Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” HİÇBİR ŞEY OLMAMIŞ GİBİ ”

Bülent Uçar 23 Eylül 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” HİÇBİR ŞEY OLMAMIŞ GİBİ ”

________________

Söylenip işitildiğinde, dile de kulağa da kolay gelen şeyler kategorisine ait olsa da, şimdi söyleyeceğim şey, zorlu bir duygu ve konuyu içeriyor. Çok uğraştım, çok acı çektim, çok yoruldum, uykusuz kaldığım da oldu, hastalandığım da ama sonunda, başkalarına rehberlik etmek için ‘’kendimi kullanma kılavuzu’’ oluşturdum.

Bir köpek, gece vakti, iç dünyamı okudu: O, ne söylediyse kılavuzum da o sözler oldu.

Soğuk bir Pazar günüyken de ben, Evden çıkıp, az yürüyüp,  metro ve tramvayda çok yolculuk ederek Aksaray’da yere bastım. Yürüdüm. Ta ikinci köprüye dek… Sonra, bir şey oldu. Aynı yolu yürüyerek ve – yine aşarak başladığım o yere geri döndüm. Yoruldum. Biraz da terledim. O zamanlar walkman’im vardı. Tam olarak benim değil… Kardeşimin… Aslında benim hiçbir şeyim yok. Hastalığımdan başka… Bir gün beni öldürmesi kesin, sinsi bir hastalığım var. Ama bu hastalığın adı yok. Ölümcülmüş, tek bildikleri, söyledikleri bu. Adını koyamadıkları için kızgınlar. Bana ya da hastalığa. Hiç umut vermiyorlar.

Yürürken dalmışım, baktım Arnavutköy’deyim. Oradan da Ortaköy’e çıktı yolum. Aklıma o an bir şarkı takıldı. Kendime birden yazdığım mini şarkı: ‘’ Çok şey oldu, bana çok kötü şeyler oldu. Acı ve üzücü şeyler. Ağrı kesiciler yoktu. Merhamet de… Ama ben şimdi Arnavutköy’den Ortaköy’e doğru yürüyorum. Rüzgâr esiyor, Üşümüyorum, okşuyor, Yüzümde kendim için ağlamama neden olacak bir gülümseme. Sanki bana hiçbir şey olmamış gibi’’

Ortaköy’e ulaştığımda, çok yalnız hissettiğim için kuytu bir yere geçerek kendimi düşündüm

 

Üçüncü ve hatta sırasını beklemeyerek dördüncü Dünya savaşının kendimle kendim arasında gerçekleşeceğini henüz bilmiyordum. Baktığım her şeyi olduğu ya da olması gerektiği veya olmaya can attığı haliyle görmeye çalışırken, tüm bu görünümler gelecekte olabileceği için şimdiki zamanda baktığım tüm şeyler hiçlik ve boşluk içinde, varlık görünümüne dahil olamadan görünmezliğe terk ediliyorlardı. Bunun nedeni bendim. Bu da kendimi hiçliğe terk edişimin mutlak nedeni olduğundan, kendime çok kızgın biri olarak, günahkâr hissediyordum. Hayatımı anlatan film ya da romanın adı ‘’Suçlu’’ olmalıydı.

Sene 1999’du, mevsim sonbahardı. Bir Affedilmeyen olarak İstiklâl Caddesi’nde, beş parasız ve yorgun halde yürüyordum. Saat, sabahın 11’iydi. Cadde, tenha sayılabilecek bir halde, az buçuk bir kalabalığa sahipti. Yükünü henüz almamıştı. Bu da, geçip gidenleri ve karşıdan gelenleri, henüz onlar yaklaşmadan bile apaçık biçimde görmeme neden oluyordu. Bu denli bir apaçıklık da can sıkıcı olabiliyordu. 60 yaşlarında, yarı şişman, tehlikesiz ve büyük olasılıkla iyi kalpli kadın, sağ elinde taşıdığı poşetlerdeki yükten dolayı, sol tarafına doğru eğilmiş halde aksayarak yürüyordu. Danny Boyle’un Trainspotting’inin etkisi, dünyada silinmeye başlamış olsa da İstanbul’da sürüyordu. Kadının peşi sıra,   üstünde çizgili eşofmanı, ağzında sigarasıyla, biraz önce Rent Boy’la dalaşmış da kafasını dağıtmak için caddede tura çıkmış biri gibi görünen, yirmili yaşlarının son kısmında bulunur gibi görünen bir genç adam yürüyordu. Kadına yaklaştı. Sigarasını yere tükürdü. Kadına olanca gücü ve ortada belirli bir nedeni olmayan öfkeyle bacaklarını kırmak istercesine sert bir tekme savurdu, Kadının bacakları 8 çizdi. Düşmekten son anda kurtuldu, ama tekmeci adam, o günlerde şehri saran nedensiz kötülük süksesinin gururunu takınarak uzaklaşmayı sürdürdü. İnsanların müdahale etmeyen korkak tavrını anlıyordum. Kendi pasifliğimi de görmezden gelebiliyordum, ancak Tanrı’nın sessizliği hiç hoşuma gitmemişti

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri