Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” KADIN GÜZELLİĞİ SADECE ZAMAN, MEKÂN ve HER ŞEYİ Mİ BELİRLER? ”

Bülent Uçar 12 Ağustos 2017 FELSEFE&EDEBİYAT Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” KADIN GÜZELLİĞİ SADECE ZAMAN, MEKÂN ve HER ŞEYİ Mİ BELİRLER? ”

________

 Bir babanın, ayrılmak istemediği oğluna, çöllerle ilgili söylediği şu sözleri, denizlerle ilgili olarak söylemeyi tercih ederim:

            ‘’Oğlum, sen iste yapalım. Bir gemiye binerek kaçalım. Denizler üzerinde yol alalım. Uzaklaşalım ve bir daha hiç dönmeyelim. Sadece geri dönenler yakalanırlar, biz, eğer sen de istersen arkamıza hiç bakmayız. Beni dinliyor musun? Her erkek – kadın ve çocuk, ölmeden önce açık denizlerde bir gemide, mutlaka bulunmalıdır. Kilometrelerce çevrende hiçbir şey yoktur, sadece su, bazen güneş, bazen bulutlar ve mavi gökyüzü… Tek bir canlı göremezsin, sirenler çalmaz, araba alarmları da… Kimse sana korna da çalmaz. Gürültü yoktur. Birbirlerine kötülük eden, küfürbaz insanlar yoktur. Açık denizlerde huzur vardır, sessizlik vardır, orada tanrı vardır.’’

______________

Albert Camus, ‘’Konu felsefe olunca, cevap bulmaya değer tek bir soru vardır’’ der:

‘’Hayat, yaşanmaya değer mi yoksa kişi intihar seçeneğini mi kullanmalı? Kişi, yaşamayı seçiyorsa, yaşamını ne uğruna yaşamalıdır?’’

Marques de Sade gibi, bizi ölüme terk eden tanrıya ve her an daha da çürüten tabiata duyulan öfkeye istinaden kötülük arzusu ve zevk beklentisi ile doğaüstü bir başkaldırış uğruna mı?

Bir aziz gibi yaşayıp, kötülükten kaçınarak erdem peşine düşmek için mi? Yoksa:

Kazanova usulü bir yaşam tarzı içinde, güzel bir kadından daha güzel başka bir kadına koşmak – veya:

Sanat ya da güzellik veya bir tutku ya da saplantı uğruna mı?

Ya da: Martin Eden’ın yaptığı gibi:

-          Bir erkek, yaptığı her şeyi sadece bir kadın için yapabilir mi? Anlam, hayat ve ölüm ekseni bir kadına duyulan tutkuya bağlanabilir mi? -

Bir kadının güzellik ve zarafeti, var olan diğer tüm şeylerin güzellik ve zarafetine dair mutlak bir ölçü ve ölçücü olabilir ve gerçekleştirebilecek her eylemle, söylenecek her sözü belirleyebilir mi?

Kişisel fikrimce, bu soruların cevapları belirsiz değil. Hepsine kuşku taşımayan ‘’EVET’’lerle cevap verilebilir.

‘’Çünkü üzerine düşünülen konu her ne olursa olsun, işin içine ‘’kadın’’ unsuru karıştırılmıyorsa, o konu yanlış ele alınıyor demektir.’’ Ben buna inanırım. Sadece bir kadın için, yalnızca o görsün diye çok büyük işler yapılabilir ve bu sayede herkes kazanır. Özellikle sanat söz konusu olduğunda, ortaya büyük eserler koymuş tüm erkeklerin arkasında, onun hayatına kast etmiş, mahvetmeye meyletmiş ya da bizzat mahvetmiş bir kadın mutlaka vardır.  Sadece ayrım yapmak gerekir. Kimileri toparlanamaz köprü altına düşer. Kimileri ayağa kalkar, mahvoluşun acısını unutmak için sıçrar ve köprünün üstünde kalır.

SARIŞIN YIRTICI HAYVAN, MARTIN EDEN

Marcel Proust, ‘’Kayıp Zamanın İzinde’’ adlı yedi ciltlik baş eserinin Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde başlıklı ikinci kitabında şöyle yazar:

‘’Var oluşun sırrını çözmek isteyen bir genç adama önerim şudur ki, uzaktan kendisine çekici ve gizemli görünen birinin yanına gitsin. Yakından hiçbir gizemi olmadığını, onun da diğer herkes gibi sıradan, herhangi biri olduğunu gördüğünde; o an, en iyisine bile sahip olduğunda, bunun dahi pek matah bir şey olmadığını anlayacaktır. İşte o zaman, geride bırakmaktan acı duyacağı bir dünya, bir yaşam bıraktığını düşünmeden ölüme gitmeye hazır olacaktır.’’

Öğrenmek ya da tanımak kimi zaman suya karışmış tuzun etkisine benziyor. Tuz içilemez. Susuzluk giderilemez.

Çünkü bilgi ağacının olduğu her yerde cennet vardır ve ağacın meyvesine dokunulursa cennetten kovulmak, bu dokunuşun bedeli olur. Ve güzellikle (cennetle) bir defa bile olsa karşılaşan kişiye dünya yetmez. Daha önce rahatsız etmeyen her ne varsa göze batmaya, biçimsizlikleriyle, kaba ve törpülenmemiş halleriyle can acıtmaya başlar.

Adamın tekinin başı sırf bu nedenle derde girebilir. ‘’Çünkü insanın başındaki en büyük belalardan biri, daha önce yaşadığı mutlu anlar ya da karşılaştığı eşi benzeri bulunmayan güzelliklerdir.’’ Çünkü o anlardan sonra doğal bir kıyas başlar ve yetinme duygusu artık hayaldir.

Jack London’ın Martin’i güzelliğe karşı duyarlı olmasına karşın, ona hakkını verme konusunda yetersizdir. Ne içinde taşıdığı şiire ve güzelliğe dil olabilmektedir, ne de dış dünyada ya da sanatta şahit olduğu güzellik ve görkeme… O, hayatını denizler üzerinde yol alan gemilerde geçirerek ve bu sayede hayatta kalarak yaşamış, bedenen güçlü, yaşam bilgeliği konusunda kendi kendine rehber olabilecek denli deneyim ve tecrübeye sahip, kendince özgüveni yüksek genç bir adamdır. Ancak bütün bunlar sona erecek, her şeyi yeniden inşa etmek zorunda kalacaktır. Çünkü işin içinde hep olduğu gibi yine bir kadın vardır.

Denizler üzerinde yalpalayan gemilerde savulara salına yetişmiş bir adam, Martin. Ve hayatı boyunca gerçekleştirdiği tüm eylem ve sözleri bir kurala bağlanmadan kendiliğinden ve özündeki aslına uygun biçimde ortaya koymuş.

Bir çocuğun oyuna benzeyen yaşamındaki doğallık ve düşüncelerin sorgulayan etkisinden uzakta yaşamaktadır, ama bir gün bir kadınla karşılaşır ve yaşamının tüm doğal sistemi çöker. Oysa o ana dek, yaşamında onu mutlu ederek kılavuzluk eden bir sistem olduğunun farkında bile değildir. Çünkü bu sistem, kendiliğinden ve yokuş aşağı yol alır gibi kaçınılmazcasına oluşmuş, yokluğu hiç duyumsanmadığı için varlığı da duyumsanmamıştır, ta ki kaybedilene dek:

            ‘’Martin, bir yandan Ruth’un isteğini yerine getirerek bir koltuğa oturmaya çalışıyor, diğer yandan onun herhangi bir yere nasıl da kolaylıkla oturduğuna bakarak bunu takdir ediyordu. Sonra, ne kadar da şaşkın bir görüntü verdiğini bilinciyle utanıyordu. Hayatında ilk defa davranışlarının zarif mi yoksa iğreti ve sakar mı olduğunu düşünüp duruyordu. Ruth’la bir odanın içinde yalnız kalmıştı ve ellerini nereye koyması gerektiğini bilmiyordu. Rahatça akacak bir arkadaşlığı başlatma işlevi görecek sosyalleşme sıvısını edinmek için ne içki isteyeceği bir barmen vardı ortalıkta ne de bira alması için bakkala yollayabileceği küçük bir çocuk.

‘’Boynunuzda kocaman bir yara izi var Bay Eden, eminim bir maceradan kalmadır, bu nasıl oldu?’’ diye sordu kız. Martin, kurumuş dudaklarını ıslattıktan ve boğazını temizledikten sonra, ‘’Bıçaklı bi Meksikalı, Bayan’’ diye cevapladı. ‘’Öylesine bi kavga işte. Ben bıçağını elinden aldım, o da burnumu ıssırmaya çalıştı. Dobra konuşmasıyla bunları söylerken, Santa Cruz’daki o sıcak ve yıldızlı gece geldi aklına, sarhoş denizciler, beyaz bir şerit halindeki kumsal, şeker yüklü buharlı gemiler, Meksikalının yüzündeki ateşli öfke, boynuna değen çeliğin yakıcı etkisi, akan kan, kalabalığın bağırışları, Meksikalıyla olan alt alta üst üste yuvarlanışları, uzaktan gelen yumuşak gitar sesi. Bu görüntülerin ve anıların hatırasıyla heyecanlanmış haldeyken duvardaki uskunanın resmine baktı, bu resmi yapan ressam o gecenin ve orada olanların resmini de yapabilir mi diye sordu kendine.’’ Jack London (Martin Eden)

TERK ETMEDEN KISA SÜRE ÖNCE

           

Kişinin kendini yok ederek, yaşamını sona erdirme eylemi tek kişiyle gerçekleşmez. Her intihar vakasında bir ölen ve öldüren vardır.

Kişi, intihar sırasında iki kişidir.

Ölme isteği, intihar için yeterli olmaz. Bunun yanında, öldürmeye hevesli ve yetenekli bir varlık daha gerekir. Bu da her insanın olmasa da bazı insanların kendi içlerinde sakladığı kişisel bir suikastçidir. Ve bu suikastçi, işini çeşitli yollarla görse de, insanlık tarihinin bilinen en eski intihar yöntemi, öyle sanıyorum ki, kişinin kendini suya bırakma edimiyle var olmuştur. Denizler üzerinde yol alan gemiler ya da denizler üzerine kurulan köprüler mesela, insanı her açıdan diğer tarafa geçirme görevi görürler.

Oysa denizler, özellikle bir denizci için, hiç değilse başlangıçta güvenli alanlardır. Martin, orada güvendedir. Orada utandırılmazsınız, başarısızlık yoktur. Yaşam vardır, ama ölüm yoktur. Çünkü orası dünya değildir. Dünya, içinde insanların yaşadığı yerdir ve sadece orada ‘’başkaları’’ ve ‘’ölüm’’ vardır. Denizler insanı da ölümü de gizler, yok sayar. Sonunda, denizler, dünyanın dışındadırlar. Bu yüzden o bölgenin ethik ya da işlevsel konulardaki bilgeliği de dünyadakine benzemez. Dünyada insanın ölçüsü sözünü geçirirken, denizlerde söz, ya hiç kimsenindir ya da belki Tanrı’nın. Amaçsızlık, sağa sola savrulan tesadüfler ve kaos orada, her yeri ele geçirmiş; kontrol takıntısı karada kalmış, kara da uzaktadır. Kendini – ve olup biten ne varsa – kabul etme ve çabadan vazgeçme zamanı suyun üstünde salınırken başlar, ele alır kontrolü. Karaya doğru gerçekleşen ironi yüklü boşuna çaba, insanla değil, denizle ilgilidir.

Dalgalar kıyıya vurmaktan gidip gelmekten hiç usanmazlar, ama geldikleri kıyılardan da içeriye hiçbir şey taşımazlar. Çünkü dünya dünyaya, denizler denizlere aittir. Birbirlerine karışmaları yasakmış gibi, kıyılara vuran tüm dalgalar elleri boş dönerler, yine de bilgelikle şunu söylerler sanki: Sonuç beklemeden sadece yapmak için yapıyoruz bunu.

 

MARTIN’İN GÜCÜ, ÖLÜMÜ VE SANATI

Nietzsche, nihilizmi tanımlar ve ona neden olan şeyi betimlerken şöyle yazar:

‘’Nihilizm, zayıf ve güçsüz bir bedenin düşünsel ve ruhsal tezahürüdür.’’

Daha sonra da nihilizmin bir hastalık olduğunu, aşılması gerektiğini ileri sürer ve bu hastalığı aşmak için ‘’Üst İnsan’’ adını verdiği insan modelinden söz etmeden önce ‘’Sarışın Yırtıcı Hayvan’’ diye adlandırdığı bir karakterden söz eder.

Tüm bunların öncesinde de ‘’Tanrı Öldü’’ iddiası vardır. Çünkü o, tanrıya değil tanrılara inanmaktadır. Bir tanesiyle yetinemeyecek denli, tanrı düşkünü (!)  çok tanrıcı ve bir tür paganisttir. ‘’Benim tanrım Dioniyssos.’’ der. ‘’Ama Apollonca konuşan Dioniyssos…’’ diye de ekler. Dioniyssos, yaşamın tutkuya dair coşkulu ve doğrudan yanını temsil eden dirimsel tarafıyken, Apollo bir akıl tanrısı olarak, aşikâr ki aklı, dolayısı ile insanın kaotik olan duygu ve tutkularına biçim verme (sanat eseri üretme) edimini temsil etmektedir.

Bu iki tanrıyı kendi içinde birleştiren insan, zaaf ve güçsüzlüklerini yenerek Üst İnsan olma yolunda dev bir adım atmış olacak, bu sayede de değerler yaratarak, anlamı olmayan hayata anlam kazandıracak, bütünlüğe erecektir. Eğer insan, bu tanrılardan sadece birine teslim olur, sadece birinin kontrolünde olursa, ya coşku ve tutku dolu, ama biçimi olmayan bir hayat sürecek ya da kuru ve sadece aklın peşinde, anlamı da değeri de olmayan hayat…

Sarışın Yırtıcı Hayvan, üst insan olmaya giden yolda bir ara bölgedir. Kişi bu aralıkta, gücü ve cesareti edinirken, zaaf ve korkuları, kin ve pişmanlık gibi hastalıklı duyguları terk eder. Ama anlam, değer ve biçim hâlâ yoktur. Martin henüz bu safhadadır. Ancak köprüyü geçmeye ramak kalmıştır.

London’ın Martin Eden’i denizlerdeki küçük çaplı serüvenlerde yetişmiş, bedeninin bilgeliğinden taşan bir rehberin eşliğinde doğrudan ve kendi kendine, içten bir var oluş içinde, hiçbir eylem ya da düşüncenin bu bütünlüğü bozamadığı bir tür Sarışın Yırtıcı Hayvan’dır. Bir üst aşamaya, Üst İnsan olmaya giden yola girmek için de bir aracıya, bir çeşit sıçrama tahtasına ihtiyacı vardır. Bu sıçratıcı unsur, onun önce umutsuzca aşık olduğu, sonraları umut ettiği, daha sonrasında da sevmediği şeyler listesinde onurlandırdığı Ruth Morse olacaktır.

Adam, ağır ve güçlü cüssesine eşlik eden savruk ve poz takınmayan hareketleriyle, oraya buraya çarparak yürümektedir.

‘’Anahtarla kapıyı açıp, içeri girdi. Hantal bir hareketle kasketini çıkaran genç adam (Martin Eden) peşindeydi. Genç adamın üzerinde, denizin kokusunu taşıyan kaba giysiler vardı. Kasketini ne yapacağını bilemediği için cebine tıkıştırmaya çalışıyordu. Ötekinin peşinden omuzlarını ileri geri savurarak yürüdü; o koca odalar sallana savrula yürüyüşüne dar geliyor gibiydi. Geniş omuzlarıyla kapılara çarpacak veya şöminenin alçak rafındaki süs eşyalarını süpürüp yere düşürecek diye ödü kopuyordu. Kitaplarla örülü mobilyaların arasından yürürken kuyruklu bir piyano gördü, alan genişt, ama çarparak yürümekten korkuyordu hâlâ. Kaygıyla, titreyerek geçti oradan.’’ Jack London (Martin Eden)

Martin, Ruth’un güzelliği ve onun etrafındaki dünyanın ölçüleri ile karşılaştığında, o andan sonra gidip gördüğü ve yapıp ettiği her şeyi bu ölçülerle ölçüp değerlendirmeye başlar ve fark eder ki etrafında güzel olan hiçbir şey yok. Varsa yoksa Morse ailesi ve bu ailenin güzellik ve zarafetle çevrili mutlak dünyası. Eğer Ruth’u istiyorsa onlardan biri olmak zorundadır. Onlar kadar bilgi ve sanat kültürü sahibi, onlar kadar zarif ve yol yordam bilen, aynı zamanda onlar gibi, hatta onlardan da öte yeteneklere sahip olarak sanatı üretmek…

Martin, denizde olmadığı günlerde ablası Gertrude’un evindeki bir odada, ablasının kocası Bay Higginbotham’un cimriliği nedeniyle kira karşılığı kalmaktadır. Ruth’la ve ailesiyle tanıştıktan sonra, bir odasında kaldığı bu ev de ablası ve Bay Higginbotham da ona tahammül edilmez şekilde görünürler. Odasının pis duvarına bakarken kızın adını aklından defalarca geçiriyor ve içinde yaşadığı çirkin dünyayı bu ismin ışıltısıyla güzelleştirmeye çalışıyordu.  Tek bir sözcüğün bu denli güzel olması, bu kadar çok güzellik taşıması olacak iş değildi… Ruth… …Ruth… …Ruth…

 

Martin, Ruth’un ‘’güzelim’’ dünyasının gölgesinde, o dünyanın güzelliğinin, etrafındaki diğer tüm güzellikleri zehirleyen etkisiyle boğuşmaya başlar.

Onlar gibi konuşabilmeyi, aile ilişkilerinin onlarınki gibi zarif olabilmesini istiyor, yaşadığı evin Ruth’un evi gibi olmasının hayalini kuruyor. Çünkü içine bir defa sızmıştır güzelliğin büyüleyen etkisi. Artık ona rahat yoktur. Kendisi dahil her şeyi yenilemesi, zarafete bürüyerek güzelleştirmesi gerekmektedir. Bunun için çaba gösterir.

Oysa öte taraftan da farkındadır, içinde dile gelmeyi, sözcüklere dönüşmeyi bekleyen dünyaların varlığının. Ve Ruth da her kadın gibi sahip olmadığı şeyi, bir erkeğin dirimsel gücünü ve tabiata yakın kendiliğinden halini istemektedir. Martin’in elindeki tek koz budur,  ama bunun farkında değildir, zaten Ruth’u da kendine onun güzelliği denli güzel olan bir güçle aşık etmek istemektedir.

Daha fazla kitap okur.

Sanat hakkında daha fazla bilgi edinmeye başlar. Çünkü Ruth ve eşrafının içine dahil olduğunda, söyleyecek daha çok sözünün olmasını istemektedir.

(Üst İnsan safhasına geçiş)

Bunların dışında, yazmaya da başlamıştır. Hikâyeler yazar, içinde yaşam ve gerçekliğin taşkın tarafını barındıran hikâyeler, şiir ve romanlar… Bu sayede Ruth’u etkileyebileceğini ummaktadır, ama yazdıkları ne Ruth’un ne de yayıncıların dikkatini çekmektedir. Sonunda en dibe kadar vurur. Kendine ve geçmişine, dahası olmak istediği kişiye yabancılaşmaya başlar. ‘’Çünkü tuvale olmak istediği kişinin resmini ne denli büyük bir çabayla çizmeye çalışırsa çalışsın, ortaya her zaman olduğu kişi çıkıyor.’’

Sonunda tutku duyup, onsuz edemeyeceği şeylere daha yakından bakma fırsatı yakalıyor ve gördüğü şeyler yakından bakılan her şey gibi mide bulandırıcı geliyor ona.

Çünkü bir şans yakalıyor, yazdıkları yayımlanıyor. Mucize gerçekleşiyor ve özenip durduğu insanlara ve onların dünyalarının içlerine girerek, o dünyaya yakından bakıyor.

Orada hiçbir şey gerçek değildir. Denizdeki dünya, sokaklarda ve barlardaki ruh, bu yeni dünyada yoktur.

Sonra bir gün deniz onu çağırır, o da bu isteğe aşkla cevap verir, onunla ve kendi özü ile kucaklaşır. Öyle büyük bir kavuşmadır ki, soluk soluğa kalır – nefesi kesilir. Bu ödevi, ağır bedeline rağmen yapmak zorunda kalmıştır – Çünkü hayatta en çok istediği şey (Ruth ve eşrafı) en büyük tiksintisi ve korkusu olmuştur. Goethe’nin bir tür tehdit efekti ile dile getirdiği söz hak ettiği övgüyü alır o an: ‘’Ne istediğine dikkat et, çünkü ona sahip olabilirsin’’

Bülent Uçar

 





Etiketler: , , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri