Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” HEGEL, GEIST ve ASLINDA HER ŞEY HAKKINDA ”

Bülent Uçar 29 Ekim 2016 FELSEFE Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” HEGEL, GEIST ve ASLINDA HER ŞEY HAKKINDA ”

____________

Hegel’e dair bir rivayete göre, onun bir öğrencisine, ‘’Beni bir tek sen anladın ama sen de yanlış anladın’’ dediği söylenir. Böyle bir söylemin gerçekte var olup olmadığını bilmiyorum. Kimse bilemez. Ancak bilebileceğimiz bir gerçek var. O da Hegel’in ortaya koyduğu sistematik felsefenin, içinde neredeyse bir tür okus pokus, bir tür sihir barındırdığına dair açıklık.

Ve onun onun öne sürdüğü Geist, ona dair yabancılaşma, bu yabancılaşmanın nedeni ve nasıl aşılacağı meselesinin pek anlaşılmadığı da açık. Hatta, onu Karl Marx’ın anladığı da şüpheli.  Marx ‘’Hegel’in idealist dialektiği, baş aşağı duruyordu, soyuttu, ben bu dialektiği ayakları üstüne oturttum.’’ diyerek, demek istiyordu ki, Hegel’in Geist dediği şey, soyut ve metafizik içerikleri bulunan bir şey ve ona dair yabancılaşma da insanın içine düştüğü yabancılaşmayı, kendi özüne uzaklaşma gerçeğini açıklayamıyor. Çünkü bu yabancılaşma, Geist’ın kendine yabancılaşmasından değil, insanın tarihsel, sosyal ve özellikle de ekonomik süreçte yaşadığı ve maruz kaldığı dialektikten kaynaklanıyor.

Oysa Hegel, diyordu ki, Geist, yani evrene dair mutlak bilinç, evrenin ruhu ya da tanrı, kendi halindeyken, kendi kendine var oluyorken Tez aşamasında. İnsanın onu bilmeye, anlamaya dair gösterdiği çaba sonucu, onun hakkında sorduğu sorulara verdiği cevaplardaki eksiklik ve yanlışlıklar nedeniyle, o, insanın bu süreçte ürettiği kültür aracılığıyla doğaya düşerek, kendine yabancılaşır. Bu noktada antitez konumun düşerek, kendisiyle insan bilinci içinde, olay yerinde çatışır

Çünkü Geist, mutlak olmayan, her şeyin bir başlangıca sahip olarak, kusurlu ve karşıtıyla var olduğu sonlu bir var oluş evreninde ona yakışan bir varlık hali içinde olamaz. O, bu noktada, çevirisi yanlış yapılmış ve yanlış anlamlara, yanlış kılıklara sokulmuş bir şiir gibidir. Bu durumda kendine yabancılaşmıştır ve bu aşama, yukarıda da belirttiğim üzere onun Antitez aşamasıdır. Eğer bu yanlış çeviri hamlesi olmasaydı, yabancılaşma olmazdı ama bu defa da şiir her zaman için bilinmez olarak karanlıkta kalırdı. Soru ve bilme çabası, insandan, bir yaydan çıkan ok gibi çıkmışsa, geri dönüşü olmaz, bir açıklamaya doğru yol alır.

Burada Geist ya da tanrı, bu yabancılaşmışlıktan kendi varlığı içinde elbette ki olumsuz etkilenmez. Ancak onu yabancı ve kendisi gibi olmayan bir varlığa dönüştürerek, onu yanlış bilip, yanlış açıklayarak, insan bu yabancılaşmışlık halinden rahatsızlık duyar, yolunu kaybeder. Ve insanın, Geist’ın bu yabancılaşmışlık hali içinde duyacağı rahatsızlık durumu, kişi ister yüksek entelektüel faaliyetler içinde olsun, ister sıradan bir bilinç hali içinde yaşasın, mutlak biçimde, kaçınılmazcasına gerçekleşir.

Bu rahatsızlık, Geist’a dair yanlış bilgi ve eksik açıklamalara sahip insana kendini farklı şekillerde duyurur. İnsan bunu, kimi zaman, nedensiz mutsuzluk ve eksiklik duyguları, kimi zaman nedensiz günahkârlık duyguları, kimi zaman da yaşam geçip gidiyor, kalıcı hiçbir şey yok, hiçbir şeyin anlamı veya değeri yok düşüncesine bağlı olarak gelişen hiçlik duyguları ile hisseder. Bir mutlak cevap ya da bu cevabın yerine geçebilecek herhangi bir bütünlük veya değer bulana dek de bu duygu, yabancılaşmışlığın ağır suçluluktan hasıl olan katlanılmazlığı sürekli katlanır ve devasa bir labirente dönüşür.

Ve tez – antitez çatışması, insanın öz bilinci içinde gerçekleşir.  Ve insan, bu çatışmayı sona erdirecek mutlak bilgiye, senteze, ölümcül bir arzuyla ulaşmak isteyecektir. Çünkü acı çeken odur. Geist’ı,, tin ya da tanrıyı anlamamış olmaktan kaynaklanan belirsizlik, günahkârlık duygusu onun canını acıtmaktadır.

Bu nedenle de insan, var oluşun özünde bulunan şiiri, müziği, hakikati anlamak, hakikatin dilini doğru çeviriyle kendi diline tercüme etmek zorundadır. Bir sentez şarttır.

Geist, mutlak veya kendinde bilinç ya da tanrı, kendini insan aracılığıyla doğada buluyor, insanın kurduğu insanlık kültürü içinde, o, doğada tarihsel süreç içinde damla damla, ilmik ilmik inşa oluyor.

Ve insan, mimariden, müziğe, şarkılardan şiirlere, bilimden dinsel tutumlara, sinemadan, edebiyata dek ortaya koyduğu kültür ürünleriyle, onun yeryüzündeki varlığını şekle ve içeriğe bürümekte. Onu görünür kılmaktadır ki eğer bu kültür ürünleri ne denli yetkin ve ulvi olursa, o denli Geist’a, tanrıya yakışır nitelikte olacak, onun varlığı, öz niteliklerine daha benzer var oluş halleri içinde vuku bulacaktır. Bu da insanın kendi dünyasına baktığında gördüğü haşmet ve güzellikten etkilenmesi, her şeyi doğru ve olması gerektiği ölçülerde gerçek kıldığı düşüncesini doğurarak, nedensiz günahkârlık, kirlilik ve utanç duygusundan kurtulmuş olduğu sezgisini var ederek, hakikati hakîm kılacaktır.

Kusursuz bir sanat eseri, kusursuz bir insan edimi karşısında kendimizden geçiyor oluşumuzu, bu eserleri ortaya koyan sanatçılarla olan temasımızı, sanki bizden çok daha büyük ve kudretli bir varlıkla karşılaşmışız gibi hissetmemizi başka türlü nasıl açıklayabiliriz ki, işin içinde tanrının olmadığını söylemek, pek de bilimsel olmayacaktır. O, her neyse ve nasıl bir varlıksa, kendini insan edimleri ve özellikle de düşünsel, sanatsal ve yücelikleriyle hissedilen dinsel edimler ve hakiki, içten ve saf duygularla görünür kılıyor.

Bu bağlamda, özellikle filozofa, sanatçıya, din adamına, bilim insanına, insanın bizatihi varlığına çok önemli ve kaçınılmaz, hatta ölüm kalım meselesi kadar mühim görevler düşmekte, insanın, özellikle güzelliğin, ölçünün, doğruluk ve hakiki olana düşkünlük bağlamında, hakikate uygun, öze yakışır bir yaşam ekseninde yaşam tarzı benimsemesi gerekiyor.

Marx, belki şu noktada Hegel’e katkıda bulunabilir. İnsanın bu yaşam tarzını benimsemesini engelleyen, hakikatin, öz ya da güzelliğin amaç edinildiği bir dünya, buna hizmet eden bir kültür anlayışı yok. Bunun nedeni de, hayatın, Karl Marx’ın dediği gibi, ekonomik ve tarihsel etkilerden beslenen sosyal ilişkiler ve bu ilişkileri insana yakışır ölçülerde değil de vahşice şekillendiren bir kapitalizm gerçeğiyle yaşanıyor olması. Her şeyi kâr ve kazanca ve başarıya endeksleyen bir üretim tüketim ilişkisi, giderek düşkünleşen insan bilinci, insanlık kültüründeki saptırılmış bir yapay doğa, insana dair sahte bir özün her doğruyu sabote eden varlığı… Olay yerini savaş alanına çevirerek karmaşayı çözümsüz kılıyor.

Bülent Uçar

 

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri