Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GEORGE BERKELEY ve BİR ÖTE DÜNYA OLARAK AMERİKA ”

Bülent Uçar 25 Nisan 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” GEORGE BERKELEY ve BİR ÖTE DÜNYA OLARAK AMERİKA ”

_____________

Bana, çok eskiden beni çağırmak için kullanabilecekleri, çok seveceğim bir isim koymuşlar. Ahmet Semih… İsimden epey sonra da takıntılarım başladı. Birkaç terk ediliş ve ölümden sonra da artık çocukluk bitmiş. Gençlik ve yarı yetişkinlik günlerim başlamıştı. Bir kısmı iyi, diğer kısmı kötü sayılabilecek arkadaşlarım vardı. Bir de anlam veremediğim, doktorların da adıyla ve belirtileriyle literatürde karşılaşamadıkları tuhaf bir hastalığın sahibiydim. Sevdiğim şeyleri kontrolsüzce çok seviyor. Kaybettiğimde, intiharın eşiğine dek geliyordum. Bunlar dışında kalan şeyleri de hiç sevemiyordum. Etrafımda gördüğüm çoğu şey beni dehşete düşürüyordu. Hele sözcükler, o lanet sözcükler, ruhun içindeki duygu özüyle uyumsuz olduğunda, yaşadığım bilinç sarsılması ve mide bulantısı, bir gün sonumu getirecek, otopsi raporumda sözcük ve sahtekârlığa dair aşırıya kaçmış travma bozukluğu yazacaktı.

Güzel şeyler yok muydu? Fazlasıyla vardı. Çok az gibi göründüğünde de çoğaltan bakışlarım devreye giriyor, biri bin, bini milyon yapıyordu. Bir bahar günü çok kuvvetli yağan dolu sonrası, yağış yerini şiddetli yağmura bıraktı. Sokaklardaki yağmur suları öyle çok aktı ki, su hem kendini temizleyerek berraklaştırdı. Hem sokağı…

Yağmur altında bir süre yürüdüm. Bir bahçeli evin, ahşap kapısı önünden geçerken, bahçedeki toprak alanın bir kısmına beton patika yapıldığını gördüm. Bu patikanın üstünde de çok eskiden, belki ta çocukluğumdan, hatta belki çocukluktan önce, kişisel bilincimin henüz inşa olmadığı, o çok yaşlı kadının evimize uğradığı günlere ait bir varlık kırıntısı, zaman kısımları gördüm. Patikanın üzerinde, bir yaprak vardı. Ve bu yaprak, hayatta en iyi tanıdığım şeylerden bile daha tanıdık görünmüştü bana. Hızla geçip gittim oradan. Çünkü hem çok ıslanmıştım, hem üşüyordum hem de bu tür durumlarda bir sonuca ulaşılamayacağını biliyor, çaresizliği kabul ediyordum.

Eve döndüğümde, yaprak beni hiç terk etmedi, kafamın içindeki en belirgin görüntü onun yağmur suyu içinde, neredeyse yüzen güzelliğiydi. Benimle sanki konuşmuş. Geçmiş zamanın kaybolmuş, kuytularına saklanmış anlam ve özü anlatmıştı bana. Bilinmeyen çok şeyi açıklamış, kaybedilmiş çok özü ve anı yeniden var kılmış ama bunu yaparken tek bir sözcük, tek bir akıl kırıntısı bile kullanmamıştı. Elimde büyük bir hazine vardı ama onu kullanılabilir hale getirebilecek bir dönüştürücü yoktu

 

Ve sene2001’ken

 

 

 

Hiç kimsenin şahit olup göremediği şeyin varlığını güvence altına almak için birinin algılanması gerekir, diye düşündüğümüz için, bu algılama merhameti ve kudretine bir tek tanrının sahip olduğunu da biliyorduk. Çünkü o günlerde, – Esse est percipi – var olmak algılanmış olmaktır, algılanmayan şey yok’lukla özdeştir, diyen George Berkeley’in eserlerini kendi başına Türkçeye çeviren İlhan’ın okumalarını dinliyorduk: ‘’ Eğer duyumsadığımız renkler, kokular, tat ya da görsel nitelikler olmasaydı. Tüm şeyler yok olurlardı. Öz, denilen şey, ne olduğunu bilmediğim, dahası var olmayan şeydir. Her ne varsa kafamın içinde var ve oraya ne yansıyorsa, kendini onun sayesinde gerçek kılıyor.’’ Bir defasında da onun algılanmayan, duyumsanıp gözlenmeyen şey yokluğa eştir, hatta yoktur teziyle alay etmek için ona nükteli bir şiir yazan Katolik ilahiyatçı Ronald Knox’a karşı bir şiirle şöyle karşılık vermiş: ‘’Saygıdeğer bayım. Derim ki ne tuhaf iştir böyle şaşırmanız. Ben her daim bu Boşluk’tayım. Zaten şu ağaç da durdukça duracaktır orada. Zira hep üzerindedir gözlerim. Hürmetlerimin kabülünü rica ederim. Tanrınız… Çok sevmiştik. Bu rahip filozofu…

Toplamda üç kişiydik. Ben, İlhan ve adını unuttuğum o kız… Adı şimdilik ve hikâyenin sonuna dek Nihal olsun.

Bizi bir tek tanrı görsün, sadece onun görüş alanında olalım, diye görünmez olmaya, karanlık ve kuytu yerlerde, hatta bazen evin hiç kullanılmayan, ev sahibinin oda dediği, benim kutucuk adını taktığım yerde zaman geçiriyor, orada çok şey düşünerek, birbirimize çok şey söylüyorduk. Orada bir defasında, Nihal’in mimarlık bölümünde okuyan güzeller güzeli arkadaşı Simge, İlhan’ın karşısında çırılçıplak soyunmuş, onu birkaç dakika boyunca öpmüş. Sonra da hiç kimse görmediyse, var olmamıştır diyerek, çekip gitmiş. İlhan böyle anlattı. Ve ekledi: ‘’Şimdi ben, sırf o soyunma ve öpüşme anı, gerçekten yaşanmış olsun diye o ana kafamın içinde şahitlik ediyor, aklımdan bir an olsun çıkarmıyorum.’’

İlkbaharın bitmeye yaz mevsiminin de yaklaşmaya başladığı bir günde olanlar da başta İlhan olmak üzere, Simge’nin hayatını öncesi ve sonrası olarak ikiye böldü. Simge okuldan atıldı. İlhan, kendi deyişiyle Amerika’ya gitti. Ama biz biliyorduk ki o öldü.

Hem ama zaten kafasına da takmıştı. Amerika bir öte dünya. Oraya hâlâ hayattayken bile gitse bir insan, kendini öteki dünyadaymış gibi hisseder. Evinden ve tanıyıp bildiği her şeyden çok uzakta… Bir insan ne yapar? Hem binlerce sene sürse bile, insan çok uzak bir mesafeyi yürüyerek aşamıyor ve gidilecek yere gidemiyorsa, orası bu dünyaya ait olamaz. Amerika’ya yürüyerek gidilemez. Okyanus var. Suyun üzerinde yürüyebilsek keşke…

Simge ve İlhan okulun gölgedeki koridorlarında dolaşır, orada burada öpüşürlerken ve bu defa bunu açık dünyaya karşı yapıp varlık alanına dahil ederek gerçek kılıyorlarken, Simge’nin gözüne ilkin resim bölümüne ait koridordaki bir resim takılıyor. Resimdeki ağacın gövdesinde bulunan kurumuş kabuklara bakıp İlhan’a ‘’Şu resme baksana, ağacın kabukları sanki bir yara kabuğuna benziyor. İntihar duygumu kışkırtıyor.’’ dedikten sonra, resmi yerinden çerçevesiyle birlikte sökerek 3. kattan aşağı atıyor.

Resmin düşerek çerçevedeki camın kırılıp dağıldığı yere bakıyor, orada kimse olmadığını görünce rahatlıyor ama birini öldürmekten sadece rastlantı eseri kurtulduğunu görünce, bunu kabul etmiyor. Ve o andan sonra kendisini bir katil olarak görüp, suçluluk duygusundan kurtulamıyor. Ne kullandığı ilaçlar işe yarıyor ne de giriştiği intihar denemeleri…

İlhan, Simge gibi bir rastlantı sonucu kurtulamadı. Şans, onun yanında değildi. Heykel bölümünün koridorunda, yaklaşık 80 kg’lık, ahşap ve üstünde çivilerden örülmüş desenler bulunan bir heykeli yerinden güçlükle kaldırarak pencereden aşağı attı. Bunu kimin yaptığını hiç kimse görmedi. Ama kim olduğu öğrenilemeyen biri ya da bilinmeyen bir canlı öldü. İlhan da kendini ihbar ederek cezayla karşılaşmamak için Amerika’ya gitti. Amerika’ya olan yolculuğunu bir şişe zehirle değil de bir uçak bileti alarak yaptığını söylemeyi çok isterdim.

İlhan gidince, eve başka bir üçüncü kişi geldi. Ama ona İlhan’ın odasını veremedik. Birkaç gün koridorda bir sünger yatakta uyudu. Sonra istemeye istemeye İlhan’ın odasını verdik ona. Kötü çocuk değildi. Adı Hüseyin’di.

Ve çok yalancıydı. Yalanlarının ne kendisine bir yararı vardı ne de bize bir zararı ama yani sonuçta bu tamamen saçmalıktı. Bunu yapmasa ne iyi olurdu. Belki İlhan’ın yerini bile alır, bize onu unuttururdu. Ama bu unutma hiç gerçekleşmeyecek gibi görünüyor, özellikle yüzü hiç aklımdan çıkmıyordu. Anlattığı, kendine özgü o tuhaflıklar da hep aklımdaydı. Bir gün yanıma kadar sokulup, bir kâğıt uzattı. Şu beyaz, büyük kâğıtlardan… Sanırım resim kâğıdıydı. Çok küçük yazarak, bütün o büyük kâğıda adını soyadını yazmış ve ad soyadın sonuna da öldü diye eklemiş. ‘’Bak.’’ dedi. ‘’ Ne tuhaf, insan, kendi adının sonuna öldü ibaresini koyabiliyor ama hiç uyuşuyor mu, hayır, bunu uyuşturmaya çalışıyorum. Sanki bunu alışıldık bir şeymiş gibi yapabilirsem, kendi kendime de ‘’İlhan … öldü.’’ diyebilirsem, sanki hiç ölmeyecekmiş gibi hissediyorum.’’

Sonra, şu çocuk, yeni gelen, Hüseyin, yalan konusunda öyle büyük bir çığır açacak gibi görünüyordu ki, birine hasta olduğunu, mesela grip olduğunu söylesin, bu yalan, aynı anda gerçeğe dönüşüyor, çocuğun burnu akıp, aksırıyor, öksürüp, yatağa düşecek hale geliyordu.

Kendisi de korkuyordu ki, bir gün elinde olmaksızın yalanın cazibesine kapılarak, birine 4. Evre kanser olduğunu söyleyecek ve birkaç aya kalmadan ölecek diye ödü kopuyordu. Bu, olurdu ve hiçbirimiz şaşırmazdık. Bir akşam eve geç kalınca, telefon ettik, ‘’Ben çok uzaktayım, Almanya’da’’ dedi. Yalanın bu kadarı da olmazdı. Bir saat sürmedi evdeydi. Yalanını yüzüne vurmadık ama bunu neden yaptığını bilebilecek kişi kendisi bile değilken, onunla neden birlikte yaşıyoruz, bunu, sadece bunu anlamaya çalıştık.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri