Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” FELSEFİ BİR SORU KİŞİSEL BİR SORUNA NEDEN DÖNÜŞÜR ”

Bülent Uçar 03 Eylül 2016 FELSEFE Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” FELSEFİ BİR SORU KİŞİSEL BİR SORUNA NEDEN DÖNÜŞÜR ”

___________

Yaşamın insan bilincinden bağımsız, insanın ona eklediğinden ayrıksı bir amaç ya da anlamı var mı? Yoksa her şey tesadüfen ve hiçbir amaç olmadan, savrularak mı var oldu ve yine öyle mi yok olacak? Var oluşun kendinde bir özü, ereği, mutlak bir hakikati var mı, Tanrı ne mene bir şeydir ve var mıdır?

Bu sorulara dair cevapların nerede olduğu belirsiz ama bu soruların cevaplarına insanın mutlak biçimde ihtiyaç duyduğu, bu cevaplar olmadan belirsizlik içinde bir tür bulantı ve nedensiz günahkârlık duygusunu ta içinde duyarak yaşayacağı ve fazlalık duyuran bu duyguya anlam veremeyeceği aşikâr.

Mutlak bir hakikat ya da bir tanrı var mı yok mu sorusuna verilecek olumlu ya da olumsuz cevaplar, bunların reddi ya da kabulü de, karar verildikten sonra yaşamı, bu ret ya da kabülün öncesi ve sonrası olarak ikiye ayıracak. Çünkü bu kararın olası bir bedeli ya da ödevleri olacak. Bu bedeli ödeyemeyecek, ödevi yüklenemeyecek olan alelade bir konuda karar verir gibi karar vermemeli. Sorunun ağırlığına uygun ciddiyet, güç  ve tinsel bir zarafete sahip olmalı

Bu soruları içeren felsefe, bu nedenle akademik bir uğraşın, bir araştırmacı ruhun konusu olamaz. O, neredeyse kana dönüşmüş bir kalbin, özgürlük içinde, kendine kişisel bir mesele olarak gördüğü soruları çözmek için sarf edeceği ölümcül çabayı içermeli

Bir insan, kişisel yaşamındaki bir sorunu, derdi çözmek ister gibi ya da bir arzuyu, tutkuyu tatmin etmek istercesine veya bir sevgiliye ulaşmak ister gibi, hakikate ulaşmayı da bu denli hayati bir konu, ölümcül bir mesele, olmazsa olmaz bir ihtiyaç olarak görebilir mi?

Kişisel fikrimce görebilir. İşin teknik kısmı açısından bakılırsa da görebilmeli. Aksi halde nasıl olur da kişi, var oluş evrenindeki belirsizliği, insan olmanın muamması hakkında içtenlikle soru sorabilir ve cevabın ya da Tanrı’nın peşine, bir sevgilinin peşine düşer gibi düşebilir.

Felsefe, bir sözcük veya kavram olarak bile maksadını ortaya koyuyor. Antik Yunancada, sevgi  – tutku – aşk anlamına gelen Philo ile bilgi anlamına gelen Sophia sözcüklerinin birleşmesinden oluşmuş bir kavram bu – Özetle bilgiye – bize bilinmezlik içinde kılavuzluk edecek, rehber olacak ve evrene ve insana dair gizleri çözecek, zaman ve mekân değişimlerinden etkilenmeyecek, zamandan mekândan bağımsız mutlak bilgiye – ulaşma aşkı – arzusudur felsefe.  Eğer, henüz elde bulunmayan bu bilgiye dair bir ölümcül ihtiyaç, hayati bir açlık hissedilmiyorsa, felsefe, sadece akademik kürsülerde gevezeliği yapılan, karşılığında bordro düzenlenip maaş alınan bir kuru laf kalabalığına dönüşecektir.

Felsefe, yapılan bir şey değildir. Tıpkı aşk gibi, içine düşülen ve karşı konulmaz bir tutkunun yol açtığı serüvendir.

Ve hiç kimse ama hiç kimse,  bir bilgi tutkununun (filozofun) peşine düştüğü o mutlak bilgi olmadan hayatını sürdüremez. O bilgi, bir tür yaşam kaynağıdır. O bilgi, ya bulunur ya da yaşayan bir ölü gibi sürdürülür hayat. O bilgi ki, insanın hayatına anlam, yön ya da amaç kazandıracak tek şeydir. Her şeyi, başlangıçla birlikte, zaman içinde bölünen her şeyi, bütünlüğe ulaştırarak mutlak bir değer atfedecek, insana duracağı ve olması gerekli olan yeri söyleyebilecek, karmaşayı oluşturan tüm belirsizliği ortadan kaldıracak bir güce sahip ve her insan, farkında olsun ya da olmasın bu bilginin peşinde. Ve her insan bunu bir şekilde buluyor.  İnandığı din, peşine düştüğü sanat ve oyalanma araçlarıyla ya da aşk veya hayat mücadelesiyle, evlilikle, bir çocuk ya da eşle, bir futbol takımı taraftarı olmanın fanatizmiyle, her ne şekilde olursa olsun, her insan durması ve olması gerekli olan yeri buluyor. Ve orada sağlam bir zemine ayak basıyor olmanın güveniyle, o noktayı kendisine başlangıç noktası olarak görüyor. Ve eksenini hiç kaybetmeden, tüm yanlış ve doğruları ve geriye kalan tüm değerleri, o nokta bağlamında ölçüyor, karara ve sonuca bağlıyor.

Ludwig Wittgenstein, mutlak bilgiyi, ona hayatın var oluşun ve insana dair tüm bilinmezliklerin bilgisini sunacak hakikatin yokluğuyla öyle büyük bir acı ve günahkârlık duygusuna kapılıyor ki, düşünen her varlığın(insanın) tek ödevinin hakikati, bilgiyi, gerçeği bulmak olduğunu söylüyor. Kendini bu tutkunun saplantısına bırakıyor. Ve rivayete göre, üniversite yıllarında, bir arkadaşı, kampüs içinde onun fotoğrafını çekmek istiyor. Wittgensten kabul ediyor ve arkadaşı fotoğraf makinesini çıkarırken, Wittgensten soruyor: ‘’Söylesene poz verirken nerede durayım?’’ Arkadaşı: ‘’Oralarda bir yerde.’’ diye karşılık veriyor ve o gün, Wittgenstein, evine gittiğinde kendini yere bırakıp saatlerce yerinden kalkmadan sayıklar gibi aynı sözleri tekrar ediyor:

‘’Neden oradaki ağacın birkaç metre sağında ya da solunda değil de oralarda bir yerde… Neden bu denli belirsiz bir yaşamın içinde yaşıyoruz. Neden bir belirlenim ve bize yol gösterecek güçlü bir nokta yok. Bu belirsizlik içinde el yordamıyla, oralarda bir yerde yaşamaya nasıl oluyor da tahammül ediyoruz.’’

Bu anlatıyla çok açık ve seçik olarak anlaşılıyor ki Wittgenstein, bir mutlaklık açlığı içinde kıvranıyor ve bu açlığın, bu bilgiden yoksun olma halinin ne denli ölümcül olduğunun farkında ve soruyu tüm içtenliğiyle soruyor: Hakikat nedir ve beni ona ulaştıracak, aldatıcı rehberlerden koruyacak yolu nasıl belirleyebilirim?

Aynı tutku ve sıkıntıyı yaşayan düşünürlerden biri de Albert Camus –

O da var oluştaki anlamsızlık ve ele avuca sığmayan saçma’yı kendine öyle büyük bir dert olarak görüyor ki, insanın her gün başardığı en önemli şeyin ölmemek ve intihar kararı almamak olduğunu söylüyor. Ve felsefede önemli ve sorulmaya değer tek soru olduğunu, bu sorunun da ‘’Hayatın yaşanmaya değer olup olmadığı, intihar etme seçeneğimizi kullanıp kullanmama konusundaki soru olduğunu’’ açıklıyor.

Wittgenstein da henüz yirmi yaşında Amerika’da bir barda intihar eden abisi için şunları söylüyor: ‘’O, kendini Nuh addediyordu, ona göre tufandan korunmanın yolu mantık – mutlak bilgiymiş. İyi’nin yok edilmesine karşı koyabilecek tek şey hakikatmiş. Abime göre Nuh, tufanda sonsuz derinliklerle kaşı karşıya kaldığında bir sığınak aramış. Ben de tıpkı Nuh ve abim gibi bir sığınak arıyorum. Nasıl ki aşk, ölümden daha kuvvetli, mutlaklık da kaostan daha güçlü. Dünyayı fırtınalar kasıp kavururken, düşüncemin demiri mutlaklık dağına demir atacak. Ben de bu sayede belirsizlikten kurtularak bir sığınakta olacağım

Bülent Uçar





Etiketler: , , , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri