Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GERÇEK BİR APTALIN HÜZÜNLÜ FENOMENOLOJİSİ ”

Bülent Uçar 03 Aralık 2016 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” GERÇEK BİR APTALIN HÜZÜNLÜ FENOMENOLOJİSİ ”

________

Bir defasında nerede olduğunu hatırlamıyorum ama bir yerde şöyle yazdığını okumuştum: ‘’İnsanlar, sahip oldukları bütün özelliklerden rahatsızlık duyup, kendilerini eksik bulabilir. O konuda daha iyi olmak isteyebilirler. Ama kusurlu, yetersiz ya da eksik akıllı olduklarını hiç düşünmezler. Bu konuda herkes en iyisine sahip olduğunu bir şekilde bilir.’’

Ancak ben hiç öyle düşünmedim. İronide bulunmaksızın kabul ediyorum. Ben aptalın önde gideni, ahmaklığın nefes alan, kalbi atan anıtıyım. Bunu kabul etmesem ne olur ki, bu apaçık bir gerçek sonuçta. Hiç değilse kabul etme erdemi göstererek, bu erdem sayesinde durumu bir parça acıtıcı olmaktan uzaklaştırdığımı sanıyorum. Ağrı kesici işlevi gören, harikulade ve mucize yaratan sanılara hepimizin ihtiyacı var.

Bir çeşit geri zekâlı olduğumu çoktandır farkındaydım ama daha da erken, mesela çocukken,   evde karanlık odada bulunan uzun yolculuklar bavulunun iç kısımlarındaki gözlerden birinde bulduğum bir avuç telefon jetonunu, dahası şehirler ve uluslararası görüşmeler için kullanılan, büyük ve pahalı olan jetonları, bir PTT şubesine götürerek, yarı fiyatına sattığımda anlamalıydım.

Babam, jetonları sorduğunda, onları PTT’ye verdiğimi, birazcık para karşılığında onlara bıraktığımı söyledim. ‘’Ne kadar para aldın?’’ ‘’Şu kadar.’’

‘’Ama neden oğlum? Jetonların asıl fiyatı, aldığının ki katı.’’

‘’Anlamıyorsun ki baba, jetonlar eskiydi, hepsi kararmıştı. Kandırdım onları.’’

‘’Oğlum, sen akıllı çocuksun ama bazen beni şaşırtıyorsun. Paranın eskisi yenisi mi olur.’’ dedi.

Son zamanlarda artık arkadaş gibi takıldığım, o bira içerken, benim onun yanında patates cipsi yiyerek kola içtiğim babamdan bu sözleri duyunca utanmıştım. Çünkü yaptığım şey, apaçık ve tartışma kabul etmez şekilde, düpedüz salaklıktı. Söylemiştim bir ahmak olduğumu.

Cebimde, fazla el değiştirmekten kirlenerek eskimiş bir iki yüzlük banknotu mesela,  üç – beş lira yerine harcayabilir, parayı heba edebilirdim.

Sonra, benim kendimin bile tahammül edemediği ama bir türlü de vazgeçemediğim tuhaflıklarım vardı. Hâlâ da var. Kafayı taktığım tuhaf teoriler, kendimi içine düşmekten alıkoyamadığım sahtekârlıklar filan…

Yeni tanıştığım ve bir daha görmeyeceğime emin olduğum tüm insanlara yalan söylerdim. Her konuda söylerdim bu yalanları. Adımdan, yaptığım işe dek, geçmişime, başarılarımdan kayıplarıma kadar her şey hakkında yalan söylerdim. Çünkü bir daha görülmeyecek birine söylenen sözler; heba olan, boşluğa savrularak hiçleşen düşünceleri içerir. Olayı böyle değerlendirir, o koşullarda söylenen doğruların, gerçeklik israfı olduğunu düşünürdüm. Hâlâ da böyle düşünüyorum.

Tüm bu nedenlerden ötürü, beni kandırmak da çok kolaydır.

On iki ile yirmi ikinci yaşım arasında beni sevdiğini söyleyen tüm kızlara inanmıştım. Üstelik bana, canıma okumak isteyecek kadar öfke dolu oldukları yüzlerinin orta yerinde apaçık görünmesine rağmen yapmıştım bunu.

Biraz daha büyüyüp, yetişkinler dünyasına ait olmanın eşiğine geldiğimde, bir sevgilim vardı. Onun da benim gibi ve tam da benim stilimde, bana çok benzeyen bir halde gezi zekâlı olduğunu fark ettiğimde, çok mutlu olmuştum. Aptallılığı bile tam bana göre diye düşünmüş, çok sevdiğim vücudu, gülüşü, saç ve ten renkleri, çilleri filan ikinci planda kalmıştı. Varsa yoksa zekâ konusundaki yetersizliği kurcalıyordu aklımı, bu mutlu ediyordu beni. Çünkü ikimizin ortakça paylaştığı, ta içten ve özden birleştiği konu, seksten sonra buydu. Evden uzaktayken bu özelliğimiz sayesinde sarmaş dolaş oluyordu hem ruhlarımız hem bedenlerimiz…

‘’Bir gün, sırf romantizm sergilemek için bir kurgu yapmak istedi. ‘’Şimdi’’ dedi. ‘’Hayal et. Kar yağıyor, sen evden dışarı telefonunu evde unutarak çıkmışsın. Benim de telefonum yanımda değil ve birbirimize ulaşmamız imkânsızken, akşamın karanlığında bir sokakta birbirimizle karşılaşıyoruz. Güzel olmaz mı, Birbirimize sıkıca sarılırız. Sanki birbirimizi bir daha hiç bulamayacakmış gibi umutsuzken bir mucize gibi karşılaşmak…’’

‘’Evet, güzel olabilir’’

‘’Yine de ben belki seni çok özlerim, bir ankesörlü telefon bulup, hafızama kaydettiğim numaranla seni arar, sana ulaşırım’’

‘’Hayır, bunu yapamazsın.’’

‘’Neden?’’

‘’Hayatım, unuttun mu, ben, telefonumu evde unutmuştum. Sen söyledin’’

‘’Ah, evet, çok aptalım, beni bir gün bu aptallığım yüzünden terk etmezsin, değil mi?’’

‘’Terk etmek mi, ikimiz de birbirimizden salağız güzelim, bu nedenle hiç kimse için değil belki ama birbirimiz için en doğru kişileriz. Seni asla terk etmem. Edemem.’’

Zekâmla ilgili sorunun ne denli büyük ve karmaşık olduğuna dair, elimde çok kanıt ve örnek olay vardı.

Lisedeyken, öğle yemeği aralarında okul dışına çıkmak yasaktı ama bir kişi arka taraftaki duvarı aşarak dışarı çıkabiliyor ve arkadaşlarının ona emanet ettiği paralarla, okulun tam karşısındaki kebapçıya giderek, dürümleri alıp geliyordu.

O gün, paralar bende toplanmıştı.

Dışarı çıktım. Kebapçı, ona doğru yürüdüğümü görünce sinsice sırıttı. Bu sırıtışın altındaki nedeni biraz sonra anlayacaktım. ‘’Kaç dürüm istiyorsun’’ diye sordu. Önce parayı saydım. Sonra da ‘’12’’ dedim. ‘’Tamam, paraları ver’’ diyerek, avucumdaki parayı uzanıp aldı. Tüm dürümler hazır olduğunda, hepsini aldım ve okula doğru yürürken, Özay’ın biraz fazla limon ve maydanoz istediğini anımsayarak geri döndüm. Adam da ‘’Ödemeyi unuttun.’’ dedi. ‘’Parayı biraz önce elimden siz aldınız ya.’’ diyecektim ki, yemeğini az önce bitirmiş bir müşteri, ‘’Oğlum, sen geldiğinde ben buradaydım. Kimse senden para filan almadı.’’ deyince, gerçek bir geri zekâlıyım ya, hemen kabullendim ve bu olayla birlikte, okuldaki geri zekâlılığım tescillenerek, sanki çok saygın ve çok güvenilir laboratuar ortamlarında kanıtlanmış gibi kuşkusuz bir gerçeğe dönüştü. Liseden mezun olana dek de o çocuklara ara ara ben ısmarladım öğle yemeklerini.

Bir sabah da hava çok soğuktu. Yine herkesten ve her şeyden uzakta tamamen yalnız ve hiçbir kimliği olmayan biri olma arzumu duyumsayınca, evden çıkarak, binanın otoparkına indim. Kapıyı üstüme kapatarak, atkıma sarınıp motoru çalıştırdım. Evden uzağa, Silivri’ye doğru sürmeye başladım arabayı. Yola çıkalı çok uzun zaman olmamıştı ki, Kumburgaz civarında, yolun sağ kısmında kalan bir ağaç ve ağacın ardına saklanmış bir ev gördüm. Ev öyle tanıdık görünüyordu ki, Adana’daki günlerimde neredeyse her gün gördüğüm yolu anımsattı bana. Ve ben, bunun sadece bir anımsama olduğunu, olayın iki benzer ev ve ağaç meselesi olduğunu anlayamadım ve kendime şöyle dedim. ‘’Yola çıkalı uzun zaman olmadı. Ama nasıl hızlı yol almışsam, kısacık sürede Adana’ya dek uçar gibi ulaşmışım.’’

Bülent Uçar

 

 

 

 

 

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri