Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” HİÇ KİMSE GÖRMEDİ ”

Bülent Uçar 10 Eylül 2016 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” HİÇ KİMSE GÖRMEDİ   ”

____________

Takıntılarım konusunda oldukça hassasım. Öyle hassasım ki bir gün belki de bu nedenle öleceğim. Pisi pisine…  – Ama bir süre önce, mesela 2005 yılında bu konuda çok daha hassastım.

İstiklâl Caddesi’ndeydik. Kızın adı Gülsüm ya da buna benzer bir şeydi. Tabelasında İstavrit yazan şu mekân henüz yanmamış, Emek sineması yıkılmamış, Alkazar sinemaları ile Ortaköy’deki Feriye Sinemaları da henüz kapanmamıştı. Alkazar’ın önünde bekliyorduk. Bir yandan da tartışıyorduk.

‘’Burada tek başıma ne yapmamı bekliyorsun? Saçmalama, filme ben de seninle gireceğim. Birlikte izleyeceğiz ve eve birlikte döneceğiz.’’ diyordu. Ben de ona:

‘’Bu mümkün değil. Sinemaya yalnız gitmeyi severim, bunu biliyorsun ve sen bu filmi sevmezsin bile. Beni dinle,  bu ikimiz için de en iyisi. Ben içerideyken, sen biraz dolaş, bir yerlerde kahve filan iç, iki saate yanındayım.’’ dedim.

‘’Bunun bedelini ödeyeceksin.’’ diye karşılık verdi, bana.

Ve bedelini ödedim. Beni terk etti. Hem de yaşadığımız bu sinema olayına başka bir sinema olayını da ekleyerek yaptı bunu.

Birkaç hafta sonra,

Bir marketin çukulata reyonundaydık. Benim elimde çilekli yoğurt kutusu vardı. Diğer elimdeki plastik kaşıkla bir yandan yoğurdu yiyor, öte yandan kıza cevap veriyordum. Beni ilk ne zaman, nerede gördüğünü anlatıyordu:

‘’Bankadaki işime başlamadan önce bir kitapçıda çalıştım. Sonra, iş beni sarmayınca, sadece kendi ürettiği gömlekleri satan bir markanın satış dükkânında kasiyer olarak çalışmaya başladım. (Aslında patronun sevgilisiydi, bilmiyor gibi davranıyordum)

‘’…eee…’’ dedim, bir ara, ağzımdaki çilek tadına eşlik eden yoğurdun kremsi tadına bakarken.

O da devam etti:

‘’ Sen dükkândan içeri girdin. Üstünde, rengini pek çözemediğim ve sana çok yakışan bir gömlek vardı.’’

‘’Evet, bende kaldığın ilk gecenin sabahında da senin üstündeydi aynı gömlek, sana da çok yakışmıştı.’’

O ara, elimdeki yoğurdu aldı. Biraz kaşıkladı, geri verdi.

‘’Sen, dükkândaki diğer müşteriler gibi davranmadın. Gömleklere yaklaştın ve birini çekip çıkardın. Deneme kabinine de uğramadın. Kasaya yaklaşıp, masaya koydun. Parayı uzattın, para üstünü aldın. Gittin. İstediği şeyi gözüne kestirerek zaman kaybetmeden alıp giden adamlardan olduğunu düşündüm ve seni ilk o an kafama koydum.’’

‘’Evet’’ dedim. ‘’Ne güzel ve ne iyi ki kafana koymuşsun beni.  Hikâyenin devamını da ben anlattım: ’’Ertesi gün akşam yemeğinde bir restoranda görmüştüm seni. Sonraki ilk görüşmemiz, kararlaştırılmış bir görüşmeydi.  Bir bardaydık. Birer bira ve çok sigara içtik, sonra, epey mandalina yedik. İkinci görüşmemizde, ben yalnız başıma bir şeyler içmiş, sonra barın tuvaletine geçip, dakikalarca kusmuştum. Kustuktan sonra da yorgun düşüp, kendimi parlak ve temiz zemine bırakmış, sırtımı duvara yaslamış, lanet olsun, olacak iş değil, bundan nefret ediyorum, diyerek söylenmiştim. Tuvalet olayından 1 saat filan sonra buluşmuş, benim evime gitmiş, yorgunluktan uyumuş, sabah olup da uyanınca iş yerlerimize gitmeden önce sevişmiştik’’

‘’Güzel özetledin.’’ dedi, bana. Ve marketin alkollü içki reyonuna geldiğimizde, ben viski şişelerini izlerken ‘’Seninle, sanki bir filmin içinde gibi hissediyorum ve sen bir filmden çıkmış gibisin.’’ dedi, bana

Ben de ona:

‘’Bunu deme, benimle böyle konuşma, bu hiç de öyle övgü filan değil, aynı sözler, başka bir gün sonumuzu getirir.’’ dedim.

O da bana, ‘’O gün, ben de sinemaya girdim. Arka koltuklardan birindeydim, film çok kötüydü. Senin gibi karanlık ve karışıktı.’’

‘’Söylemiştim sana, sevmezsin diye.’’

‘’Olsun, hiç değilse aynı salonda, uzaktan da olsa birlikte olduk.’’

‘’Bu sözler, hiç söylenmemiş olacak. Bunların hepsi görünüp görünmediği bile anlaşılamayan, görenin de kuşku duyduğu delice rüyalar.’’

‘’Söylediklerinden hiçbir şey anlamadım.’’ dedi, uzaklaştı.

Akşam olunca sahildeydik. Mevsim kıştı. Suphi de bize katıldı. Üşümeye başlayınca Havuz başındaki bara uğradık. Kız, ilk biradan sonra, bir ara tuvalete gidince, Suphi:

‘’Oğlum, sen ne saçmalıyorsun. Şu sinema olayını duydum. Böyle arızalar çıkarma. Kimse senin saçmalıklarını çekmek zorunda değil.’’

‘’Tamam, öyleyse gider ve çekmez.’’

Suphi’nin artistlik saatiydi. Barmene seslendi ve masaya üç shut bardak içinde Jack Daniels geldi. Suphi, birkaç saniye içinde hepsini içti. ‘’Biraz malibu alayım’’ dedi. Barmen, onu da getirdi. Suphi bardağı elinde çevirdi, içindeki sıvıyı dans ettirdi. Ve gözlerini bardağın içinde dans eden sıvıdan ayırmadan:

‘’Giderse üzülmez misin?’’ diye sordu.

‘’Üzülürüm ama ağlamam.’’ dedim. ‘’Bak bu önemli. Eğer ağlamıyorsam, sabaha unuturum demektir. Tüm öğle vakti ve günün geriye kalan kısmı benim olur. Ben, sinemaya hiç kimseyle gitmem. Bunu beni tanıyan herkes bilir. Tek başıma giderim. Birkaç kişiyle gitsem de aslında tek başıma hisseder, öyle davranırım. Oradaki karanlıkta yok olup gitmek, benim için bir tür ayin gibi. Ve buna hiç kimseyi ortak edemem.’’

Malibu’yu da içti. Önüne bir Arjantin bardak içinde bira konuldu ve o, bilge birini taklit eden bir aptal gibi sordu:

‘’Diğer seyirciler…’’

‘’Ben, onlar için görünmez adamım, sorun değiller. Hatta orada olmaları görünmezliğimi daha da güçlü kılıyor.’’ diye karşılık verdim

Kız, masaya dönünce sustuk.

Bir hafta sonra, Suphi’nin evindeydik. Suphi, o güne dek içtiğim en güzel kırmızı şarabı almıştı. Normalde şaraptan hiç hoşlanmam ama o günkü şarap güzeldi. İçtim, az konuştum ve kızın güzelliğini izledim. Sanki benim sevgilim değilmiş ve ben ondan çok uzaktaymışım gibi izledim onu. Ve biraz sonra, istediğim an ve yerde onu çırılçıplak soymama izin vereceğinin farkındalığıyla yaptım bunu.

Konuyu Suphi açtı:

‘’ Bak’’ dedi, bana.

Ona baktım:

‘’Sen kendini nerede sanıyorsun. 1940’larda Amerika’da bir film setinde mi?’’

‘’Hayır da nereden çıktı şimdi bu soru?’’

‘’Bilmem, bir Clark Gable, Humphrey Bogart tavrı içindesin ama bak uyarayım, bu böyle olmaz. Ayaklarını yere bas.’’

‘’Olur Suphi, olur’’ dedim ama canımı sıkmıştı.

‘’Ertesi gün, kar yağdı. Evden çıkmadık. Ev çok büyüktü. Köşedeki odadaydık. Duvarın dibindeki yatakta… Duvara monte edilmiş kalorifer peteği, yatağın hemen yanındaydı. Buz gibi hava ve karlı gökyüzü de duvarın hemen ardında.’’

Öğle vakti, çıkıp gittim. Gitmeden önce kızla son defa soyunduk, sevişip sevişmediğimizi anımsamıyorum.

Dışarı çıktığımda yağış devam ediyordu. Başımı kaldırıp, yukarı kısma, pencereye doğru baktım. Kar taneleri yüzüme düşüp, eriyordu. O da perdeyi aralamış beni izliyordu. Bir ara, bekle anlamına gelen bir işaret yaptı. Birkaç saniyeliğine kayboldu. Tekrar göründüğünde, elinde telefon vardı.

Telefonum çaldı. Açtım:

‘’Bu, birbirimize son bakışımız olsun mu?’’ dedi.

‘’Olsun’’ dedim.

‘’Tamam’’ dedi. Telefonu ceketimin cebine koydum. Yürüdüm. Çok üşüyordum. Ama ben, Humphrey Bogart’tım, zayıflığımı asla belli etmemeliydim. Etmedim. Epey yürümüştüm ki, kendimi çok yalnız hissettim. Meğer bu kız sandığımdan çok daha önemliymiş benim için. Ben bunları düşünürken, telefonuma bir mesaj geldi. Açıp okudum:

‘’Seninleyken, sanki bir filmin içinde gibiyim ve sanki hiçbir şey gerçek değil ve asla gerçek olmayacakmış gibi. Bu, beni çok yoruyor.’’

Mesaja, içimden gülerek cevap verdim. Ama bu gülüş ona hiç ulaşmadı. Bir daha ne o beni gördü ne ben onu.

Evime geldim. Yatağıma girip, ısındım. Televizyonu açtım. Eski bir Türk filmi buldum. Cüneyt Arkın’la Filiz Akın başrollerdeydi. Hayatımın en güzel anlarından birindeydim. Bunun farkındaydım ve biraz uyuduktan sonra uyanıp, cadde üzerindeki kozmetik ürünler dükkânında çalışan kızı aramaya karar verdim. Belki akşam vakti onunla buluşur,  sinemaya giderdik. Hatta birlikte aynı salona bile girebilirdik.

Bülent Uçar

 

 

 

 

 

 

 

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri