Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” İBRAHİM ve OĞLU İSMAİL’in ANLATILMAMIŞ HİKÂYESİ ”

Bülent Uçar 23 Şubat 2018 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” İBRAHİM ve OĞLU İSMAİL’in ANLATILMAMIŞ HİKÂYESİ ”

________________

1

Yirmi beş yıl önce, Aralık 1989′da; Sıtkı, mahalle okulundaki ikinci yılını güçlükle bitirmişti. Dokuz yaşındaydı ve hayatını değiştiren o tuhaf görüntüler, hiç beklemediği o kısacık anda, soğuk bir kış günü gerçekleşti. Sözü geçen gün, Sıtkı’ınn, ilk o gün hissedeceği yeni bir duygusu ve onu hayatı boyunca terk etmeyecek bir korkusu oluştu, birden… Var oluşan her şeyin ortaya ilk çıkışı gibi, ansızın…

Sınıfın öğretmeni,  Adana’da, konu; aşırı doz alkol olunca, bölgenin en haklı, en bela, yakışıklı ve en yüksek derecede alkoliklerinden ”Arpa Nejat”tı. Ne içerse içsin, sonunda hep biracıydı çünkü. Ve Nejat, o gün, yine geç kalmıştı derse. Sınıfa girer girmez de sandalyesine oturmuş, iki büklüm halde, başını yine masasına koyup uykuya dalmıştı. Sıtkı da sınıf kapısının yanı başında, çöp kutusunun hemen önünde gürül gürül yanan sobadan yükselen çıtırtılar eşliğinde kendinden geçmişti. Cam kenarındaki sırada oturuyordu ve sınıfa girmeden önce, bahçedeki sıradan beri dikizlediği, duvar tarafındaki sıraların en önündekinde oturan; sınıfın, okulun ve nihayet günün birinde mahallenin güzeli olacak olan Gülsüm’den yeni yeni ayırmıştı gözlerini. Günün ilk rutini bittiğine göre, sıra, okul bahçesini izlemeye gelmişti. Görev ihmal edilemezdi. Bu nedenle, soğuktan neredeyse buz kesmiş okul bahçesini izliyordu, Sıtkı. Yüzünden hiç eksik olmayan, o aptal ve donuk ifadeyle…

O gün, okul bahçesinin ıssızlığını daha da güçlendiren şey, çıkış kapısına doğru yalpalayarak ilerleyen İsmail’in yürüyüşüydü. Öğretmeni geç geldiği için, çıkış iznini müdür yardımcısından almış, evine gidiyordu. Babası ölmüştü.

Bu tür durumlarda, aileler ve okul yöneticileri, o yıllarda işkenceci derecesinde acımasızdılar. Aileden biri öldüğünde, o an aile fertlerinden her kim, ev yerine okulundaysa, ona haber salınır ve okul yönetimi de olağan koşullarda verilmeyen izni, o gün, cenaze hatırına çabucak verirdi. Okuldaki çocuk, böylelikle bir an önce ruhunu kanırtan, gözlerine çivi gibi çakılan o korkunç acıyla tanıştırılırdı.

Sıtkı, İsmail’in yalpalayarak yürüyüşünü izlerken ”Ya bir gün beni de böyle bir ölüm haberi bulursa okulda.” diye düşünerek, ilk defa hissetti, korkuyu. Ve hayatı boyunca da o korku hiç çıkmadı içinden. Yaşı yirmi dokuza gelmeden tüm aile büyüklerini kaybetmesine rağmen terk etmedi, bu korku onu. İsmail’in annesi, okula telefon etmişti, evden. Müdür’e söylemişti kadın. Ağlayarak, kesik kesik konuşmuştu: ”İsmail’in babası… Kocam… İbrahim Bey… Öldü. Lütfen çocuğa izin verip eve yollar mısınız?” –  ”Elbette hanımefendi…” demişti müdür, kadının hıçkırıklarının fonunda. ”Başınız sağ olsun…”

Sıtkı, İsmail’in kapıya doğru bin yıl sürecek yürüyüşünü izlerken, İsmail kapıya yaklaştı ve tam kapının önünde yere düştü. Babasının ölüm haberini aldığından beri içinde tuttuğu hıçkırıkları, düşmeyi de fırsat bilerek salıverdi. Ağlamaya başladı. İnsanlık tarihinde, düşerek dizini yere çarptığı için ölümüne ağlayan dokuz yaşındaki ilk çocuktu o. İsmail, babası İbrahim’i çok seviyordu. Canından çok… Ve sevmeye devam edecekti.

Mahallenin en saygıdeğer ağabeylerinden biriydi İbrahim Bey. Çünkü hem yaptığı işi iyi yapan bir marangozdu, hem tıp fakültesi üçüncü sınıftan terkti. Bu iki özellik, ona duyulan saygıyı yüceltmeye yetiyordu. İsmail’i de her şeyden daha çok seviyordu. Yıllar önce, onu terk ederek, onun da fakülteyi terk etmesine neden olan kıza ve sonra karısına duyduğu aşktan daha büyük bir aşkla seviyordu. Sevmeye devam edecekti. Çünkü ölüler nefes almayı bıraksa da sevmeyi sürdürürdü. İsmail, buna inanıyordu.

Cenaze günü, marangoz İbrahim’in dükkân için sipariş ettiği malzemeler getirilmişti, kırmızı bir Ford kamyonetle. Cenaze kalabalığının arasına karışmıştı araç. ”Cenaze dolayısı ile kapalıyız” uyarısı asılmıştı, dükkânın bir daha hiç açılmayacak, kapalı kepenginin üstüne. Ve dükkânın tam önünde durmuştu kamyonet. İsmail, kamyonete doğru koşarak, şoförü görmüş, görür görmez de, ”Babam öldü.” demişti ona. Bu sözcüklerin art arda ve yan yana  ağzından nasıl çıktığına şaşırmıştı. Tıpkı olağan bir şeymiş gibi.”Babam öldü.” demişti. Eğer dilini hangi sözü söylemeden önce kaybetmek istediği sorulsa, kuşkusuz, bu anı işaret ederdi. Ama söz ağızdan çıkmıştı bir kere, iş işten geçmişti. Artık geri dönüş yoktu. Malzemeleri getiren şoför, İsmail’i duyduktan sonra, kontak anahtarını, hiçbir şey söylemeden çevirdi. Aracın motoru bile, İbrahim Bey’in cenazesine saygı gösterir gibi usul usul, sessizce çalışmıştı. Şoför bir an sanmıştı ki o an, altındaki araba için söylenen emektar sözcüğü yalan ve bu araba, acenta’dan dün çıkmış, sıfır kilometre bir gıcırlık abidesi.

İsmail, babasının ölümünden sonra içine kapanmıştı. Bunun yanında öfkeli ve kavgacı bir çocuğa dönüşmüştü. Çıkacak kavgaları, öğretmenlerin görüp, engellemesini önlemek için, okulun arka bahçesindeki kuytularda çatıyordu, kendisinden büyük çocuklara. Ve çıkardığı bu kavgalarda, kendini hiç savunmadan, ölümüne dayak yiyordu. Okul bitip yaz tatili başlayana dek, patlak dudakları ve morarmış gözleri bir türlü iyileşemedi bu yüzden. Onca kavgaya rağmen tek bir çocuğa, tek bir yumruk bile atmamıştı yine de. Okulun son günü, mahalle bakkalının oğlunun burnunu kıran yumruk dışında, hiçbir çocuğa… Hiçbir yumruk… İsmail, beşinci sınıfın sonunda, mezuniyetinden birkaç dakika sonra;  o çocuğa kişisel tarihindeki ilk yumruğunu atmıştı. Çünkü yumruk attığı çocuk, babasına küfür etmişti. Biricik ve artık ölü olan babasına… Oysa herkes bilirdi, ölülere küfür edilmeyeceğini, onların küfür dokunulmazlığı olduğunu.

Çocuk, kırık ve kan içindeki burnuyla evine ulaştığında; babası bakkal Ramazan, bahçe kapısında karşılayacaktı onu. ”Kim yaptı lan bunu sana!” dedikten tam bir saat sonra, yaz sezonu için açılış hazırlıkları yapan yazlık sinemanın önünde; elinde, boyundan büyük bir süpürgeyle gişe önünü süpürürken yakalayacaktı İsmail’i. ”Gel lan buraya piç!” dediğinde, İsmail, tıpkı Cüneyt Arkın gibi havaya sıçramak, orada bir süre asılı kalmak isteyecekti. Sonra, süzülerek gökyüzünden, adama yaklaşmak ve güçlü bir yumrukla onun burnunu da kırmak isteyecekti, tıpkı oğlununkini kırdığı gibi. Ama bunun yerine, kulağından yakalanacaktı bakkal Ramazan’a. Adam, İsmail’in kulağını, koparır gibi çekerken, diğer yandan, ”Ne yapmışsın lan çocuğun burnuna? Şimdi aynısını ben de sana yapayım mı? Ha! Söylesene, ister misin aynısından?’’ diye böğürecekti ona. İsmail de bu soruya, yaklaşık yirmi beş yıl sonra, Taksim’den Beşiktaş’a yürüyerek indiği gün, Akaretler’den Nişantaşı’na, yine yürüyerek çıktığı bir yağmurlu öğle sonunda cevap verecekti, ruhunun en eski kuytu yerinden. ” Aynısını yap, orospu çocuğu! Ama aynısı olsun lütfen, olur mu? Kırma, parçala burnumu. Korkak yumruğunla, hiç acıma. Yok et.  Babam öldüğünde, ruhuma çarpan dozerden daha güçlü olamazsın. Vursana!” Sözleri bittiğinde kendisi bile bu sözleri duymayacaktı.

Sıtkı’yla da o gün karşılaşacaktı. Yıllar sonra, Mecidiyeköy’deki büyük alışveriş merkezinde… Kapalı mekânlardaki sigara içme yasağının ilk gününde, kalabalık yemek katında…

Mekânda bulunan kalabalıktaki her bir fert, ayrı ayrı ve hep birlikte aynı yöne bakıyordu. Sigara yasağına ve bu yasağın ilk gününe rağmen, sigarasını yakmış, keyifle içen adama… İsmail de kalabalığın baktığı yöne bakıyordu. O an gördü Sıtkı’yı, tam yirmi beş yıl sonra…

2

”Hiç değişmemişsin.” diyerek selamladı Sıtkı, İsmail’i. ”Sen biraz değişmişsin.” diye karşılık verdi İsmail. Birlikte Beşiktaş’a indiler, yine yürüyerek… Mahir’in bodrum katın da altında bulunan, neredeyse yer altındaki evinde kalıyordu İsmail. Sıtkı’yla birlikte içeri girdiklerinde Uzay, Sıtkı’yı görür görmez, henüz selam bile vermeden, ”Senden hiç hoşlanmadım, sende atlara işkence eden bir hırsızın tipi var.” dedi. Sıtkı, şaşırdı duyduklarına. O ana dek duyduğu en tuhaf yakıştırmaydı bu. ‘’At hırsızına benzetildim. Hırsıza benzetildim. Ama atlara işkence eden hırsız tipi ne lan.’’ dedi içinden, kendi kendine. İrfan,”Duydun mu lan beni, hırsız!’’ dedi, yine birden.  Sıtkı, sonunda, bildiği yakıştırmayı duymanın rahatlığıyla kendine geldi. ”Dostum.” dedi. ”Ben senin dostun değilim.” deyince İrfan ”Olsun dostum.” dedi, Sıtkı.

İsmail, çok yorgundu, seksen santimetre genişliğindeki daracık koridora bıraktı, zayıf bedenini, iki büklüm. Sıtkı, o sırada kendi eviymiş gibi davranmaya başlamıştı bile. Koltuklardan birine yayıldı. Ve henüz ilk defa gördüğü birine, hiç sırası mı şimdi, değil mi diye düşünmeden, ”İnsanın doğması ne tuhaf dostum ve ne feci bir şey. Bir anne’yle baba’ya sahip olmak; cebinde, pimi çekilmiş bir bombayla dolaşmaktan farksız. Ne zaman ölüp canına okuyacaklarını bilemezsin. Elinde olmayan, doğuştan verili bir sahipliğin kaybından dolayı, er ya da geç ama bir gün mutlaka mahvoluşa sürüklenecek olmak, büyük haksızlık.” dedi. O sırada İsmail, üç dakikalık koridor uykusunu tamamlamış, salon görevi gören açıklığa gelmişti. İrfan. onu görünce, Sıtkı’yı işaret etti neşeyle, ”Transformers lan bu! Sevdim bu hırsızı.” dedi. ‘’Konuşunca sevimli birine dönüşüyor.”

3

İrfan, makarna pişirirken, buzdolabındaki son birayı içti, Sıtkı. Sonra, dışarı çıkıp en yakın bakkaldan yoğurt aldı, makarnayı yoğurtlamak için. Çünkü o, biliyordu ki İsmail, makarnayı yoğurtlu severdi. Son birayı içtiği için dövmeyi düşündüğü Sıtkı’yı elinde yoğurtla görünce affeden ’in sevecen tavrına görünce, Sıtkı anladı ki da yoğurtlu seviyor makarnayı. Ve bu anı unutmamaya karar verdi. Çünkü bu, tuhaf bir andı. Dünya üzerinde arkadaşının ne tür makarna sevdiğini bilen onca insan arasında, bu sevgiyi fark ettiği anı hatırlayan ilk insan olmak istiyordu. Makarnalar yenirken, gök gürlemeye başlamıştı. Yemek faslı sona erince, İrfn,, sadece İsmail’le paylaştığı özel sigaralarını Sıtkı’yla da paylaştı. Sonra, üçü, hiç ayrılmayan, hep birlikte yaşayan bir mutlu aile gibi uykuya daldılar. Yağmur sesleri, balkon kapısından süzülen rüzgâr ve sıcak battaniyelere sarılma eşliğinde, gece yarısına kadar uyudular. Evden çok, bir mağaraya benzeyen bu yuvaya, başka hiç kimsenin uğramayacağından emindi Sıtkı. Bu yüzden, gece yarısı, gürültüyle tekmelenen kapının sesine, irkilerek uyandı. ”Onu o halde paniklemiş yüz haliyle gören İsmail, ”Tamam sakin ol, kötü bir şey yok, her şey yolunda. Ve gece yarısı, derin uykusundan korkuyla uyandırıldığı için aklını kaybedecek yaştaki küçük bir çocuk olmaktan yirmi beş yıl uzaktasın. Kendine gel, şimdi geçer.” dedi. Uzay, kapıyı açmış, geri dönüyordu. Ardı sıra, sevgilisi Aynur ve Aynur’un kucağında; İrfan’ın iki sevimli köpeği, biber ve şeker, salona girdiler. İsimleri tesadüfen verilmemişti onlara. Biri uysal ve sevimliyken, diğeri ısırmaya fırsat arayan acımasız bir köpekti. Biber; yüzlerinde, şu, kafalarından büyük sakalları olan, kısa saçlı hipster ibnelerinden daha acımasız görünen bir canlıydı.

4

Aynur da gelince uyanmışlardı. Meğer Aynur’un gelişi plansız değilmiş. Beşiktaş İskele’ye balık tutmaya çıkılacakmış. Sahilde, Yusuf da katılacakmış onlara. İsmail, ‘’Bu karanlık ve soğuk gece vakti, ben gelmesem olmaz mı?’’ diye ısrar edecek olsa da on beş dakika sonra, sırtında siyah yağmurluk, elinde bir oltayla, karanlık denizin içinden bir balığın onu seçmesini, oltasına gelmesini bekliyordu. Yusuf’la da orada tanışmıştı. Yusuf, İsmail’e sağ elini uzatarak, ‘’Merhaba, gündüz vakti adını İrfan’dan duymuştum, telefonda.’’ derken, İsmail’in hüzün yüklü güzelim yüzünü ilk defa görmüş, selamına karşılık, ‘’Merhaba’’derken çıkardığı ve öte dünyalardan gelir gibi işitilen ürpertici sesini ilk defa duymuştu. Bu görünüm ve ses karşısında ayakları birbirine dolanmış, saatler önce geldiği iskelede tuttuğu balıkları biriktirdiği kovaya çarparak, hepsini denize dökmüştü. İsmail, bu sahne karşısında suçluluk duyarken, Yusuf gülmeye başlamıştı. Sıtkı da tam o sırada, uzak bir köşede, Aynur’la konuşuyordu, gecenin sessiz karanlığını bıçak gibi kesen fısıltısıyla…  ‘’Bizim bu İsmail’in babası İbrahim öldüğünde ikimiz de çok küçüktük. Onun yüzünden ben de çok korkuyordum, anne ya da babamın ansızın ölecek olmalarından. Bir gün ben okuldayken, bir ölüm haberi alıp hayatım mahvolacak diye öyle çok korkuyordum ki öldüler ayrı ayrı günlerde ama aynı korkunç terk ediş ve acıyı yaşatarak. Üniversite yıllarımda, Beyazıt’taki kampüste, bir felsefe dersindeydim. Gece dersi… Bahçe ışıklandırılmıştı ve Fransız dili bölümünden bir çocuk, akşam karanlığında, elinde kitapları, sırtında çantasıyla, yalpalayarak yürüyordu, kapıya doğru. Dersi bırakıp uzun uzun izledim çocuğu. Ertesi gün de kantinde buldum onu. Yanına yaklaşıp sordum: ‘Dostum iyi misin?’ – ‘İyiyim.’ dedi, gülerek. ‘Nasıl oğlum! Nasıl iyisin? Daha dün akşam annen ölmedi mi senin?’ dedim. ‘Yok, ölmedi.’dedi ama o sırada fark ettim, korkmaya başlamıştı benden. ‘Annem ölmedi. Nereden çıkarıyorsunuz bunu?’ demeye çalıştığında, kocaman açtığı gözleri ve titreyen sesiyle. ‘Ulan!’ dedim. ‘Madem hiç kimse ölmedi, neden İsmail gibi yalpalayarak yürüyorsun kapıya doğru,  ibne!’ Çocuk, o günden sonra, beni ne zaman görse yolunu değiştirdi. Okul bittikten sonra bir akşam, İstiklal’de, şu yangında kül olan İstavrit’in barında karşılaştım onunla, gıcır gıcır takım elbisesi, steril ofislerde çalışmanın ürünü beyaz teni ve güzel karısıyla birlikteydi. Başarmış insanlar gibi görünüyorlardı. Beni görünce, kızı alıp hızla kaçtı mekândan. Ben de masada bıraktıkları yarısı içilmemiş bacardi – cola kokteyllerini içtim.” Sıtkı’yı tanıyalı henüz iki saat bile geçmemiş olan Aynur, gülerek, ”Tek bir damlasını bile heba etmeseydin bacardi’lerin” dedi. ‘’Hepsini içtim.’’ Diye karşılık verdi, sırıtarak. ”Yakışır.” Dedi, Aynur, öfkeyle. O sırada, yaklaşık yirmi adım ötedeki İsmail, sol elini, sağ koltuk altına saklamış, sıkı sıkı tutmaya çalışıyordu. İrfan ve Aynur, İsmail’in canının yandığını anladılar. Canı ne zaman yansa, sesi soluğu çıkmazdı. Yine sessizleşmiş, kendi içinde bir yere sığınmıştı. Karanlığı aşarak, onun yanına yaklaştıklarında, ”Bravo İsmail!” dedi, Sıtkı. ”Bravo! Küçük ama olsun, bir balık tutmuşsun yine de, bak ben henüz tutamadım.”   İsmail, balığı tutmasına tutmuştu ama balığın ağzını oltadan ayırırken, elini kaptırmıştı iğneye, tıpkı kendisi de bir balıkmış gibi. Avucunun içi kendi kanıyla dolmuştu. ”Bir avuç dolusu kan.” dedi, Aynur. Söylediği sözün, ilk kendisi tarafından dile getirildiğinin gururlu bilinciyle… ”Bir avuç dolusu kan.” diye yineledi sonra. Onları panik halinde görünce, ‘’Bir şeyim yok, göründüğü kadar kötü değil, iyiyim. Canım hiç acımıyor.” dedi, İsmail. ”Acımaz tabii” dedi, İrfan. ‘’Acısını çok sonra hissedersin. Şimdiki zaman bir halta yaramaz. Acını bile hissedemezsin, hâlâ var olan an’da. Sonra, duyarsın, gelecekte ya da şimdiki zaman, geçmiş zaman olduğunda.’’ – ”İkisi aynı şey.” dedi, İsmail. ”Evet.” dedi, İrfan, ”Aynı şey… Şimdiki zaman hükümsüzdür, ne yaşanıyorsa var olmayan zamanda yaşanıyor, geçmişte ya da gelecekte. Bir defasında yolun başında birini vurmuşlardı. Boyacı Hamdullah’ı… Göğsünden, üç kurşunla… Etraf kalabalıkmış ama kimse yanaşmamış korkudan. Babam yaklaşmış yanına… Hamdullah abi, gülmüş babamın yüzünü görünce, ‘İyiyim abi.’ demiş. ‘Bir şeyim yok, acımıyor bile.’ Bu sözleri söyledikten birkaç dakika sonra da ölmüş.”

5

İsmail’in kanayan parmağına, Aynur’un saç bandı bağlanarak, durdurulduktan sonra kan akışı; İrfan, Yusuf’un yanına süzüldü, sinsi bir sırtlan gibi. Ama Yusuf biliyordu. İrfan, bir sırtlan değil, avını parçalamak üzere, gürültüyle yaklaşan tehlikeli bir hayvandı. Henüz tabiata salınmamış, Tanrı’nın zihninde korkutucu bir tasarım olarak var olan, gerçekleşmesine ramak kalmış bir yırtıcı hayvan ve nasıl olmuşsa, Beşiktaş Sahil’e inebilmiş bir makine dişli, kan heveslisi, yok edici. ‘’Bugün pek balık yok herhalde.’’ diye konuşmaya başladı, İrfan. ‘’Aslında vardı.’’diye karşılık verdi, Yusuf. ‘’Ama şu senin çocukla’’ – ‘’İsmail mi?’’ – ‘’Evet. Şu kumral çocuk… Söylesene hayatın boyunca hiç bu denli zarif ve güzel bir insan gördün mü?’’ – ‘’Hayır.’’dedi İrfan. ‘’Ben, onun üzerimde bıraktığı etkiye benzer güzellikteki bir etkiyi sadece insanda değil, canlı, cansız hiçbir güzellikte duyumsamadım bugüne değin.’’ – ‘’Ben de eski dostum ben de’’diye karşılık verdi, Yusuf. ‘’Siz, iskeleye inene kadar, şu boş kovayı balıkla doldurmuştum. İsmail’i görünce elim ayağıma dolandı. İnsan, böylesi meleklerle her gece karşılaşamıyor. Kova da devrilip gitti o anda. Ama hiç sorun değil, o çocuk burada olsun, ben sabaha kadar bekler, yine tutarım o balıkları, hem de kaçanların aynısını. Kendi balıklarımı istiyorum, başkalarını değil.’’ Bahadır, bu sözleri ettikten sonra, tuttuğu tüm balıkları ağızlarında olta iğnesinin açtığı yırtıklar yok ve kendi balıkları değil diye tekrar suya saldı. Yusuf, İrfan’ın pek de güzel taklit edebildiği sesiyle konuşurken, – o kendine özgü şekilde incelebilen sesiyle – ‘’Dostum,  sen delirmişsin, manyak mısın, neden o balıkları salıyorsun? Ha! Nimet onlar, nimet! Allah çarpar adamı! Salma balıkları, sabah kahvaltıda bir güzel yeriz.’’ Bahadır, cevap vermedi ilkin. Sessizleşmişti. Bir elinde olta, diğerinde sigarası, ayağının dibinde gecenin karanlık soğuğunda giderek soğuyan nane likörüyle, biraz sonra dünyayı yok edecek ya da ölecek bir tuhaflık olarak görünüyordu. Yine de cevap verdi Uzay’a. ‘’Bundan sonrakileri atmayayım o zaman. Sabah kahvaltıda yeriz.’’İrfan, Yusuf’un bu halini bilirdi ve korkardı. Onu öyle görünce, yanına yaklaştı. Yusuf, daha da karanlık bir dehlize inmeden, onu neşelendirerek yeryüzünün yüzeyinde, yanında tutabilmek için. ‘’Şu kızı hatırlıyor musun?’’dedi. – ‘’Hangi kızı?’’ – ‘’1993 sonbaharında, üniversitenin resim bölümünde modellik yaptığım günlerde âşık olduğum kızdan söz ediyorum. Biliyor musun, bunca yıl geçti ama ondan daha büyük bir sürtük görmedim. Büyük orospu anlayacağın… Öyle bildiğin anlamda bir orospu değil. Hani bir erkeğin ruhunu s.kip giden sürtüklerden biri o.  Arkasında, ne tür bir yıkım bıraktığının farkında olmayan, geride onca acıyla bıraktığı erkeğin, bir seri katile ya da dünyayı yok etmeye hevesli bir manyağa dönüşüp dönüşmeyeceğine aldırmadan, ardında ne tür bir ölüm bırakıp bırakmadığını filan umursamadan bırakıp giden sürtüklerden… Yani, evet, orospunun önde gideni…’’ dedi sustu.

Yusuf, İrfan’ın sözlerinin bittiğini fark edememiş, hâlâ dinliyordu. İrfan da bir çeşit transa girmişti sanki. Sonra, İrfan’ın sustuğunu ansızın fark edince, oltasını, olduğu gibi suya atarak, gecenin soğuğunda buz kesmiş kaldırıma oturdu, Yusuf. Ve yanı başında, belediyenin kaldırımlara sıra sıra ektiği fidanlardan birine sarıldı. ‘’Yusuf!’’diye seslendi, İrfan. ‘’Ne yapıyorsun oğlum, çıldırdın mı? Bırak o fidanı, kıracaksın. – ‘’Hayır, İrfan! Hayır,  dostum, bırakamam, onu çok seviyorum. Bak gel. Sen de sarıl.’’ İrfan, Yusuf’un yanına dek sokulup kulağına bir şeyler fısıldadı. Ve Yusuf, o an her ne duyduysa, yerinden hızla kalkarak, koşar adım yürüdü. Gecenin ıssız karanlığın hüküm sürdüğü, Beşiktaş’tan İnönü’ye doğru çıkan caddenin orta yerine bıraktı, ağır bedenini.

Önceki gün, pahalı bir vitrinde, tertemiz sergilenen ve Yusuf’’un itinayla çaldığı pantolon ve gömlek, şimdi onunla birlikte kir pas içinde leşe dönüşüyordu, yolun orta yerinde. Sabaha kadar, ‘çılgın trafik’in ilk saniyelerine dek orada, kaygısızca uyumaya karar vermişti.

İrfan, gecenin ilk balığını tuttuğu sırada, güçlü bir fren sesi ve asfalta sürünen lastikten yükselen ‘felaket efekti’ni duydu. Tuttuğu balığı denize fırlatarak, caddeye koştu. Biraz önce fren yapan araç,Yusuf’un tam önünde duruyordu. Ve aracın içinden inen şoför, yerden kaldırmaya çalışıyordu onu. İrfan, birden fırladı olay yerine ve‘’Bırakın! O benim arkadaşım.’’diyerek, adamın elinden aldı arkadaşını.

İrfan, Yusuf’un sol kolunu kendi ensesinden geçirerek, göğsüne kadar doladı, sırtlar gibi yüklendi onu ve neredeyse sürükleyerek, Kabalcı’nın önünden yokuşa, mobilyacının önüne kadar taşıdı. Oradan da eve kadar… Aynur’un, İsmail için hazırladığı tertemiz yatağa yatırdı onu. Bahadır, uykuya geçmeden önce, ‘’Ne zamandır böylesi temiz ve mis kokulu bir yatakta uyumadığını’’ sordu kendine ve sızmadan önce bir soru daha geçti aklından.’’Çarşaftaki bu güzel koku, reklam filminde, yıllar önce Zeki Müren’in oynadığı deo parfümlü Alo’nun kokusu mu acaba?’’

6

Sıtkı’yla İsmail, olup bitenlerden habersizdi. Aynur’u iskelede bırakmış, Tophane’ye doğru yürüyorlardı. Saat, sabaha karşı üç… İsmail, Sıtkı’ınn ceketini giymişti üşüdüğü için. ‘’Sana daha çok yakıştı sende kalsın.’’ dedi Sıtkı. İsmail, bu söze, içinden, ‘Hayır, olmaz.’’ diye karşılık verse de sözlerini dile getiremeden büyük bir gürültü koptu. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde… Bir kadın çığlık atarken, toz toprak içindeki görüntü, yerini netliğe bıraktı. Kırklı yaşlarındaki bir kadın, aksayan ayağı, kan içindeki sol yanağı ve kandan sırılsıklam olmuş saçlarıyla bir zombi gibi, kocası olduğu tahmin edilen adama doğru yürüyordu. Yirmi saniye önce, üzerinde rüzgârdan savrulan saçlarıyla yol aldıkları motosiklet de kadından yüz metre kadar uzakta, boşa dönen ön tekeriyle, felaketin boyutlarına büyütücü bir efekt ekliyordu. Kadın, onca çabadan sonra kocasına ulaştı. Eğilip kontrol etti onu. Sonra, fısıltı ve korkuyla ‘’Ölmüş.’’ dedi.

İsmail, dünyanın öteki tarafındaydı, kadın bu sözü dile getirdiğinde. Ama onca uzaklığa rağmen bir mermi gibi hızla ulaştı adamın ölümü, İsmail’in kulaklarına.

İsmail de Sıtkı da yerlerinden kıpırdayamıyorlardı. Donup kalmışlardı. Bir çeşit anlamsızlık felci yaşıyorlardı. Her şey, bir anda öyle saçmalaşmıştı ki, ikisi de eyleme geçecek bahaneleri bir türlü bulamıyorlardı. Ve donup kalmaları bu yüzdendi sanki. Beş dakika içinde polisler doluştu caddeye. Ekip otosu filan geldi. Ambulans, ölü adamla, yaralı kadını olay yerinden hastaneye doğru uzaklaştırdı. Siren sesleri geceyi öldürdü. Gece, daha da karardı. Sonra, motosiklete çarpan aracın şoförü ve arka koltuktaki arkadaşları göründüler. Sıtkı, İsmail’e baktı, uzun uzun. ‘’Aynı şeyi mi düşünüyoruz?’’dedi. ‘’Evet.’’ dedi İsmail. ‘’Yarın öğle vaktine doğru, bir çocuk, ölen babasının cenazesi için, bilmiyorum hangi okulda ama mutlaka bir okulda, kuşkusuz çıkış kapısına doğru yürüyecek. Yalpalayarak…’’ İsmail,  sözlerini bitirir bitirmez, bir mermi gibi fırladı yola. Sıtkı şaşkındı. İsmail koşuyordu, elinde pahalı telefonu, yüzünde kafasından büyük sakalıyla bekleyen hedefe doğru. Hem de korkunç bir hızla. Eskilerin dedikleri üzere, yıldırım gibi… Hedef,  arkadaşıyla konuşuyordu o sırada, elindeki telefonla. ‘’Kanka, bir motosiklete çarptık. Kadın yaralı ama adam öldü sanırım.’’diyordu. İsmail, ‘’Sanırım mı?’’ diyerek, kan kokusu almış bir kurt gibi saldırdı, aracın sürücüsüne… İşi bittiğinde, sürücünün yüzü kanlı bir et yığınına dönüşmüştü. Sürücünün telefonu İsmail’in elindeydi. O sırada, polisler ve Sıtkı, farklı nedenlerle İsmail’e doğru koşuyorlardı. İsmail, birden durdu. Kendini yolun ortasına bıraktı, yüzükoyun. Sonra, yarı doğrularak, oturdu. Sıtkı, yanına kadar gelmişti. İsmail, ‘’Vurdum ona.’’ dedi, biraz önce yumrukladığı sürücüyü işaret ederek. ‘’Boş ver.’’ dedi Sıtkı. Hıçkırıklarını o ana dek içinde tutan İsmail ağlamaya başladı. Sıtkı, onun ölen adam için mi, yoksa yıllar sonra birine yine vurduğu için mi ağladığını anlayamadı. İsmail’in elindeki telefonu aldı. Polisler, İsmail’i ekip otosuna doğru götürürken, Sıtkı’nın elindeki telefon hâlâ açıktı. Ve hattın diğer tarafında, yolun ortasında, ağzı burnu kan içinde yatan sürücünün kanka’sı vardı. Sıtkı, konuştu: ‘’Kanka, arkadaşın İnönü Stadyumu’nun önünde, kendi kanının içinde yatıyor. Çabucak gel ve o,  kan kaybından zortu çekmeden kurtar onu.’’ Telefon kapandığında, İsmail, ekip otosundan indirilmişti. Ve yüzünde, bir gün, dünyanın durmasına neden olacak, o güzelim gülümseyişi ile Sıtkı’ya doğru yürüyordu.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri