Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” EVDEN UZAĞA ”

Bülent Uçar 30 Temmuz 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” EVDEN UZAĞA ”

 

_________

Cennetten uzağa… Bahçe kapısının ötesinde ölçü tutmayan uzaklıkta, toz toprak içinde, yürümekle geçen yedi yüz uzun gün… O günlerde zihnin rutubetli kuytusunda, karanlık mağarada oluşuyor, orada büyüyorlardı. Sonra bir gün, gece patlayarak dağılırken uyandı bilinç. Güneş ışıkları mağarayı ele geçirdi ve bir daha anı oluşmadı. Nostalji yok, özlem duygusu daha önce çekmişti tetiği, son mermiyi attığında orada değildim.

İnsanların on üçüncü yaşlarından sonra anıları olabileceğine inanmıyorum. Benim yok. O yaştan sonra sadece kronoloji vardır. On üçüncü yaş, ilk on üç yıl… Sonra zaman geçiyor, yine eski hız, belki daha hızlı, ancak bu defa anı yok. Bu düşüncenin doğruluğundan hiçbir zaman kuşku duymadım. Çünkü bunun tersi ilgimi hiç çekmedi.
Ayakları birkaç adımda yere değen çocukluğumun sona erdiği on üçüncü yaşımdan sonra anı oluşturamadım. Benim anılarım yok. Yıllar sonra, bugün, zamanın ve kişisel bilinç tarihimin sisleri içinde büyüleyici olabilmeyi başararak öyle kalan ve dolayısıyla birer anıya dönüşen o anları yaşayan sanki ben değilmişim gibi hissediyorum.

 

Hem yüksek bir yabancılıkla, hem aynı biçimde yoğun bir tanışıklıkla anımsadığım yaşam anlarının hepsi on üçüncü yaşımdan öncesine dayanıyor. On üçüncü yaş, bilincin mutlak olgunluk yaşı olmasa da, onun sisleri dağıtarak, insanı bulantıdan bulantıya savurmaya yeten apaçıklığa eriştiği yaştır. Apaçıklık içeren bu algı gücü, yaşanan her deneyim ve her yaşam anını bilinçle ve kendini izlemenin farkındalığıyla yaşamanın lanetine neden oluyor ki bu lanet, anı oluşturmayı engelliyor.

 

Hayatımın en kötü gününde olduğumu ya da o kötü günün ne zaman hayatımın özlenesi bir gününe dönüşeceğini daha o anı yaşarken bilebiliyorum mesela.

 

*

Bahçe duvarını tırmanıp atlayarak diğer tarafa geçen çocuklar bunun cazibe yüklü neşesine ve oyunun oyalayıcılığına kapılmışken, o günlerde bile ben yıllar sonrasından o ana bakıp gereksiz bir anıyı başkasına anlatırken buluyordum kendimi. ”( Olgun, etkileyici ve yetişkin sesimle, kendi sesimden duyduğum hoşnutlukla, olanaklı en artistik biçimde sürdürüyordum konuşmamı. Gelecekte geçen bu konuşma sırasında genellikle kalabalık oluyorduk, eskiler ve yeni tanıştığımız insanlar; eski, ahşap bir masa etrafında… Ve ben, masanın en cazip erkeğiymişim ) ”Evet, hatırlıyorum, o gün, şişman kadının kızıl saçlı, küçük oğlu, bahçe duvarını atlamaya kalktığı son adımda hata yapmış, ayağını burkmuştu.’’ diye başlıyordum anlatıya ve devam ediyordum. ‘’Hastaneye kaldırıldığında bunun aslında burkulma olmadığı, tehlikesiz ve çabuk iyileşecek olsa bile yine de bir kırık olduğu anlaşıldı”diye sürdürüyor, duraksayarak, içimden devam ediyordum anlatıya. ” Yanlış müdahale yapılmış filan diyordum kendi kendime. Kalanını yine içimden anlatıyordum, yalnızca kendime. Hiç kimse duymasın diye. ‘’Çocuk, kırık ayaktaki kemiğin yanlış kaynaması sonucu hafif eğimli yürüyordu ve bu ona tuhaf bir çekicilik de kazandırmıştı. Çoğu insan bilmezdi bunun bir tür sakatlık olduğunu. Sanki sürekli salınır gibi, bir ayağı diğerinden birazcık kısa insanlar vardır ya, işte onlar gibi salınıp, dans eder gibi yürüdüğünü sanıyorlardı onun.
Henüz çocukken ve oyun oynarken bile, kendimi oyuna kaptıramaz bu tür gelecek anlarını düşünür dururdum. Aklımdan kırık ayaklı çocuk hikâyesi ve bu hikâyeye benzeyen başka hikâyeler uyduruyordum. Oysa ben de orada, onlarla birlikte oynayan ve duvarı atlamaya çalışan küçük bir çocuktum. Bunu biliyordum ve buna rağmen kendimi oyuna kaptıramıyor, yıllar sonrasına giderek, o oyunu diğerlerine ya da kendime anlatıyordum ve bunu gerçekte olmuş, hiç gerçek olmamış ve olacak olanların kurgusuyla yapıyordum. Sessiz ancak yine de hiç susmadan, içten içe…

            Çita gibi incecik uzun bacaklarıyla herkesten daha hızlı koşan, diğer çocukları geride bırakarak, duvarı her defasında ilk tırmanan ve o bahçe duvarını atlama şampiyonu olan çocuğu, şimdilik hafifçe şişman, fakat büyüyünce genç kadınlığı zarif ve çok güzel olacak küçük kızla evlendiriyor ve bir akşam yemeğinde erkeğe ‘’Hayatım hatırlıyor musun? O bahçe duvarını ve seni bacaklarından tutup duvarın üstüne çıkarıp…”  diğerine de “Evet hayatım, hatırlıyorum, bacaklarımdan kaldırır, aşağıdan külotuma bakardın” ‘’Hayır bunu hiç yapmadım, bakmazdım.’’ gibi replikler veriyordum o ikisine.
Ben böyleyken, küçük yaşamımızdaki her şey anlamsızlaşıyor, lanetlenmiş kafamın içinde çoktan yaşlanmış, evlenmiş mutlu olmuş, sıkılmış, ihanete uğramış, ihanet etmiş ya da ölmüş çocuklara dönüşüyorduk.

 

O kızıl saçlı çocuk, çoktan ölmüştü mesela. Annesi, onu babasının yanına, iş dönüşünde akşam yemeği için aldığı erzakı alıp eve getirmesi için yolun karşısına yolladığında, babası onu beklemiş. Çocuk karşıya onun yanına geçmiş. Babasının elinden aldığı büyük kese kâğıtları ve poşetlerle yolun diğer tarafına yine geçerken, hızla gelen bir arabanın altında kalmıştı. Bir hafta boyunca yoğun bakımda, hayatla ölüm arasında can çekişirken, biz onun için çok üzülmüş, hatta ’’Anne, ben kızıla kan verebilirim’’ filan gibi, iç acıtıcı cümleler bile kurmuştuk.
Zavallı çocuk, o günlerde aklımdan, bir gün bir kazada öleceği ile ilgili ayrıntılı bir kurgunun geçtiğini ve kazara bu kurguların daha fazlasını duysa, bunlardan hiçbir şey anlamaz, duvara tırmanmaya, yukarı çıktıktan sonra, diğer tarafa atlamadan hemen önce, bekleyip zaferinin tadını çıkardıktan sonra, oyunu sürdürmeye devam ederdi.

 

Tırman, bekle, tadına bak, atla, yine tırman, başar ve öl. Kazan, ‘sahip’ ol, kaybet, en mutsuz gecende yalnız olduğunun farkına vardığında acı çek, en dipte.

 

Yaşanan her şey daha henüz olup bittiği anda eskiyor ve sürmeye devam ettiği anlarda ellerimin arasındayken bile sahipliğimden çıkıyor, tuhaf bir yoğunlukla acıtıcı ancak huzuru sakınmayan eşsiz bir soğuklukla yanındakini özleme duygusuna dönüşüyordu.  Yanı başımdakiler hâlâ oradayken sanki çoktan ölüp gitmişler gibi.

Hayatımın en mutlu anlarında, o anlarda bile mutluluğun esriten yanına sığınamıyor, bilincimi sis ya da dağıtıcı dumanın ardına saklayamıyor, o anın hayatımın en mutlu anlarından biri olduğunu ve bu mutluluğu kaybedeceğimi kuşku duymadan biliyordum. Ve bu mutlu anı sonradan çaresiz bir özlemle anacağımı da… Hâlâ o anın içindeyken, o anı yaşamaya devam ederken bile çoktan silinip gitmiş bir geçmişe, özlemi bile tüketilmiş, geri çevrilmeye can atılan ama buna mucizenin bile yetmediği bir anıya bakıyordum. Sahipliğimde olmaya devam eden bir hayat parçasının yitirilmesi, yitirilmesine karşı duyulan yas, bir sürüngen gibi geri çevirmeye çalıştığım ‘zaman’… Tüm bunlar, hâlâ o ana sahipken olup bitiyor. Sonra değersiz bir zaman dilimine yüklediğim anlamlar, beni trajik bir öpüşme tutkununa dönüştürüyordu, Bunun konuyla ilgisi elbette soğuk ve ölümü uzak tutma atağıyla bağ kuruyor; yine de zaman kaybedilmese – yeri geldiğinde kendiliğinden çözülse… Ben anlatının yolunu çizeceğim.

İnsanlar ikiye ayrılabilirler, zorlarsanız, hatta kolaylıkla sayısız çeşit de yaratılabilir onlardan, fakat ben bunu yapmayacağım. Sadece ikiye ayıracağım. Hayatlarının en mutlu anında bunun farkında olmayan ve o anın öyle olduğunu sonradan anlayanlarla, bunu sonradan değil de henüz o anı yaşarken bile anlayarak, o ana eşsiz anlamlar yükleyen, çoktan ölüp gitmişe,  mucizenin bile geri getirmeye çalışamadığı bir ölmüşe özlem duyar gibi, acı ve çaresizliklerle kuşanmış çabanın içinde eriyen bir ruha sahip olanlar…

 

İkinci türdeki bu kişiler özlenen o anın ve kişinin ölülerin ülkesinden yaşayanlarınınkine geçmesine benzer bir hayranlık ve hayret duygusu duyan ve o ana ait ne varsa sarılmaya değer bulanlardır. O en mutlu anın, henüz yitip gitmeden, içindeyken farkına varan ve bu yaşam parçasının her saniyesini ve o saniyelerin bölünebilir en küçük parçalarını bile ayırt ederek yaşayanlardır

 

On üç yaşımdan sonra anılarım olmadı benim. Her şey kronolojik bir sıraydı sadece. Bütün hayatım… Saatlerden, tarih ve notlardan oluşan bir kronolojik süreç, ancak asla nostalji yüklenen o melankolik şeylerden değil.

*

Yağmur suları bahçeyi korumuyorsa ve çimenler güneşin altındaysa, hiçbir şey güvende değildir. Bu yüzden hep aynı rüya olacak bir gün, fazladan bir şey. Tren yolundaki raylar, otomobilleri trenlerin geçiş anında yoldan alıkoyarak koruyan makaslar, bekçi ve ölmüş bir sürü insan…

*
Salim, o zamanlar küçük bir çocuktu. Ailenin en küçüğü ve iki erkek kardeşten küçük olanı… Büyük olan, öylece birden ölmüştü. Ansızın gelen bir ölüm – Hastalık yok, kaza yok.

”Nasıl olmuş” diye sorduğumda gözlerimin içine bakmış, susmuş, sonra fısıltıyla konuşmuştu. O fısıltıda sesi, kısık seste güçlükle duyulan güzel bir müziği dinlerken, tüm sesleri susturmaya çalışarak, müziğin sesini korumak isteyen birinin sesi gibiydi. Temkinli, koruyucu ve merhametli… Abisinin ölüm nedenini anlatırken, ne hissedeceğimi yalansız yakalamak istiyor, bu yüzden yakından ve dikkatli bakıyordu bana.

 

“Kendini öldürdü” dedi. Sesi titremedi. İnsan kendini birdenbire öldürebilirdi, bu olabilirdi. İnsan ansızın ölebilirdi. Bu, bir insanın yıllar süren ölümcül bir hastalık sonrasında ölmesinden daha tuhaf değildi. Birdenbire nedensiz ölmek, insanın bir ruhu olduğunu diğer duruma göre daha da güçlü kanıtlarla ikna edici kılarak, ispatlayan bir şeydi.
Bir keresinde küçük bir çocuğun annesi ölmüştü. O zamanlar biz de birer küçük çocuktuk. Kadın hastaydı, bütün bir ilkokul hayatım boyunca hastalığının sürdüğünü anımsıyorum bugün. Küçük oğlu, okuldan arkadaşımızdı, hepimizin arkadaşı… Salim’in, benim, kızılın ve o şişman kızla, gelecekte onun kocası olacak olan çita bacaklının arkadaşı… Okulu bitirip ortaokula geçtiğimiz yılın yaz aylarındaydık. Parlak güneşin altında geçip giden bir günde, sulama kanalında yüzen çocukların ıslak gömleklerini giyip toz toprak yolda küfürleşerek eve döndükleri yolun, tozlardan arınmış sessiz sakin bölgesine geldiğimizde, o bölgedeki sessiz durgunluğun nedenini hep birlikte anladık. Küçük çocuğun babası bize doğru yürüdü, gözleri kıpkırmızıydı. “Kanlanmış” dedim içimden, ”Ağlamış” dedi biraz önce küfreden sarışın çocuk, ikimiz birlikte görmüş olsak da, bu gerçek olamazdı. Büyük cüsseli yetişkin bir adamın ağlaması korkunç bir şeydi. Ben, zayıf ya da şişman olsun, boyu belirli bir yüksekliği aşmış hiç kimsenin çocuklar gibi ağladığını görmemiştim daha önce. Ve korkunç şeyler olmuş olsa da ki o günlerde henüz olmamış sayılırdı. (En azından küçük çocuklar için bu böyleydi. ) Gerçek, bizim ellerimizdeydi. Biz nasıl istersek o şekildeydi. Varlık ve yokluk içeren ne varsa kişisel küçük algılarımızın merhametine sığınmıştı. Adamın karısı ve evet, arkadaşımızın annesi, hastalığa daha fazla dayanamamış, ölmüştü. Aynı yaz, babamın 76 model, Alman, Ford kamyonetinin kasasının da yüklere daha fazla dayanamayarak kırıldığını, araçtan ayrı bir parçaymış gibi, hareket eden ön panelinden koparak güneşin eritmeye kararlı olduğu sıcak asfaltta sürüklendiğini hatırlıyorum. Babam, arabayı kaldırtıp hurdacıyla kısa süren bir pazarlık sonunda oradaki hurdaların içine attırmıştı. Hastalık sonucu ölen insanlarla hurdaya ayrılan arabalar birbirlerine benziyorlardı. Onlar, makinelerin basit mekanizmalarına sahip ve fazla ruhsuzmuş, sadece sağlıklı birer et parçasına aitlermiş gibi var oluyor, bir gün onlar gibi ölüp gidiyorlardı…

Salim’in abisinin ölümü farklıydı. O, birdenbire ölmüştü ve bunu kendisi yapmıştı, gizemli bir şeyler vardı işin içinde. Sadece sağlıklı bir bedenin arıza yapması gibi bir şey değildi onun ölümü. Onun bir ruhu olduğunu hayal ettim, nedense turuncu bir şey, havada süzülen turuncu ve güzel kokan, yeni soyulmuş portakal gibi bir şey.

İntihar etmeden önce bir not bırakmış” dedi Salim. Okudu:
            ”Bugün çok yalnız hissettim ve çaresiz, dün de böyleydi. Bir yıl oldu, hissettiğim tek duygu bu. Hiç geçmeyecek, her gün daha kirli ve daha ucuz bir şey geliyor merdivenin altından verandaya, oradan avuçlarımın içine kadar, bir suç… Lütfen üzülmeyin, beni hemen unutun. Bu yaz bitene kadar – beni unutun -     Soğuk kış günlerinde, gökyüzü kuruduğunda nefesiniz sıvıdan uzaksa ki bu hep böyle olacak. Kaybolup gitme arzusunu çoğaltan biçimde sürüp bitmeden, hiç bitmeden, bu hep böyle olacak. Lütfen merhamet edin, soğuk kış günlerinde aklınızda olmak istemiyorum.” Salim,  ağladı,”Çok yalnızmış.” dedi.  O sırada abisinin güzel kız arkadaşı M. yanımıza kadar yaklaştı,‘’Yalnızmış’’’ dedi ağlamaklı, ‘’Yalnızmış, biliyor musunuz, en çok buna üzüldüm, meğer beni sevmiyormuş.’’

Cehenneme gidecekti Salim’in abisi. Korkuyorduk ve tuhaf bir yalnızlık duygusu vardı sokakta. Hiç kimse mutlu değildi artık ve bugünden sonra da hiçbir zaman olamayacaktı. Yaz devam ediyordu.  Güneş öyle parlak, öyle sıcaktı ki; gölge, sokağın yarısını boylu boyunca geçen fabrikanın duvar kenarlarını bir çizgi gibi çizerken, küçük imalathaneler, işlerini, kullandıkları gürültülü değirmen ya da makineleri bir tür susturucuyla çalıştırarak yapıyorlardı sanki. İşçiler, iş yerlerinden dönmüyor, çocuklar oyun oynamıyorlar, kapı önlerinde kadınlar toplanıp, eteklerini çekiştiren çocuklarını kontrol etmeye çalışmıyor, her şey durmuş, bütün perdeler çekilmiş,  insanlar bu sokağı terk etmiş, sesler susmuştu.

 

Salim’in abisi ölmüştü. Biz çoktan böyle terk edilmiş ve sessizlik içinde tekinsiz hissetmeye başlamıştık.  Her şeyin olağan ve eskisi gibi olduğunu gördüğümüzdeyse buna inanamayarak, hayret duyan bakışlarla izlemiştik olup bitenleri. Salim’in abisi öldükten sonra sokakta, o yazın güneşi her şeyi eritti. Ve gölge, onlara yeniden şekil verirken, her şey sessizliğe gömüldü. Hiç kimse sokağı terk etmemişti, her şey yerli yerindeydi ancak; sanki azalan sokak nüfusunun ipi çözülmüş savrulmuştu, teker teker ölüp yok olacaktık, artık önü alınamaz bunun. Abisini görünümü dışında pek tanımazdım. Dalgalı kumral saçları, kulaklarının üzerini örtüyor, ensesinden aşağıya, omuzlarına tam düşerken orada bekliyor gibiydi. Mahallenin küçük kızları bile aşıktı ona. Onun yaşındakilerse ruhlarını çoktan ona teslim etmişlerdi. İnce, orta uzun bir gençti. Yalnızca yirmi bir yaşındaydı. Onu pek tanımasam da öldükten sonra tuhaf bir şey hissetmiştim. Tuhaf bir yabancılık ve yalnızlık… Tanımadığım biri ölmüştü ama ben o sokakta ve kendi içimde tanıdığım her şeye yabancılaşmıştım – İnsanlar,   yaşamak için yeterli nedenleri kolayca bulamayabiliyorlardı. Yaşama nedenini, kendi öz anlamını yitiren biri sonradan ne kadar çaba gösterse de başaramıyordu. Yaşamak ve bir kişisel yaşamın ruhunu kurtarmak için bir neden bulunamasa da onu mahvetmek, ortadan kaldırıp yok etmek için güçlü ve haklı bir neden hep bulunuyordu.

Salim’in abisi günleri sona ermiş bir günahkârdı. Üstelik ölümcül ve iyileşemeyecek bir günahın sahibi olarak günahkâr… Affedilme olasılığı olmayan, günahıyla ölümü aynı olan biri gibi. Düzeltme şansı yoktu. Cehenneme gidecekti, herkes bunu gizliden gizliye birbirlerine ve kendi kendilerine sessizce söylüyor, kendini öldüren bir insanın, yaratıcıya, ‘Her şeyi yanlış tasarladın – beni ve beni içine bıraktığın bu yaşamı, tüm bu var oluş tasarımını, her şeyi… Her şeyi yanlış yaptın.’ demiş sayılıyordu ve bu affedilecek suç değildi, o yüzden buna günah deniyordu.

Bütün bunların üstünden geçen zaman öyle çok sayılamazdı.

 

*
Bugün, bahçedeki küçük erik ağacının altına, gölgeye yürümeye başladığımda iyice yaklaştım oraya. Ve ağacın küçük, ince gövdesinin altında, toprakla gizlenen köklerine, onun oraya nasıl da derinden bağlı olduğuna baktım. İnsanı dünyaya böyle derinden bağlayan bir şey yoktu. Kendin tutunmadıkça savrulup gidiyordun öyle.

*

Çocuk aklımızla, Tanrı’nın Salim’in abisini affetmesi gerektiğini düşünüyorduk. Sonradan şişman kadınla,  un fabrikasında çalışan beyaz adamın yapacağı bahçeli ve sokağın en güzel iki katlı evinin inşa edileceği boş arsaya doğru futbol oynamak için yürürken konuşuyorduk. Başka hiçbir yer ve zamanda bu konuları konuşmazdık ama ne zaman oraya gitmeye karar versek aklımıza bu konular geliyordu. O boş arsayı hiç sevmiyordum bu yüzden. Yeni ev yapıldığında pek belli etmemiş olsam da artık arsanın var olmamasına çok sevinmiştim.

Bağışlamalıydı tanrı onu, yoksa o cehenneme gidecek ve orada ateşlerin içinde mutsuz olacaktı. Bunun hayali bile üzüyordu bizi. Yıllar sonra bu olayı anımsadığımda aşağıdaki mektubu yazacaktım Salim’e. Yollamadığım, asla yollayamayacağım mektubu… Kendime, kendimin yazdığı bir mektubu yazıp okumak gibiydi yaptığım, buna en çok benim ihtiyacım olduğundan belki…

‘’Lütfen artık üzülme.  Kaybolma arzunun gerçekleşeceği umudunu yitirme. Bugün kaburga kemiklerimin sağ tarafında incecik kemiğin altındaki yara izini seyrettim birkaç dakika. Yaralanmıştım, yaranın eski ve ölmek için yeterince büyük olduğunu düşündüm.’’ -Oysa hiçbir günahkâr cehennemle cezalandırılmayacak” dedim kendime,”Cehennem yok, günah olsa da cehennem hiç olmadı. Ağabeyin oraya gitmeyecek. Ağabeyin ve diğer tüm günahkârlar cennetten alıkonulmak sureti ile cezalandırılacaklar. Bu yeteri kadar acı verici zaten, o en eski hikâyede Adem ile Havva, ilk ve en büyük günahı işlediklerinde cehenneme atılmamış sadece cennetten kovularak güzellikten alıkonulmuş, dünyaya bırakılmışlardı. Tanrı için bile dünya, içinde mutlu olunacak bir yer değil, onun için bile sürgünde, arzu edilen güzel ülkelerden uzaktı ve insan için kendi topraklarından kovulmuş olmanın acısından başka hiçbir şey içermiyordu. Kendisine karşı bir günah işlenmişti, bu günahın bedeli için günahkârları yerleştireceği zindan ve sürgün yeri gerekiyordu, dünya bu gerekliliğin tasarısıydı. Adem ile Havva,  onlar cehenneme değil cennetten uzağa bırakılmışlardı.

Cennette bulunmayan bir günahkâraysa ilkin günahlarından ötürü bir cennet sunulacak ve oraya yerleştirilecekti. Günah ehli ve sahibi, oraya iyiden iyiye alışarak, orayı kendi ülkesi bellediğinde oradan sürülecek ve günahının bedelini böyle ödeyecekti.
Dünya bir büyük patlama sonucu oluşmuştu ancak bu patlama Tanrı’nın günaha karşı gerçekleşen büyük öfkesiydi. Bu öfke dışında, dünyayı yaratmak,  içine insanı koymak için büyük ve ikna edici bir neden yoktu. İki günahkâr için bir sürgün yeri ve cennetten uzak bir yer gerekiyordu… Hepsi buydu. 

Bülent Uçar

                           

 





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri