Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” GÜZEL DELİRENLER ya da BİR SÜPER KAHRAMANIN AŞKI ”

Bülent Uçar 03 Eylül 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” GÜZEL DELİRENLER ya da BİR SÜPER KAHRAMANIN AŞKI ”

________

1

1998 yılı, kış vakti… Adana’da, aralıksız esen sert rüzgârlarla birlikte, çok soğuk geçen ve sanki buzdanmış gibi donduran bir beş hafta yaşandı. Aralık ayının son günlerinde başlayarak, Ocak ayının sonuna kadar süren o uzun kırk gün… O beş haftaya ait soğuk günlerden birinde, üşümekten neredeyse acı çekerek; üstelik bu acı nedeniyle ağlamaklı vaziyette yürüyordu Kara Mithat ve Suat Gani…

Mithat, Suat Gani’nin düz yolda bile bir türlü dengesini bulamayan yürüyüşüne, neredeyse sendeleyerek karşılık veriyordu, onu geride bırakmamak maksadıyla. Suat Gani’nin başının sağ kısmında, onu hep bir esrime içinde, dengesiz yaşatan bir toprak parçası vardı, çamurdan… Hiç değilse Suat Gani’nin tarifi buydu, konu başının sağ kısmı olunca.

Mezarlığın önünden geçiyorlardı. Mithat, Suat Gani’ye,  başıyla, sol yanlarındaki mezarlığı işaret ederek sordu:  ‘’İçeriye gireceğim, benimle gelmek ister misin?’’  Suat Gani, Mithat’ın oraya neden girdiğini biliyordu. Ona, ‘’Çok az kaldı Mithat, hissedebiliyorum. Bir gün oraya gireceğim ve bir daha hiç çıkamayacağım. Sen gir. Hevesini al. Benim bunun için çok zamanım olacak. ‘’ dedi. ‘’Tamam’’ diye karşılık verdi Mithat. Ve Suat Gani’yi dışarıda bırakarak, şehrin, İncirlik bölgesine yakın kısımdaki E-5 yolu üzerinde ve oradaki konumuyla neredeyse şehir merkezine sokulan,  en eski mezarlıktan içeri girdi. Asri Mezarlığı… Öyle eski bir mezarlık ki, dün ölüp bugün gömülenle, birkaç yüzyıl önce ölen aynı toprakları paylaşıyor burada.

Mithat, neredeyse her hafta; iki ya da üç defa gelir, birkaç saat zaman geçirirdi bu mezarlıkta. Sırf, konuşmadan durabilen tek varlık türünü onlar oluşturdukları için. Mithat, ölülerin çıkardıkları sessizliği duyabiliyordu. Ve bu sessizlik, bilinen sessizliklerden sonsuz kat daha güçlü ve ruhu, yağmur altında yumuşacık yünden, sütlü kahverengindeki battaniye gibi saran bir sessizlikti. Sıcak, yumuşak, kuru, ama okşayan…

Akşamüstü vakti, mezarlıktan çıktı Mithat. Yakındaki okulun çıkış saatiydi. Otuzlu yaşlarda, sarışın bir kadın, yedi yaşlarındaki mavi üniformalı oğlunu azarlıyordu, bağırarak: ‘’Oğlum yeter artık! Çok hareketlisin. Dur biraz.‘’ Mezarlıktan çıkar çıkmaz, dünyanın henüz giriş kapısındaki ilk gürültüydü bu. ‘’Canlı varlıklar, neden hiç beceremez susmayı…’’diye geçirdi aklından. Sadece, ıssız kayalıklar, derin okyanusun en kuytu kısmındaki sular, canlı cansız tüm balıklar ve sadece ölüler mi susar hep?’’ diye sordu kadına. Kadın şaşırdı. Korkmuş gibi yapmaya çalışırken, Mithat, bu defa, ‘’Hanımefendi rahat bırakın çocuğu, bir gün istese de hareket edemeyecek, hep susacak, şimdi bırakın, henüz zamanı varken tadını çıkarsın.’’ dedi, uzaklaştı. Kadın korkmuş ve çok utanmıştı. Yerin dibine girmek istedi, ama ölmesine daha çok zaman var gibiydi.

 

 

2

Suat Gani, elli bir yaşındaydı. Cemil’den yirmi iki yaş büyüktü ve onun babasıydı. Bir hayali vardı. Kâbus başlamadan önce gerçekleştirmek istediği bir hayali… Tüm hayatını, baştan, hatırlayabildiği her gününü, hatırlayabildiği biçimiyle, eksiksiz ve tek küçük bir farklılık bile içermeden, yeniden yaşamaya karar vermişti. Belki, yeniden ilkokula, liseye filan gidemezdi. Ama aynı üniversiteyi, hatta aynı bölümü deneme şansı vardı. Aynı derslikler, kantin ve amfiler… Hatta patikalar… Çocukluk zamanlarında gidip geldiği ilkokul ve lise gibi okulları tekrar edemese de, o okulların koridorlarını, bahçelerini filan tavaf edercesine dolaşabilir, o yaşlarda geçip gittiği her sokağı, caddeyi, kaldırımı yeniden arşınlayabilir, oralarda var olabilirdi.

Bulvar Gazipaşa ve Sular Bölgesi’nde, Master Mind, Logic,  ve Royal gibi bilardo ve oyun kulüpleri çoktan kapanmış olsa da, bina ve salonlar, eskiden oldukları yerlerdeydiler. O mekânlara uğrayabilirdi. Bir zamanlar, Master Mind’ın bulunduğu mekânda,  belki, bilardo masaları ve tilt makinesinin yerinde başka şeyler vardı mesela, şimdi. Ama bu, yine de, oralara uğrayarak, o salonlar, tıpkı eski biçim ve özlerindeymiş gibi davranmasına engel değildi. Sonra, Sucuzade Mahallesi, Saydam ve Obalar Caddesi’ndeki kışlık Özen, yazlık Nur sinemalarının yanı başlarına uğrayabilirdi, çoktan ölmüş sevgililerinin hayaletlerini ziyaret eder gibi… Küçük Saat’te yıllar önce kapanan, Erciyes Sineması ve Alsaray pasajındaki Alsaray Sinemas’ına da aynı ilgiyi gösterebilir. Tüm bu mekânlara uğrayarak, yaşantısını yeniden, baştan yaşar gibi tekrar edebilirdi.  Ve elbette THK pasajı… Aykut Abi’nin çoktan kapanmış kitap – kırtasiye dükkânı, küf kokusu ve Cenk spor mağazası…  Çocukken yaptığı gibi, bu mağazanın vitrinine uzun uzun bakar, parası yetişmediği için asla satın alamayacağı ‘Mikasa’ marka futbol topunu yine, uzun uzun izleyebilirdi. O günlerde, göz göze gelmekten hoşlandığı tek varlıktı, siyah- beyaz bakla desenleriyle Mikasa…

Annesinin evinin bulunduğu sokağın sonunda, yıllar önce yerli filmler gösteren yazlık Akıncılar Sineması, birkaç sokak ötede tombalacı Hulusi’nin teşrifatçı olarak çalıştığı ve onun deyişiyle, ecnebi filmler gösteren Kiremithane Sineması. Börekçi Osman’ın oğullarıyla yolun başında, börek tablası önünde gırgır ve bu gırgıra sinema salonundan yükselerek eşlik eden karate filmlerinin ses efektleri… Kedi Karateci, Kedi kız ve Patron Bruce Lee, sonra, elbette Tek Kollu Kahraman Wang Yu ve Jackie Chan… Sabahları sinemayı süpürmekle görevli Cemal’in deyişiyle Zeki Çen…

Suat Gani, tüm bu mekânlara uğrayarak, hatta bu yazlık iki sinemanın makine dairelerine girip, birkaç gece, o karanlıklarda uyuyarak, ölmeden önce, kişisel geçmişinde kaybolmaya karar vermişti.

Sonra, Gençlik Stadyumu’nda amatör küme maçlarını izleyebilir, mahalle camisinin avlusuna sokularak, bu gölge avluda, serinliğin gölgesini Tanrı’nın şefkatli varlığı olarak duyumsayabilirdi. Gerçekleştirecekti tüm bunları. Bir de o günlere özgü kokulara ulaşabilirse, belki zamanı geri bile çevirebilirdi. Yaşamını yeniden, baştan yaşayacaktı. Takmıştı kafasına bir defa.

3

Konu, ne nostaljiydi ne de geçmişe dönmek… Konu, üstüne her zaman yok’luğu örten zamanın ve içinde, bir daha var olamayacak olanı saklayan geçmişin, bu sayede sonsuzluk, zarafet ve güzelliğe ait olmasıydı. Ve Suat Gani, bu güzellikten pay almak istiyordu. Ölmeden önce… Gücü yoktu, ama alacaktı. Çünkü buna ulaşabilmek için ölümcül bir arzu duyuyordu. En ölümcül, en güçlü tutku… Üstelik ölüm yetmezmiş gibi, bir de hayati…

‘’Bunu neden yapmak istiyorsun, neden bu tuhaf tutku?’’ diye sorduğunda Cemil, ona,  hastane dönüşü, babası Suat Gani, düz yolda bile yalpalayarak, dengesizce yürürken… ‘’Çünkü…’’ demişti ona. ‘Çünkü az kaldı ve ben ölüyorum.‘’ sözleri bitince susmuş. Sonra,  birden devam etmişti konuşmaya, bu defa kızgınlıkla: ‘’Bir gün herkes ölecek deme sakın bana Cemil! Benimki diğerlerine benzemez, benim günüm belli olmasa da, sözleşmesi yapılmış bir ölüm gibi gerçekleşecek. Başımın sağ tarafında, beni toprağın iki buçuk metre altına iten bir şey var. İki buçuk metre, bir ölünün defnedildikten sonra, yağmur, çamur, heyelan ya da deprem gibi olaylar sonunda yüzeye çıkmasını engelleyen güvenli derinlik olmalı. Aksi halde, neden bu derinlikte ısrar edilsin ki?’’ Cemil, güldü, babasından bunları duyunca. Babası sürdürdü konuşmasını, ‘’Yerin altı feet altında, güvende…’’ ‘’Kim hesapladı bunu acaba?’’ ‘’İki buçuk metre ya da altı feet diye kim belirledi?’’ diye mırıldandı, son söz olarak, kendi kendine. Dalmıştı yine, kendi içinde ıslak bir birikintiye.

’’ Tamam, baba.’’ dedi, Cemil.  ‘’Hayır, tamam değil.’’ diye karşılık verdi Suat Gani. ‘’Hayatım boyunca ne geldiyse sağdan geldi başıma. Şimdi de başımın sağ tarafı, öldürüyor beni. Söylesene, bu, bir tesadüf mü? İroni mi?’’ Cemil, sustu. Suat Gani, lisede, henüz gencecik bir çocukken giriştiği hızlı, solculuk hayatına, Yılmaz Güney’in ‘70 yılında ‘’Umut’’ filmi için Adana’da set kurduğu günlerden birinde daha derinden ve güçlü girmişti.

Sete, Yılmaz Güney’i görmeye gitmiş, onunla göz göze gelmiş ve Güney, ona uzun uzun bakmış, ‘’Agam sen, Evet sen, Cüneyt Arkın’a benzeyen çocuk, buraya gel. ’’ demiş. Onca kişinin arasından onu seçmiş. ‘’Buralarda tuzlu çekirdek ve tuzlu şalgam bulabileceğin iyi bir yer var mı? – ‘’Var’’ demiş Suat Gani. Bir saat filan sonra da, büyük kese kâğıtlarındaki çekirdeklerle, şalgam şişesini Yılmaz Güney’in masasına bırakmış. Güney, ona da ikram etmiş şalgamdan filan. Uzun uzun konuşmuşlar. Yılmaz Güney’in, Yumurtalık’ta savcıyı vurduğu gün de yanındaymış Suat Gani. Yani hiç değilse rivayet edilen söylenti bu şekilde. Hiç kopmamış bağları. Yılmaz Güney, Paris’te ölene dek, bir şekilde hep haberleşmişler. Hatta Güney, ‘84’te öldüğünde, cebinde bir mektup varmış, Suat Gani’ye yollanmak üzere.

Sağdan hep zarar görmüş ikisi de. Suat Gani, halkın boşboşçu’lar diye andığı Amerikan Pazarı’ndan aldığı ve o yıllarda sadece orada bulabildiği, daracık kot pantolonları, uzun sarı saçları ve siyah deri ceketi yüzünden; Küçük Saat bölgesi, Melekgirmez Sokak’ın orta yerinde, Sebze Hali’nin oralarda filan az dövülmemiş, sağdan koşan tutucu milliyetçiler tarafından. Şimdi de başının sağ tarafı pataklıyordu onu. Ölecekti. Biliyordu. Ve çok korkuyordu. Dahası, yerli yersiz her şeyi özlüyordu. Ölümünden bu kadar emin olduğu için, özellikle gündüzleri uyumaktan delice bir sersemlikle kaçıyordu. Özleyeceği şeylerden kopma duygusu, onu, gündüz gözüyle bir öcü gibi korkutmasın diye… Kaçıyordu uyumaktan, apaydınlık gündüz vakitlerinde. Yırtıcı ve yirmi gündür aç bekleyen köpek sürüsünden kaçar gibi…

 

4

Cemil, karanlık odada yatağına uzanmış, babasını ve onun tuhaf takıntılarını düşünüp duruyordu. Televizyon açıktı, sesi duyulan program NTV’de Kenan Onuk’un sunduğu, Haşmet Babaoğlu ve Hıncal Uluç’un yorumcu olarak bulunduğu ‘’90 dakika’ adlı futbol programıydı. Cemil, bayılırdı bu programa. Ona göre,  öldürücü var oluşla arasındaki kalkanlardan biriydi ’’90 dakika’’ ve karanlık odasındaki yatağında, uyumadan önce ve uyurken bu programdan yükselen sesler oldukça, ona hiçbir şey zarar veremezdi. ‘’90 dakika’’ var olduğu sürece;  sonsuza dek huzur, canlılık ve sessizliğin dinginliği eşlik edebilirdi ona ve o, bu güvenli sığınakta her zaman var olabilirdi.

Cemil,  Kenan Onuk’un sesini duyduğunda, şimdiki zamana döndü. İstanbul’daydı. Beşiktaş’ta. Çok eski bir apartmanın beşinci katındaki küçük bir odada.

Ve aynı saatlerde Ercan, bir saat süren yolculuk sonrası, Kozan otobüsünden yeni inmiş, Gazipaşa Bulvarı’na, oradan Reşatbey’deki Arı Sineması’na gitmeye karar vermişti. Cemil’in telefonda övgüyle söz ettiği filmi izleyecekti. ‘’Usual Suspects’’ Kevın Spacey’i Kevın Spacey yapan,  o efsane suç ve FBI ve Kaiser Soze adındaki kara tehlikenin filmi…

Bulvara ulaşmak için otobüse bindiğinde, orta kısımlardaki koltuklardan birinde oturan fıstığa takıldı kurbağa gözleri. Ercan’’n gözleri, Kermit’inkiler kadar güzeldi. ‘’Bu fıstık, Cemil’in şu pek beğendiği Gisele Bundchen’e benziyor.’’ dedi içinden. Cemil’i aramayı geçirdi aklından, kısacık bir an. Cemil’in ev telefonu bir kez çalıp kapandı. Cemil, arayanın Ercan olduğunu nasılsa anlamıştı. Ercan, ‘’Senin şu fıstıkla aynı otobüsteyiz.’’ demek istemişti. Ama önceki hafta, çağrı cihazı yerine edindiği, şu yeni icat cep telefonuyla konuşmayı henüz beceremiyordu. Karşı taraf, telefonu açamadan, yanlış bir tuşa basıyor, kapatıyordu telefonu.

Ercan, gözlerini kızdan alamıyordu. Kız çok güzeldi ve Gisele’e gerçekten çok benziyordu. Upuzun bacakları, zayıf bedenine rağmen dolgun göğüsleri, renkli gözleri ve kemikli, kusursuz yüzüyle onun ikizi gibiydi. Ercan, filmi filan unutmuştu. Kıza bakıyor ve ruhuna eski özgürlüğünü kazandıracak bir kusur arıyordu onda. ‘’Kusursuz bir güzellik, merhamet yoksunluğudur.’’derdi Cemil. Ercan da hiç anlamazdı Cemil’in bu sözüyle ne demek istediğini. Şimdi anlamaya başlamıştı. Acı çekiyordu ve bu acıya son verecek bir merhamet kırıntısına bile ihtiyacı vardı. Kızın güzelliğinde bir kusur bulamaz ise, akşam ve gece boyunca ve hatta belki günler boyunca acı çekecek, ruhunu, bu güzelliğe teslim etmiş, kapana kısılmış gibi soluksuz kalacaktı. Kızı, uzun uzun inceledi. Bir kusur bulamadı. Neredeyse ağlayacaktı. Umutsuzluğa kapıldı. Sonra, ayağa kalktı kız, ineceği durağa gelmişti. Çıkış kapısına yaklaştı. Ercan’ın tam önünde durdu. Ercan, o sırada, kızın saçlarındaki şampuanın kokusunu çekti içine. Pantene,  ince telli saçlar için…

Kız indi otobüsten. Ercan, tam da o an gördü merhameti. Kızın zarafeti engelleyen ‘’bir şey’’ vardı. Özgürdü yeniden. Ve huzurlu… Mutlu… Sahip…

5

Otobüs, oteli geçince, Ercan, yıllar önce okuduğu ortaokulun önündeki durakta indi. Oysa sinemaya ulaşmak için daha birkaç durak filan vardı.  Ama o, yürümek istemişti. Belediye binasının önünden geçti. Parkın kıyısına geldiğinde, ‘’Sun sineması…’’ dedi kendi kendine, duyabileceği yükseklikte.  ‘’Umarım hiç kapanmaz, çünkü orası, benim savunma kalem gibi ve bir gün kapanırsa gardım düşer. Hele ki, yıkılır ederse, dünyanın ve kadınların hiçbir saldırısına karşı koyamam. Tüm kalkanlarımı ve savunma güçlerimi kaybederim. Tanrım… Of! Düşünmesi bile acı veriyor. Umarım kapanmaz.’’diye söylendi, bu defa içinden ve kendi sesini duymadan.  Sonra da bağırdı, parkı geçince: ‘’Heyyyyooooo  – Suuuun! Benim güzel sevgilim!’’ O sırada, parkın içinden bir karartı çıktı caddeye, geçkin bir fahişe yaklaştı Ercan’ın yanına. Konuştu:  ‘’Aferin oğlum, kendini garantiye almak derim ben buna. Sinema binasından başka hiçbir şey, hele ki bir kadın filan sana yar olmaz zaten. Sakın terk etme o binayı, mutlu aşk için garantili bir yol seninki.’’ -  ‘’Sağol, ablacığım.’’ Kadın güldü. O sırada, cadde üstündeki Arı Sineması’nın önündeydiler. Ercan, önce saatine, sonra filmin afişine baktı. Saati 21.30’u, gösterim saati ve son seans, ’21.15’i gösteriyordu. Geç kalmıştı. Filmi, ertesi gün,  öğle vakti, Galleria’daki sinemada izlemek üzere Ziyapaşa Bulvarı’na, kendisini hiç sevmeyen, ama çaresizce gitmek zorunda kaldığı eski arkadaşı Kerem’in evine uğramaya karar verdi. Kerem uyuyordu, çalan zil sesine uyandı, kapıyı Ercan’a, uykudan şişmiş gözleri ve darmadağınık olmuş uzun sarı saçlarıyla açtı. Ercan, daha kapıdan girer girmez gürültüye başladı. ‘’Bu evin güneş almayan odası neresiydi? Orası çok karanlık, tam bana göre, orada uyuyacağım.’’ Kerem, ’’Oğlum, gece vakti, ne fark eder, geç uyu bir yerlerde.’’ demeyi aklından geçirdi, ama söylemeyi istemedi bile. Yarım saat sonra, Ercan uyumuştu ve Kerem, elinde içi dolu, sarma bir sigara ve sonra ikincisi, üçüncüsü… Sabaha dek yürüdü durdu, evin içinde. Sabah olunca da Ercan, buzdolabında yenilebilecek ne varsa yedi ve dışarı çıktı. Kerem de uyudu, uzun zamandır duvardan söküp Cemil’e vermeyi düşündüğü, Ertem Eğilmez’in ‘’Canım Kardeşim’’ adlı filminin; büyük, ahşap bir çerçeveyle asılı afişinin bulunduğu duvarın altında. Ve sanırım bir daha hiç uyanmadı. Orada sonsuza dek uyuyarak yaşadı, dahası yaşamaktan öte, kesilmiş bir ağacın toprağa bağlı kalan son parçası gibi var oldu.

 

 

 

6

Cemil, sabah olduğunda yataktan uyanmadan doğruldu ve ilk iş olarak geceleri açık bıraktığı televizyondaki kanalı değiştirdi. Eski bir Türk filmi aradı. Başrollerinde Kadir İnanır ve Müjde Ar’ın olduğu, sahnelerinden birinde Bülent Ortaçgil’in ‘’Yağmur’’ ve  ‘’Benimle Oynar mısın’’adlı şarkılarıyla belki de ilk kez duyulduğu,‘’Pisi Pisi’’adlı filmi bulmayı umdu. Bulamadı.

Evden çıktı. Yokuşu indi, sola, Beşiktaş İskele’ye doğru yürüdü. Kabalcı’ya ulaşmadan önce bir market vardı. Yiyecek bir şeyler almak için içeri girdi. Pudinglerin bulunduğu buzdolabının kapısını açtı ve sol eline bir muzlu, hazır puding aldığında, pudingin ‘Mis’ marka olmasına özen gösterdi. Çünkü annesi de hep aynı markayı alırdı sevgili oğluna, sabahları… Cemil, buzdolabının içine iyice soktu başını, içerisi oldukça soğuktu. Serindi ve bu serinlik iyi geliyordu ona. O sırada, üst katında yaşayan yaşlı kadını gördü,  Cemil, onu, kolunda sürekli tansiyon aletiyle gördüğünden olacak, o alet olmayınca, kadını bu sivil haliyle tanıyamadı önce.  Sonra, kadın, ‘’Cemil, oğlum…’’ deyince, ‘’Buyurun Halime Hanım…’’ dedi. ‘’Oğlum hiç iyi değilim, ayakta bile duramıyorum. Lütfen yardım et bana, eve ulaşana kadar…’’  dedi, ağlamaklı. ‘’Tamam…’’ dedi Cemil. ‘’Sakin olun, ağlamayın lütfen.’’

Birlikte çıktılar yokuşu ve kadın, yol boyunca ağladı, yol boyunca konuştu: ‘’Cemil, oğlum, bak dinle. Ben 86 yaşındayım.’’ Cemil o an, hızla bir hesap yaptı. Kadın, 1912 yılında doğmuştu. ‘’Evet, Halime Hanım, ama hâlâ genç ve sağlıklı görünüyorsunuz.’’ dedi. Kadın güldü. ‘’Hiç gerek yok oğlum, nasıl göründüğümü ikimiz de biliyoruz, hiç gerek yok…’’ dedi,  sustu. Ve başını salladı, sağa sola doğru, hoşnutsuzca… Sonra, birden, devam etti konuşmaya -  ‘’ Bu yaşıma geldim. Ve daha dün fark edebildim, asıl sırrı. Kocam Haşim, önceki hafta, doksan altıncı yaşına girdi. İlk evlendiğimizde, yaşı benden büyük diye ilkin endişeliydim. Ama şimdi, ikimiz de yaşlı birer moruğuz, birbirimizden farkımız kalmadı. ’’ dedi,  güldü. Cemil, korkmaya başlamıştı. Kadın, yine eski ciddi haline dönünce, korkusu geçti. Çünkü çok az şey vardı, yaşlı insanların ciddiyetsizliği kadar korkutucu olan, şu hayatta… ‘’Neyse.‘’dedi, kadın. ‘’Bizim bu Haşim, hiç düzenli biri olamadı bugüne kadar, bunca yıl… Ben de hep düzenli olması için uyardım, hatta bazen kızdım, azarladım onu. Dün, akşamüstü evden çıkıp, çınarın altına, arkadaşlarının yanına gidecekti. Yine azarladım onu. ‘Sakın şu kıyafetlerini ortalıkta bırakma.’ diye. Duşa girdim. Çıktığımda gitmişti ve giysi dolabının kapısı filan düzgünce kapatılmıştı. Ortalık tertemiz ve düzenliydi. Şaşırdım, ama mutlu olamadım nedense. Alışmışım demek, onun dağınıklığını toparlamaya. Sonra, giysi dolabını açtım, baktım. Pijamalarını bile askılara geçirmiş ve asmış dolabın metal borusuna. Bu sahneyi görünce korktum. Ağlamaya başladım. ‘Nasıl da korkutmuşum onu. ‘  diye.  ‘Zavallı Haşim, canım…’ dedim içimden, kendi kendime.  Pijamaları bile asacak kadar korkmuş. Sonra o, evimize gelene kadar da ağladım. Gece vakti, genç bir çocuk bıraktı onu eve. Geldiğinde sarıldım. Sabaha kadar da hiç bırakmadım sarılmayı. Çünkü sırrı çözmüştüm.  Senin, benim, şu kalabalığın, sonra ne bileyim, sanırım tüm insanlıkta yer alan her bir ferdin içinde korkunç bir merhamet var.  Ve bu merhamet, özünü, öyle sanıyorum ki Tanrı’dan alıyor. O da bizi izlerken ve biz onun emirlerini korkuyla ya da onu hoşnut ederek, güzel bir gelecek için uyguluyorken, o da aynı şefkatle bakıyor bize ve aslında hiçbirimizi incitmek istemiyor. Ben, o pijamaları askıda gördüğümde çok korktum. Çünkü eğer bir gün, Haşim ölürse ki bu çok uzak bir zamanda olmayacak herhalde. İşte o zaman, o sahne,  düzensizliği benden saklamak için duyduğu korku ve panikle pijamaları bile askılara geçirdiği o an gelecek gözlerimin önüne. Ve ben, ona duyduğum acıma duygusu ve kendime duyduğum öfkeyle mücadele edemeyecek, intihar edeceğim herhalde. ‘’ Kadın sustuğunda Cemil ne diyeceğini bilemedi. Sustu. Cemil2in yerine yine o konuştu:

‘’Cemil, oğlum, seksen küsur yaşındaki bir kadının intihar etmesi yakışır mı o yaşa. İntihar genç işi bir ölüm değil mi sence de? Yani yağmur, dünyayı okyanuslardan boşalır gibi sularken, ben, o yağmur zamanında bahçe sular gibi bu yaşımda intihar… Yani olacak iş değil.’’

Cemil, kadını evinin kapısına kadar götürdü. Kadın, Cemil’e sarıldı ve ‘’Oğlum, sakın unutma, ölüm karşısında herkes masumdur ve birini yargılar, kınar, cezalandırır ya da üzerken düşün, o kişi, öldüğünde onun suçu ya da günahının önemi var mı senin için, ölümü karşısında? Her insan ölürken masum ölüyor. Neredeyse her insan… Kimi sapkınlar ve caniler dışında, neredeyse her insan…’’

7

Cemil, kadını evine bıraktıktan sonra sokağa çıktı, cebinden telefon fihristini çıkardı. Ankesörlü bir telefon bulup Ercan’ı arayacaktı. Ercan’ın adı fihristte ‘’E’’sırasında değil ‘’S ‘’sırasında bulunuyordu. Çünkü Cemil, onu ‘Süper Kahraman’ diye kaydetmişti deftere. Ercan, bir Süper Kahramandı. Çünkü karşılıksız bir aşkı, karşılıklıymış gibi yaşamayı becerecek denli hasta bir ruhu vardı ve bu hastalık, onu daha güçlü ve neredeyse fantastik kılıyordu. O, mutlu olmak ve hayatı sevinçle yaşamak için mutlak özgürlüğe sahip tek varlıktı. Sadece kendine bağlıydı mutluluğu. Her kime isterse aşık olabilir ve onun ne düşündüğüne, ne hissettiğine aldırmadan, o aşkı, mutluluk ve sevinçle yaşayabilirdi

Bülent Uçar

 





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri