Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GECEYDİ VE NİCK CAVE ÖLÜLER İÇİN SÖYLÜYORDU ŞARKIYI ”

Bülent Uçar 04 Mayıs 2014 ÖYKÜ 1 Yorum
Bülent Uçar ” GECEYDİ VE NİCK CAVE ÖLÜLER İÇİN SÖYLÜYORDU ŞARKIYI ”

         … 

           Adam, bir rüyanın içindeyken düşündü: ‘’Sonunda anlam verebilmiştim, yok olma arzusundaki gücün cazibesine.’’dedi kendi kendine. ‘’Bunu başkası duymamalı’’ diye de uyardı kendini. Çünkü sadece ölüler ve ‘’sahip’’ anlar bunu. Ve hiç kimse görünmeyen’e yaklaşarak, gözlerini açamaz ona.’’ Küçük defterini çıkararak yazdı bunları. Ölümcül ciddiyet, Kişisel not…  

            Sonra eksi yirmi derecelik soğuk gecede buharlı motoruyla başlangıçtan da eski tren, buz tutmuş – binlerce tonluk metal yüzeyiyle rüyanın içinde ilerlemeye başladı.. Her yanına çarpıyordu tonlarca ağır metalin acıtan gücü. Adamın, içinden rüyalar ve trenler geçen bilincinin her yanını kanırtarak sıyırıyordu binlerce tonluk bu metalin kara gücü.

            Tüm kompartmanlar boştu. Biri hariç…

            Bazarov, Stephen Dedalus, Cemil Kızılkurt, bıçaklanmadan önce dünyayı son kez görmek isteyen Julius, yolun başındaki sinemanın teşrifatçısı Bahri ve Bunny Munro aynı vagondaydılar ve aynı kompartmanda. Nick Cave and the Bad Seeds,  balo salonunda önceden planlanmamış bir konser veriyordu mutsuz hayaletlere. Fonda hayaletlerin kurban gittikleri korkunç cinayetlerin görüntüleri sunuluyordu. Çığlıklar, kan ve vicdan azabı. Nick Cave, en dokunaklı sesiyle, daha önce hiç duyulmamış bir tonda söylüyordu şarkıyı. Buzdan bir hüzün vardı sanki sesinde. Bruce Sprigsteen’in – Street of Philadelphia’’daki vokalinin tınısına benzer bir hüzün. Cave, ilk defa bu şekilde söylüyordu bir şarkıyı.  Şarkının adı ‘’Are You The One That I’ve Been Waiting for’’ 

            Bazarov’un elinde bir paket filtreli gitanes vardı. Kibarca sunuyordu diğerlerine sigaraları. Teşrifatçı Bahri ve Julius aynı kibarlıkla reddettiler kendilerine uzatılan sigara paketini. Bazarov, kendi sigarasını yakmadan önce Cemil’in sigarasını yaktı. Cemil’in sigarası yanınca da gözünü ateşten kaçırdı. Cemil ‘’Tüm bunlar anlamsız, tren boşluğa çarpacak ve dağılacak sağa sola, hiç yere, boşluk içinde hiçlikle’’ dedi. Bazarov kızgınlıkla baktı ona. Cemil sanki onun sözlerini çalmış gibi, susmasını istedi Bazarov.  Sessizlik oldu. Bu, yok olmakla özdeş bir var oluş anıydı. Tadını çıkarmak için bir filtreli de ben aldım parmaklarımın arasına. Bir sigaranın sonsuza dek sürecek tükenişi yaşanacaktı biraz sonra parmak ve dudaklarımın arasında.

            Adam uyandı.

            Uyanır uyanmaz da odadaki karanlığı hissetti. Bu tür günlerde karanlık, henüz görünmeden önce hissedilebiliyordu. Güneş yoktu. Yine Kar yağıyordu. Ve kar, bunu 78 gündür yapıyordu. Trenden inildiğinde, bir grup müzisyen, geçmişin onca hayaleti ve ben oradaydım, diğerleri birden yok oldular.. Rüya bitmişti, kar yağıyordu 78 gündür aralıksız… Ve, durmaya da hiç niyeti yoktu. Bu tür niyetleri anında anlıyordum, görür görmez tanıyordum onları. Daha çocukken yolun başında Paşo’yu vurmuşlardı mesela, sokağın sonundaki sinema salonun karşısında. O an tuz fabrikasının karşısında duvarın önüne dizilmiş, yaşayan en güzel aptallar olarak saçmalıyorduk. Orhan, şarkıları tersten söyleyen Erdal ve Sarı Kenan’la birlikte. Orhan’ın şehri terk etmesine iki yıl daha vardı. İki büyük arkadaşlık yılı. Bunu bilmek iyiydi. Paşo’ya ateş ediyorlardı sinema salonunun karşısında. Bunu bilmek kötüydü. Kimse üzülmüyordu. Ben üzgündüm. Orhan kızgın. Gece karanlık. Olağan koşullarda sinemanın önü aydınlık olurdu. Ama zaman olağan zamanlardan değildi. Sonbahardı ve sinema salonu yazlık bir salon olarak kapalıydı. Bu nedenle karanlıktı sinemanın çevresi. Teşrifatçı Bahri sezon sonu mal sayımını yapıyormuş içeride. Silah seslerini duyunca karanlığa fırlamıştı. Eğer yaz vakti olsaydı Orhan’la birlikte orada olurduk, ışıklar açık olurdu, müzik duyulurdu ve belki cinayet işlenmezdi o gün. Defalarca ateş edilmişti. Paşo’nun 21 yaşındaki bedenine. Henüz çok gençti ama, o yıllarda ölmek için yeterince yaşlı görünmüştü bana. 11 yaşındaydım. Benden büyük her şey yaşlıydı. Bu da neredeyse tüm dünya demekti. Paşo’yu vuranın gölgesini görmüştüm o gece, yolun başında. Gölgesine bakarak bile anlamıştım. Gölgenin Paşo ölene kadar hatta öldükten sonra bile ateş edeceğini. Hiç durmayacaktı. Durmaya niyeti olanları tanırdım. Dünya durmayacaktı. Zaman ve ölüm durmayacaktı. Kar yağışı durmayacaktı. Paşo’ya nişan alınarak yola çıkan mermiler durmayacaktı. Nick’in ‘’Kadiri Mutlak’’ dediği kudretli tanrı ve sonra kötücül Şeytan durmayacaktı. Hiçbir şey durmayacaktı. Üstelik hiçbir şey henüz başlamamışken… Durmayacaktı.

                         Öğleden sonra büyük ve uzun sürecek olan bir elektrik kesintisi yaşandı. Sadece bir bölgede değil. Tüm şehirde. Akşam olduğunda ay bile sönmüştü sanki, zifiri karanlık her yerdeydi. O gece anladım. Yaktığımız sokak ve salon ışıklarının hatta tv’den yükselen ışığın bile yeryüzüne ne denli pırıltı saçtığını.

            Karanlıktı ama ışığa ihtiyaç yoktu. Eğer iplik iğneye geçirilmeyecekse, o zaman ışık olmasa da olurdu. Tüm güzel şeyler karanlıkta yapılıyordu nasılsa. Öyle güzel ve ışıltılı şeyler ki onlar, karanlıktan etkilenmeden kendi yollarını bulabiliyorlardı.Dünya Elektrik kesintisi nedeniyle kararmıştı. Ve karanlık dünya bunca yıldır elektrik nedeniyle saklayabilmişti sanki karanlık yüzünü ama ben en başından beri biliyordum. Dünya karanlıktı. Ben hem durmayacak olanı tanırım hem karanlık olanı. Cehennemi bile bilirim ben.  Cehennem, önünde sayısız kişin bulunduğu bir tuvalet sırasıdır. Hedef için çabalarsın. Ulaştığın şey sonunda sadece kendi leşindir. Mahvettiğin hayatın ya da posasını çıkardığın o güzel akşam yemeğin… Tanrı insanı korusun. Dünyanın karanlığı, karın 78. gününde hayra yorulacak bir karanlık değildi. Hayırlı günler sona ermişti. Kararlı bir karanlıktı bu. Güneş bile sönmüştür. Sabah olunca anlaşılacaktı. Doğmayacaktı.

            Gecenin en geç saatinde kapı açıldı. İçeriye giren olmadı ama bir ses duyurdu kendini. Konuştu.  Ben o sırada elimde çok eski yıllardan kalma bir çakmak tutuyordum. Oynuyordum onunla. Eski stil bir çakmak. Şu yassı ve metalik gri olan çakmaklardan söz ediyorum. Son günlerde bana umut veren tek şey onun görünüşüydü. Zamanda yolculuğun hız kızağıydı sanki o. Yanımdan ayırmıyordum. Onunla ne zaman sigaramı yaksam, sigara yandıkça ve içime çektiğim dumanla zamanı tüketiyor ve tükettikçe ulaşmak istediğim geçmiş bir güne uzanabiliyordum. 15 yıl filan önceki bir gün için sigaranın yarısını içmem yetiyordu. Doğduğum güne gitmek içinse tamamından fazlasını içiyordum. Marlboro Red One, hiçliğin tütünü, boşluğun dumanı… Tüm paket sonunda bile o sigaraları kimin içtiğini anlayamazsın.Ve anlamak için bıraktığı etkiye filan da güvenemezsin. Çünkü sigara etkisi yok.Ateş yok duman da yok. Parmaklarındaki tütün kokusu ve hafıza yardımıyla anlıyordun onca sigarayı içtiğini. Çünkü Marlboro Red One, hiçliğin tütünü, boşluğun dumanıydı.

            Gece yarısından çok sonraydı. Kapının zili çaldı evet. İçeriye hiçkimse girmedi ama bir ses konuştu. ‘’Daha önce hiç birdenbire yok olmak istedin mi’’ diye sordu. ‘’Birdenbire yok olmak. Sanki hiç var olmamışsın gibi’’ – ‘’Anlıyorum’’dedim. ‘’Yok olmaya yakın olmak bile yüksek bir sanat işi.’’dedi.

Bülent Uçar

 

 

 

 





Yazar Hakkında

  • bahadır

    hiç yere boşluk,içinde hiçlikte.
    bir sigaranın sonzuza dek sürecek tükenişi,üstelik henüz hiçbir şey başlamamışken.biz varız ve sigaramızı boşluğa salarız.

Herbalife Ürünleri