Saturday 25th November 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” JAMES JOYCE / ULYSSES / FENOMENEOLOJİ / ANGELOPOULOS ve Le Regard D’ULYSSE ”

Bülent Uçar 14 Ekim 2017 FELSEFE&EDEBİYAT Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” JAMES JOYCE / ULYSSES / FENOMENEOLOJİ / ANGELOPOULOS  ve Le Regard D’ULYSSE ”

_____________                                                                       

 ‘’Sınırı geçtik ama hâlâ buradayız, insanın evine ulaşması için daha kaç sınır geçmesi gerekir. ‘’(Theo Angelopoulos)

            ‘’Doğumdan evvel mesuttur bebek. Rahmin derununda eder ibadetin. Ana rahmindeki her şey onun için pek münasip şekilde hak edilmiştir. (James Joyce – Ulysses sy. 432 Nevzat Erkmen çevirisi YKY)

 

            Ulysses, kuytudaki bir Fransız yayınevinin neredeyse tek kelime İngilizce bilmeyen çalışanları tarafından, çalakalem yazılmış, karmakarışık, edisyona uğramamış bir kopyası kullanılarak kitaplaştırıldığı tarihten (1922) bugüne dek hakkındaki efsane anlatılarının oluşturduğu kalın ancak yine de yumuşacık ve bu yüzden kandırıcı, çelikten kadife örtülerin altına gizlenmiş, bunun dolayında kişiyi cezbeden bir eser olmayı sürdürerek, edebiyat ve hatta felsefe tarihinin en anlaşılmaz eserlerinden biri olmuştur.

Ulysses’i övmek, onun anlaşılmazlığı ve biçemi hakkında mastürbatör bir edebi tutumla ahkâm yürütmek her dönemde karşı konulmaz bir cazibeye sahip olmuş ve hâlâ oluyor.

Onun eşsiz ve insanın anlama yetisini aşan tanrısal gizeminin önünde eğilmek, karşısındaki acizeyetin farkındalığıyla ve bu farkındalığın seçilmişliğiyle yücelmek tuhaf bir kişisel ego okşayıcısına dönüştü zaman içinde. Belki de sırf bu nedenden dolayı, Ulysses içeriği ve Joyce’un biçem seçimindeki tavrı konusunda yeteri kadar anlaşılamadı.

 

Ulysses Türkiye’de tam metin olarak YKY tarafından Nevzat Erkmen çevirisiyle Türkçe’ye kazandırılır ve baskıya hazırlanırken, son sayfasına düşülen tarihe bakılırsa ’96 Mayıs’ına denk gelen bir günde çeviriye Enis Batur tarafından yazılan önsöz, ve özsözün oluşturduğu kule (!) ve yine önsözün ilk paragraflarının Ulysses hakkında yazarken duyulan suçluluk, karmaşa ve had aşkınlığı sendromu ve onun hakkında yazmanın gizemli (!)  mümkünsüzlüğü üzerine oluşu oldukça manidar.

 

Çünkü bu özsözün içerdiği hayranlık (!) efsane severlik ve üretirlik, anlamaya çalışmaktan öte tapınmaya ve bu tapınmanın seçkinliğinde yücelme sanrıları tutkusu içeriyor. Yalnız sanılmasın ki bu sadece Batur’a özgü bir söylem edimidir.  Bu tutum, bir metin olarak Ulysses’i kristalleştirme sendromudur. Bu kristalleştirme atağı içinde onu pırıl pırıl parıldayan içeriğinden uzaklaştırma tuhaflığıdır.

 

            ‘’Genç Stephen de onlara şu sözleri söyledi: Fısıltı, beyler, ekseriya sıradan insanların bir adeti olagelmiştir.’’// ULYSSES - James Joyce –sy. 437 çev. Nevzat Erkmen YKY //

 

Joyce, yorum kabullenmez ve çeviri tutmaz eseri (!) Ulysses’i kurgularken, anlatıda metnin anlatım biçimi olarak seçtiği bilinç akışı metodu, bir deneysel roman üslûbu oluşturma kaygısı ya da farklı bir anlatım deneyişinin ürünü olarak yenilik arayışı ataklarından kaynaklanmıyordu. Bu anlatım tekniği, Ulysses içeriğinin ve Joyce’un fenomenolojik bakışın ‘’öz’e düşkün, anlam’a ulaşmaya odaklı iddiası ve Joyce’un da buna olan inancının tezahüründen kaynak bularak çıkıyordu ortaya. O, bir türlü anlaşılamayan bu varoluş evreninin, insan bilincine yansıyan uçsuz bucaksız etkilerinin bilinç yüzeyi ve derininde oluşturduğu içeriğin dökümünü yapmaya çalışmıştı. Tıpkı bir cinayeti çözmeye çalışan bohem, paspal ve alkolik ancak dava sarmaya başlayınca büroda sabahlamaya başlayan kaybeden bir dedektifin eline geçen tüm delilleri, onlara bir anlam ve yorum katmaksızın sağa sola saçmasının, sonra bir an yorulup köşedeki kahveciden kahve almaya çıktığında, soğuktan titreyen ellerini ısıtmaya çalışarak, kahveci dükkânının kapısının üstündeki, kapı açıldığında öten zil, çan karışımı, giriş kapının arkasına asılı ‘’yeni gelen kişi’’ uyarıcısını çınlatarak içeriye girdiğinde, kahvesini eline aldığı o ulaşma anında, sağ elinde parasını çıkardığı cüzdanı, sol elinde sıcacık kahvesi para üstünü beklerken duraksamasının ardından gelişen tüm o delillerin betimleyici (17 yaşında, beyaz, güneyli, iki aydır kayıp, göl kenarında bulunmuş yüzü balıklar tarafından yenmiş, iki hafta soğuk suda kalmış ceset filan…) kaosunun içinden kafasında bir fotoğrafın belirmesinin ve bu heyecan verici mutlak’ı sezme anına gönderme yapan deneyimin esrikliğiyle para üstünü beklemeksizin, kâğıttan bardağını barın üstüne bırakarak, büroya koşması anında olduğu gibi… Joyce da Leopold  Bloom’un bir günü içinde olup biten deneyimi ve bu deneyimin bilince olan etkisiyle orada bıraktığı izleri, bu izlerin harekete geçirdiği bilinç akışını izleyerek, sonsuz ve bitimsiz bir betimleyici süreci içine girerek, bilinç içeriğini olanaklı ölçülerde sayıp dökmeye başlar.

‘’Herkes bilmelidir ki.’’ dedi. ‘’Zamanın harabeleri ebediyetin kâşanelerini yaratır. Nedir bunun manası? Arzunun rüzgarları akdiken ağacını kavurur ama ardından dikenli bir çalıdan bir gül olarak çıkar zamanın mahfilinde.  Dinleyin şimdi beni. Kadının rahminde sözcük tene tahvil olunur ancak Yaradan’ın tininde göçmüş olan tekmil tenler ölümsüz sözcük haline gelir. Yaratılışın sonrasıdır bu.’’//ULYSSES – James Joyce - sy 435. Çev. Nevzat Erkmen YKY //

 

 

İlk baskının tarihinden (ki bu da 1922 yılı oluyor) bu yana bu eğilim ve edebi hezeyanlarla binlerce yorum ve makale yazılmıştır Ulysses hakkında. Bu konuya yazının alt paragraflarında değer göreceği ölçüde değinilecektir. Yalnız bildirmek gerekir ki Batur’un Ulysses için Nevzat Erkmen çevirisine yazdığı önsöze, söylemdeki ironiyi duyarak ilk sayfadan eklediği bir Joyce öngörüsü var. Batur’un Ulysses konusundaki muadillerinin bir kutsal öngörüymüşçesine ele aldıkları şu meşhur Joyce öngörüsü düpedüz bir İrlanda’lı ironisidir. Purolar tüttürülür likörler içilirken dile gelmiş pulp bir söylem… Joyce’un belli ki ‘’akademisyen’’e gülmek, insanların gizem totemizmini alaylı biçimde kışkırtmak, hatta yıllar sonra bu sözünün bile pek matah bir şeymiş gibi dillendirileceğini bilerek eseri (Ulysses) hakkında söylediği şeyi Batur, Erkmen çevirisi Ulysses’in önsözünde şu şekilde dile getirmiştir: ‘‘…Joyce’un şüphesiz bıyık altından yorumu, yüzyıl boyunca akademisyenlerin ve eleştirmenlerin başına bela kesilmek öngörüsü gerçekleşti. ‘’      

 

Joyce’a gönderilen bir mektup… Ulysses hakkında sürdürülen kırıtkan efsane anlatılarının neredeyse üst başlığı olacaklar kategorisinden. Burada sözü edilen mektubun sonrasında yine bu konuda onlarca yıl boyunca yazılıp söylenmiş, hayranlık ve hayret nidaları içeren binlerce sayfa tutarındaki tüm o metin külliyatı, bu mektuba yalnızca bir dip not olarak ele alınabilir. İşte Freud’un manevi evladı, ‘’Kolektif bilinçaltı’’ kavramını psikoloji literatürüne sokarak haklı bir ün ve saygınlık edinmiş İsviçreli Carl Gustav Jung’un Ulyyses’i okuduktan sonra James Joyce’a yazdığı mektup:

 

Mektubun giriş ve final bölümü, ( Not: Mektubun ruhu kısaltma nedeniyle çarpıtılmamış, bağlamı korunmuştur. )

“Ulysses” adlı yapıtınız öyle tedirgin edici bir psikoloji sorunu çıkardı ki dünyanın başına, psikolojide yetkili saydıkları bana başvuranlar çok oldu.

            …
            Gene de o kısa denememi okusanız iyi olur, Ulysses’inizin dehlizlerinde yolunu yitiren,sonradan sırf bir şans eseri yeniden yolunu bulup çıkmayı başaran, tamamen yabancı birinin girişimi sayın. Denememden göreceğiniz gibi bakın bencileyin sözde dengeli bir psikoloğu ne hale soktu.
Derin beğeni ve saygılarımla”

 

 

Joyce mektubu okuduktan sonra eski ahşap masada duran yeşil küçük kadehteki likörden bir yudum almış ıslak purosunu yakmış okkalı bir küfür savurmuş mudur acaba tüm kirli (!) İrlandalılığıyla?  Yoksa o da kırıtkan bir mektup mu yazmıştır karşılık olarak,  bilemiyorum.

Ancak resmi kayıtlardan bir alıntıyla Ulysses için sergilenen bu tür intellectual edaya karşı Joyce’un dilinden  ironik bir küçümseme yayılıyor.

 

Joyce, eseri Ulysses’i kastederek:

 

 

            “İçine o kadar çok bilmece-bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.”

Ulysses, sanıldığı gibi yalnızca, adamın tekinin (Leopold Bloom)  cebinde kayıp duran bir  kalıp sabun paketiyle arada metresini çoğunlukla karısını düşünerek geçirdiği bir pazar gününü anlatmaz. Ulysses, kayıp bir adamın bir Pazar gezisi değildir. Ulysses bir yolculuk metnidir. Tanıdık görünümlerden uzakta, yabancı toprakların bilinmezliğinde dilini ve  yurdunu yitirmiş, kayıp ’’ öz bilincin’’ kendine doğru gerçekleştirdiği yolculuk serüveni, evini bulma atağı içindeki bilincin kişisel ve bu kişisellik aracılığıyla mutlak olan bilincin (Tin- Geist – Kendinde bilinç – Tanrı) kodlarına doğru kılı kırk yaran, aydınlık yanılsaması içinde karanlık bir yolculuktur Ulysses.

Joyce, okuyucuları tarafından bir türlü anlaşılamayan (!) bu eserini, mutlak bilince bağlı ya da bu şekilde olması umut edilen kişisel bilincin sürgündeki yabancılığını aşarak, evine dönme serüveni olarak tasarlamış. Onu, nesnel olanın etki sağanağında bilinçte canlanan deneyimlere yorum ve yargı eklemekten olanaklı ölçülerde uzak kalarak, Leopold Bloom’un ‘’bir gününün’’ bilinçteki tezahürlerinin dökümünü yaparak ortaya koymuştur.

Leopold Bloom’un  bir gününün bilince yansıyan etkilerinin dökümünde yer alan kaosun sunacağı öz  kim bilir belki Joyce’un belki de insanlığın bilinç kodlarının şifre çözümü olacaktı. Ne düşündüğü, içinden ne geçtiği tespit edilebilen bilincin ‘’salt ‘’ halinin bir kod yazılımı var mıydı?! Varsa bilinebilir miydi? Bu Hegel’in Tin’in Fenomenolojisi adlı eserinde Geist’ın yabancılığını aşma serüveni bağlamında ussal bir umutla ele alınmıştı.

Ancak bu konuda somut ve ikna edici bir içerik belirlenememişti. Yalnızca dialektiğin belirlediği bir çerçeve çizilmişti. Joyce, 20. yüzyılın son epistemolojik atağı olan Fenomenoloji’nin tezlerine yakın bir biçimde; Ulysses’de, mutlak (salt)  bilincin kodlarına doğru fenomenolojik bir deşme, ayrıştırma serüveni tasarlamıştı ve o, özel bir Haziran ayının özel bir Pazar gününe denk getirdiği hikâyesinde; Leopold Bloom’un temsili bilinç akışında ‘’insan’’ın bilinç kodlarına değmeye çalışıyordu. Eğer bilinç, aklın yorum ve yargı egemenliğinden kurtarılırsa, kendi özgür akışını ancak o zaman gerçekleştirebilecekti. Bu akış içerisindeyse giderek daha şeffaf bir bilinç görünümü belirecekti. Hiç değilse umut edilen buydu. Dökümü yapılarak bilincin saf akışı içinde çırılçıplak kalan ve bir sezgi anında kapağı kaldırılmış gibi kendini görüye salan bilinç özü, kendini akla duyuracak, dile gelebilecekti…

            ‘’Sir Simon’a ve onun oğlu genç Stephen’e duyduğu yakın dostluktan dolayı Sir Leopold da onlarla birlikte oturmuş, kendisine en saygılı bir şekilde gösterilen ikram ü izzet o pek uzun yolculuklarından sonraki yolculuğunu atmasına yardımcı oluyordu. Yüreği merhametle dolu aşk onu diyar diyar dolaştırmıştı, şimdiyse yerinden kımıldamak istemiyordu.  //ULYSSESJames Joyce – çev. Nevzat Erkmen sy. 436 YKY//‘’

Joyce, perspektif kullanımını dışlayarak, yalnızca kendiliğindenliği içinde hasıl olana, fenomene odaklıyor bilinci. Joyce, bilincin hızla akıp giderken beliren, imlâya uymayan içeriğinde neye şahit oluyor, neyi görüp, o sınırsız hızın içerisinde neyi yakalayabiliyorsa onu betimliyor.  Var oluşan deneyimin bütün kıpırtılarını, onlara ait kırıntıların nereye düştüğüne aldırmadan sayıp döküyor. Bu yüzden de şık bir pornografidir Ulysses.

 

*

Blake’in sözünü ettiği Huxley, Jim Morrison, Baudelaire gibi sözün karanlık adamlarını etkileyen ‘’kapıları açılmış bir algının görebildiği sonsuzluk görünümleri deneyimlerine’’ dair oluşturulan tez, yaşamın kendi hareketinden doğallıkla çıkarılan, dolayısıyla sağlaması da yapılabilecek bu bakış açısı 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde güçlü felsefi bir teze dönüşecek, Edmund Husserl’in öncülüğünde yeni bir felsefi akım, bir tür modern dönem epistemolojisinin sistematiği oluşturulacaktı. İnsanın, yüzünü bilgiye değil de fenomenlere (saf varlık alanına, temizlenmiş varoluş deneyimlerine) dönmek gerekliliğini öne süren bir epistemolojik hatta ontolojik akıma ‘’FENOMENOLOJİ’’ye doğru düşünsel bir atağa kalkılacaktı.

Eğer insan, dünya ve deneyim hakkında edindiği tüm bilgilerinden sıyrılabilseydi (onları bilinç içerisinde, bilincin görü açısını filtrelemesini engelleyecek biçimde paranteze alabilseydi) , sıradan bir gün nasıl geçerdi, sıradan herhangi bir gün ve o güne ait sıradan görünümler ona ne ifade ederdi. Canavarlar mı görülürdü o anlarda yoksa cennetler mi?!

                                   Theo Angelopoulos & Le Regard D’Ulysse

 

Filmin hikâye kurgusu içinde kendine az yine de öz ve güçlü biçimde yer bularak;  arada bir görünen, yalnızca Tanrı’nın ellerinde bulunabilecek bir hakîkatin yeryüzündeki simgesel göstericisi, bir çeşit gölgesi şeklinde algılanabilecek olan – yüzündeki ve endamındaki güzelliklerde bir ilahi güzellik formu saklayan Maia Morgenstern ‘in can verdiği incecik kırılgan kadının (Ulysse’in kim bilir belki karısı) göründüğü ilk sekansta, onun ardından esrik bir halde yürüyen kayıp adamın tutumu, filmin yönünü olanaklı en dokunaklı biçimde görünüşe çıkarıyor. O anda güzeller güzeli bu isimsiz kadının ardından yolculuktaki, bir sürgün adamın (adsız yönetmen A.’nın) dilinden şunlar dökülüyor : ‘’Seni böyle birdenbire görebileceğimi ummuyordum, bir an için hayal ettiğimi sandım. Tren istasyonunu hatırlıyor musun? Yağmur yağıyordu. Gidiyordum ancak geri dönecektim. Sonra, yabancı topraklarda kayboldum. Şimdi ellerimi uzatsam dokunabilirim sana ve bölünmüş zaman bütünleşir ancak yolculuk bitmedi daha… Yolculuk bitmedi…’’ (Theo Angelopoulos – Le Regard D’ Ulysse)

Yaşamını 24 Ocak 2012 tarihinde bir trafik kazasında yitiren aslen Yunanistan kökenli Theo Angelopoulos’un yazıp yönettiği, Eleni Karaindrou müzikleriyle karanlık bir şiire dönüşen Le Regard D’ Ulysse, Amerikalı oyuncu Harvey Keitel’ın canlandırdığı sürgündeki bir Yunan yönetmenin, A.’nın  Makedonya’lı iki filmci olan Manakis kardeşlerin bölgeye 1905 yılında getirdikleri ilk film makinesiyle (kamerayla) çektikleri üç bobin filmin peşindeki yolculuğunu anlatır… O bölgede filme alınan ilk görüntülerin… Kameranın vizöründen bakan Manakis’lerin ilk bakışlarınınDünyaya atılan ilk bakışın peşindeki yolculuğunu

Filmin ruhunu ve en güçlü tezini ortaya koyan anlatıyı, yalnızca bir film yönetmeni olduğunu bildiğimiz isimsiz karakter ( A.) anlatır. Tren istasyonunda… Bir kadına… Bir hikâye

            Anlatı şu ki: ‘’A’’.  Yeni filmi için aradığı mekânı bulma umudunu yitirmişken gezindiği bölgede kaybolur. Akşam olmaya yakın, vakit. Güneş henüz batmaktadır. Batarken, kızıl ışığını zaman ve mekânın kuytularına dek salarak kendi ışık oyunlarını sürdürürken, yönetmen, ‘’Apollon’’ heykelinin bulunduğu çayırlık alana gelir. Filmi için aradığı, rüyalarına kadar girerek bir takıntıya dönüşen yer burasıdır. Hem bu mekân, bir anlamı varmış gibi birdenbire karşısına çıkmıştır. Kayıp adam (Ulysses- ‘’Yönetmen’’) Polaroid makinesini çıkarır, mekânın fotoğraflarını çekmeye başlar. Art arda basmaktadır deklanşöre. Fakat çektiği tüm fotoğraflar polaroid makineden neredeyse anında çıkan kartlara boşluk olarak yansıyordur. Bir an hata yaptığını düşünerek fotoğrafları yeniden ve sonra yeniden çeker. Ancak kartlara yansıyan fotoğrafların hepsi aynı görüntüyü vermektedir, hepsi aynı, aynı görüntü, kartlara yansıyan tek şey boşluk… ‘’A’’ fotoğrafları çekerken makine üzerinde ayar yanlışlığı yapıp yapmadığını düşünerek, makineyi kontrol eder. Makinede ya da kendi fotoğraf çekme yönteminde bir sorun olmadığını görünce, bu kayıp adam o anda birdenbire öyle bir gerçeği idrak eder ki,  dehşete düşerek gözyaşlarını tutamaz.

‘’Fotoğraf makinesi dünyanın boş negatiflerini çekmiştir.’’

Makinenin bir imgelemi yoktu. İmgelemi olmayan bu mekanik düzenek yalnızca hiçliği görmüştü. Blake’in nazarında sonsuzluk olan şey, Angelopoulos’un bakışında hiçlikti. Eğer insan dünyaya alışkanlıklardan ve imgelemden sıyrılarak, ona o neyse o olarak bakabilseydi sonsuzluğu değil, hiçliği görecekti. Ya da sonsuzluk denilen şey, aslında hiçlikti.

 

 

 

‘’…Yaşlı hemşireler bizi hayata doğru çekerler. Feryat ederiz, besleniriz, oynarız, kucaklaşırız, öpüşürüz, ayrılırız, zeval buluruz ve sonunda ölürüz: Naaşımızın önünde eğilirler. Hiçbir kimse höyüğünün mevkiini ve hangi muamelelerle tabii tutulacağını ve hatta Tophett’e mi veya Edenville’e mi havale edileceğini dahi bilmediğinden dolayı geriye dönüp baktığımızda hangi uzak diyarlarda kim olduğumuzu ne olduğumuzu nerden gelip ne zaman nereye gittiğimizi de hakeza bilemeyiz…  // ULYSSES – James Joyce  -  sy. 442 çev. Nevzat Erkmen YKY // ’’

 

 

Kayıp bobinler bulunur. Filmin başkişisi ‘’yönetmen A.’’ (Harvey Keitel), o ilk bakışın ilk görü anında ne gördüğünü izleyebilmek için bobinleri projeksiyon makinesine yerleştirir.

 

Dünyanın sonundaymış gibi görünen, bir hangarda, yıkıntıların arasında eski, döküntü bir koltuğa kurulur ve bobinlere sarılı negatifler tahmin edilen korkunç şeyi gösterir. Sığınılacak bir yurt, ulaşılacak, gölgesinde ruhu dindirecek bir ev yoktur. İnsanlık tarihinin birikimi olan ortak imgelem ve Jung’un sözünü ettiği kolektif bilinç olmaksızın, kendi halindeki saf varoluş evreninde başka ne görülebilirdi ki… Bu görüntülerden başka…  Arayıcı (Ulysses) hıçkırıklara boğulur. O an muhtemelen Tanrı’ya ithafen ve özlem içinde, ulaşılsa da ruhu kurtuluşa erdiremeyecek ev olarak yine O’nun cennetini kastederek şunları söyler.

 

 

            ‘’Geri döndüğümde başka birinin giysilerini taşıyor olacağım üzerimde.

Başka birinin ismini… Yanına gelişim beklenmedik bir şekilde olacak, ansızın… Ve sen inanılmaz gözlerle bana bakıp, sen o değilsin diyeceksin. Sana bazı işaretler göstereceğim ve bana inanacaksın. Sana, bahçendeki limon ağacından söz edeceğim. Ay ışığıyla aydınlanan küçük pencerenden.’’

 

                                   James Augustine Aloysuis Joyce, 1904 Haziranı 16. gün

            ‘’Genç Madden insanın karısını yitirmesinin feci bir şey olduğuna dair fikir ileri sürdü.  Genç Madden ‘in hakikati ifade ettiğini teyit etmektedir zira kadının ölümü onu fevkalade muazzep kılmıştır.  Allah hayırlara getire. Bunun üzerine hep bir ağızdan bağrışarak, Hazreti Meryem adına, kadın yaşamalı ve bebeği ölmelidir dediler… Madden herkese bütün hikâyeyi  naklederek kadının nasıl ölmüş olduğunu ve mukaddes dinimiz namın,  hacılar ve hocalar yüzü suyu hürmetine ve de Arbraccanlı  Aziz Ultan’a yeminler vererek kadirşinas kocasının karısının naşı başından ayrılmadığını anlatınca oradakilerin cümlesi  fevkalâde üzüntüye gark oldular.’’ // JAMES JOYCE – ULYSSES çev. Nevzat Erkmen // ‘’

Ulysses, içine düştüğü, melankoliye sarılmış bu kaotik arayış serüveninde, kayıp yurdunu aramanın karanlık belirsizliğinde gezinir, savrulurken, sığınağı, yol göstericisi ya da hiç değilse yolculuğun devamı için dinlenip, gücünü yenileyebileceği ”liman” bir kadın olacaktır. Yalnız bu kadın, öyle herhangi bir ‘’kadın’’ değil, ruhunda ve biçiminde ilahi bir güzellikle kutsanmışlık – adanmışlık taşıyan, erkeğin kayıp yurdunu (özünü) bulması için yolu aralayabilecek, feragat etme yeteneklisi bir kadın olacak. Bu kadın onun ( kayıp erkeğin ) ‘’öz’’ karısı olacaktır.

 

 

 

Eğer bilincin kodlarının deşifrasyonu için bir günün sınırsız betimlemesine girişilseydi, bu gün hangi gün olurdu? İnsan hangi günün bilinç akışı deneyimini sayıp dökerek kendi kodlarına dokunmaya yakınlaşabilir? Hayatının en mutlu gününün bilinç akışı dökümüyle mi yoksa cehennemi andıran mutsuz bir günün bilinç akışının dökümüyle mi?

Bu soruya verilecek yanıt ne olur bilemem, ancak Joyce, hayatının en mutlu günlerinden birinin, belki de en mutlu gününün bilinç dökümünü yapıyor ve bilincin kodlarını, onun öz yurdunu, o günün içinde arıyor.

Haziranın 16. Gününde, herhangi bir Haziran’ın 16. gününde değil, karısı Nora Barhacle ile ilk kez randevulaştığı ve ona aşık olduğunu anladığı 1904 yılının 16 Haziran’ında…

Bülent Uçar

 





Etiketler: , , , , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri