, bugün ben kazandım, yarın gece yine gel, bir daha deneyelim, dedi. Bana doğru baktı. ‘’Söyle ona korkmasın, çıksın perdenin arkasından yanına gelsin. Sakalındaki o küçük kısım neden döküldü, ben anlatırım ona, o da şifasını alır benden. Söyle çıksın ortaya. Yüzünü göreyim o şapşalın.’’ dedi. Ben, Önder’in gelmesini, kendini ona göstermesini istemiyordum. O, çığlık atar gibi bağırdı. Aklından bile geçirme, söyle çıksın balkona, sakın numara yapmaya kalkma. Bu arada, o yokuşta kalan araba, metafor değil, ölümün kendisiydi. Önder, o sırada, arabanın sorunu ne acaba, diye geçirdi içinden. Yaşlı kadın çığlık attı: ‘’Sen ne şapşal şeymişsin be. Conta yakmış oğlum araba, motor ölmüş sayılır, elektro şok, suni teneffüs, ne gerekiyorsa yapılacak, motor rektefe edilecek.’’ diye cevap verdi. O sırada arabayı o hale nasıl ve hangi yolculuk sırasında getirdiğimizi söyledi. Önder korktu. Bunları nasıl biliyor bu kadın?’’ diye sordu. Paniklemişti. Çok korktuğu apaçık ortadaydı. Sonra, ‘’Çok masraf çıkarır mı diye sordu Önder, fısıldarcasına.  ‘’Bir beş bini gözden çıkarın beyler.’’ dedi yaşlı kadın. Sonra da bana odaklandı. Gözlerini gözlerime diktiğini o karanlık gecenin içinden bile görebiliyordum. ‘’…Ve senden bir İsa çıkmaz. Nesin oğlum sen, Tanrı’nın oğlu mu sanıyorsun kendini, densiz. Hem sen yani şimdi, Önder’in kendini bana göstermesini neden istemiyorsun ki? Sonuçta her birimiz, birbirimizin önceki ve sonraki halleri değil miyiz? Zamanla birimiz diğerine, diğerimiz ötekine dönüşmüyor mu? Mutlu olan, mutsuza, mutsuz olan mutluya, yas tutan tutmayana. Tutmayan tutana dönüşmüyor mu? Siz farkında değilsiniz ama çoktan bana dönüştünüz. Ben, henüz size dönüşemedim ama bu gece işler değişecek. Çıksanıza lan dışarı! O bağırınca, her şey soldu. Silikleşti. Sadece havada asılı halde, son bir çığırtı kaldı: ‘’Şimdi ikinizin de yapacağı bir tek şey kaldı. Müziği açın, şarkınız ‘Erkekler Ağlamaz’ olsun.’’ dedi, kayboldu. O kaybolunca, salonun karanlığı içinde, kapalı olan televizyon kendi kendine açıldı. Bir müzik kanalından duyulan sesler Şebnem Ferah ve Nilüfer’in düet yaparak söylediği Erkekler ağlamaz adlı şarkıdan yükseliyordu.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri