Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” KAYBOLMADAN BİR ADIM ÖNCE ”

Bülent Uçar 10 Haziran 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” KAYBOLMADAN BİR ADIM ÖNCE ”

_____________                                                                   

Eğer hiç kimse bulaşmazsa biz de bulaşmayacaktık. Oraya, İçeriye girene dek, çalılığa doğru uzanan toprak yolda, o kadar saat boyunca yürümüş, güçlü rüzgâr ve tozun toprağın altında öyle çok üşümüştük ki sıcak bir yer dışında arzulayacağımız başka hiçbir şey olamazdı. Yoktu.

Yukarıda,  gökyüzünden tiz bir sinyal sesi geçti, bir ışık patladı etrafına saçılmadan, büyük bir nokta gibi, yanıp söndü. Sinyal sesi onunla birlikte… Yitip gittiler. Hiç var olmamış gibi. Üniversite yemekhanesinin kırık kapısına doğru yürüyorduk. Henüz onarılmamıştı. Geçtiğimiz hafta bir bahçe partisi günü, okulun en sessiz, kıyafetleri en pis günde bile yumuşatıcı ve deterjan kokan çelimsiz öğrencisi – yemeğini yerken, tabağındakileri de henüz bitirmemişken, hiç nedensiz delirmişti. Birdenbire kanatlarını açıp uçan bir kuzgun gibi hızla yerinden kalkmış, yemekhane kapısına doğru koşmuş, önce kapının kilidini kırmış; sonra, yangın tüpünün yanındaki baltayı kaptığı gibi kapıyı paramparça etmişti. Olanlar nedensiz gibi görünüyordu. Oysa hiç nedensiz delirmezdi insan.

İçeriye girdiğimde kaloriferden yükselen sıcaklık küçük yemekhaneyi yerden tavana, duvarlara kadar kendinden hoşnut, temiz bir soluk gibi sarmıştı. Köşede, en büyük kalorifer peteğinin yanındaki masadan – yemeklerini henüz bitirmiş; mutlu görünen bir çift, kitaplarını ve çantalarını alarak kalkıyorlardı. Kızın çantası erkeğin elindeydi. Kız, attığı her adım ve hareketinde sağlam kişiye kanca attığını bilinçsizce duyuruyor ve ondaki bu bayağılık bile onun bilinç savuran dolgun göğüslerini, pürüzsüz tenini yok saymama yetmiyordu.  Soğuk hava, üniversite yemekhanesi, kız güzel ve hemen orada soyunma arzusu duyuran kışkırtıcı, dolgun, yine de zarif güzellikte-  Yanındaki erkekse her zamanki gibi bir boka benzemiyor, benzese de biz benzetmezdik zaten. ‘’Güzel bir kızın yanındaki her adam bir parça göttür, aksi halde o kızı kaybetmiş olurdu.’’ gibi bir inanışa sahiptik. Belki de kaybedecekti, işte o zaman bir göt olmadığını kanıtlayabilirdi, başka türlü değil, sadece o zaman.

İlhan ve ben, ikimiz de zayıf, çok genç, kızgın ve yakışıklı şeytanlardık. Yemekhanenin içinde yürümüyor, ayaklarımız yerden bir karış yukarıda, arada bir yer çekimine yenilerek, yere sürtünerek süzülüyor, güzel kızla hiçbir şeye benzemeyen çocuğa doğru ilerliyorduk. Kalktıkları masadan uzaklaşırlarken, biz ikimiz boşalan masaya doğru yürüyor, onlar – çıkışa doğru ilerliyorlardı. O ikisi, yanımızdan geçiyor ve İlhan, çocuğa pis pis bakıyorken, ben kıza baktım, hem de yiyecek gibi. Hiç sakınmadım, nasıl göründüğü umurumda değildi. Bu benim tutumum ve benim arzulu köpek bakışı’mdı. Bundan dolayı kötü hissetmiyordum. Hem ne kadar itiraz etseler de bu, hepsinin hoşuna giderdi. Hele bu bakış, iyi görünen biri tarafından atılan bir hayvani yeme bakışıysa, mutlak biçimde ruhlarına işlerdi. Bir süre, hiç değilse yaşayacakları yeni bir olaya değin küçük bir aşk deneyimi olurdunuz onlar için, belki bir gece sizi düşünerek uyurlardı. Ona nasıl baktığınızı, o karanlık odaya,  yatağına sızma olanağınız olsa, ona neler yapabileceğinizin hayaliyle uyurlardı. Sıcak yataklarındaki temiz, yumuşak, parfüm ve kişisel et kokularının bulaştığı çarşaflarına sürtünerek boşalır, uyur, uyanır, sonra unutur giderlerdi.

Ben, kıza bakmayı sürdürürken İlhan, çoktan masaya ulaşmış, kızın oturduğu sandalyeyi düzelterek oraya, onun yerine oturmuştu bile. Onun da böyle tuhaf, erotik denemeleri vardı, neredeyse hiçbir kıza bulaşmaz, bir bar, sinema ya da konserde güzel bir kadın gördüğünde, ya gider işaret parmağının ucuyla kadının oturduğu sandalyenin cansız ahşap uçlarına, ya da ayağıyla, kadının yaslandığı masaya filan dokunurdu. Herkesin bir tarzı vardı işte, o da böyleydi. Şimdi de kızın oturduğu sandalyeye oturmuştu. Öyle yorgun ve vazgeçmiş görünüyordu ki, sağ eli sıcak kalorifer peteğinin üzerinde, diğer eliyle sol yanağını kavramış dalgın ve düşünceli halde, boşluğa bakıyordu. Mutlak huzur, hiç neden yokken her şey yolundaymış hissiyatı, derdim ben buna. İçimden geçti, ses çıkmadı – Bu yüzden ona, hiçliğin yerini değiştiren adam diyordum, anlamsızlaştıran bakışlarını her nereye isterse oraya yönlendirebilirdi. Mutlak huzur, hiç neden yokken her şey yolundaymış duygusu.

Sıcak bir sandwich ve ondan da sıcak bir çorbayı midelerimize indirdikten sonra, sigaralarımızı yakmıştık, güçlü bir sığınma anıydı. Orada… Her şey orada yolundaydı, başka hiçbir yerde değil, orada ve şimdiki o zamanın içinde.  Sonunda, sonsuzlukta değil ancak bir öğle sonunda gündelik bir kurtuluş anına daha erebilmiştik. Bunu hiç kimse bozamazdı.

Sonra, onu gördüm ve o an, bütün dünya, onu, kalıcı ya da geçici tüm anlamları taşıyan zaman, önce en küçük parçalarına ayrıştı, ardından dağıldı. Tek istediğimiz şey, sıcak bir kalorifer peteğiyken üstelik buna da ulaşmış; huzura, isteksizliğe yakın biçimde, hem de mutluyken, o, her şeyi yokuş aşağıya yuvarlamıştı. Bizse buna engel olamamıştık, istesek de olamazdık. Ve ben o an, onu ilk defa görmüyordum.

İlk gördüğüm günü anımsadım. Bembeyaz kollarında ve boynunda küçücük sarı tüyler,  o gün onu güneş pırıltılarının yansısında daha gerçek ve tutkulu kılıyordu. Birkaç aydır onu nerede görsem, ruhum ve düşüncelerimdeki sistem çöküyordu.

Böyle bir vücuttan kaç tane vardı bilmiyorum ama ben ilk onda görmüştüm ve kaybetmek; sonra, yeniden aramak istemiyordum. Onun bütün vücudunun esneyen, elastik bir dokuyla kaplı olduğundan kuşku duymuyordum. Gördüğümüz en güzel insan yüzüne eşlik eden kısacık saçları, orta uzun bir boyu, küçük, yuvarlak ve kalkık bir poposu vardı. O buydu işte, daha fazlası değil ve bu yüzden de bir mutlak güzellikte olabilecek her şey

Sadece yürüyordu. Onu, yemekhaneyi koridordan ayıran cam bölmenin dışından izliyordum. İlhan, uyukluyor gibiydi. Onunla ilgilenmiyordum. Bu kız, esneyerek zamanın kırıntıları ile dans eden bu süper fıstık, soğuk koridordan geçip gidiyor, ben, sıcak kalorifer peteğinin yanındaki sandalyenin üzerinde, onun geçiciliğini izliyordum. Asla buraya, yanımıza gelmeyecek bir kızdı o, koridorun sonundaki soyunma odasına gidiyordu. Bunu bilmek, duyduğum arzunun başımı döndürmesine yetmişti. Ellerimi uzatsam dokunabilecektim ona. Asla uzatamazdım, uzatamayacaktım. Ancak onun bedenine olan bu yakınlık, bilincime Rus işi bir büyük şişe sek votka etkisi yapmıştı. Öyle yakındık ki ona ve onun bir balığın kaygan ve ele avuca sığmayan güzelim görünümüne.

Sesleri uzaklardan gelir gibi güçsüz işitilen – gülüşen, tiz ve henüz olgunlaşmamış kahkahalar atan şımarık çocukların sesleri duyuluyordu. Biraz sonraki yüzme dersi için gelmişlerdi ve yüzme hocaları soyunma odasındaydı. Oturduğumuz yemek masasının yanı başında sıcak kalorifer peteği, çoktan durdurduğumuz zaman ve sığınılmış, uzun saatler sürecek bir şimdiki zaman aralığında, soyunma odasından sadece birkaç metre uzaktaydık. İlhan, karşımda oturuyor, bütün o zarif erkek güzelliğiyle uyuklamaya devam ediyor ve biraz sonra gelecek olan sıcak, sımsıcak çorbasına doğrayacağı küçük ekmek parçaları ve baharatlarla onu nasıl da bir büyük tat sığınağı olarak kullanacağının hayalini kuruyordu. Biliyordum; çünkü bu hayali ben de kuruyordum, 22. yaşımızın son iki ayının içindeydik, ikimiz de nisan ayında doğmuştuk, bir ikiz kadar yakındık. Farklı şeyleri hayal edebiliyorduk ama bu çok sık yaşanmazdı.

Hava giderek kararıyordu, oysa saat, henüz öğle vaktini sadece bir saat geçmişti. Bulutlar yine iyi günlerindeydiler, güneşi alt etmeyi bir kez daha başarmışlardı. Gündüzün karanlığı, bilincin duvara çarpan açıklığına gecenin ışığı kadar mucizevî ve Tanrısal bir sığınak deneyimi sunuyordu. Onlar, o kara bulutlar, boşluğun sınırlarını öne çekiyor, gökyüzü küçülüyorken biz örtünüp gidiyorduk; güvenle, her nereye olursa.

Gündüz vaktinin karanlığında her düşünce güzel ve doğruydu. Üstelik öyle doğru olmaları filan da gerekmiyordu. Güneş, her deneyimi ve anlamı yargılar, sonunda mutlaka suçlu çıkarırken, bulutlar ve gündüz vaktine ait karanlık, her zaman yargısızdılar. O güçlü ve karanlık bulutların örttüğü gökyüzünün altında, ne vicdan acısı barınabiliyordu ne de utanç. Bulutlar, gri ya da koyu kara olduklarında, insanı başkalarından ve değer atfedilen her anlam duygusuna hiçlik salan kişisel bakış açısından, düşünmekten koruyorlardı.  Her şey yolundaydı, gerçek olan buydu. Güneş altında başına kötü olan her ne gelirse daha fazla utanç ve acı yaratıyordu. Güneşin utanç ve acıyı çoğaltan bir yanı vardı. Ben onun bu yanını asla çözemeyecektim. İlhan, bir defasında bu konuda iyi bir çözümleme yaptı ama bir başka güneşli gün bu çözümlemenin içine etmeyi başardı.

Güneş altında sürülen bir hayat pek de büyülü değildi. Bulutların oluşturduğu hale bir parça büyü yaratmaya yetiyordu. Rüzgâr, soğuk havayı sertleştiriyor, yemekhanenin korunaksız girişinden içeriye salıyordu. Kupkuru, bıçak gibi parlak, metal bir soğuk yemekhaneyi geziyor, masalarda bırakılan kullanılmış peçeteleri ortalığa saçıyordu. Çorbalar geldiğinde, İlhan, ceketinin düğmelerini iyice kapattı. Yakasını kaldırdı. Hardal rengi sıcak yün atkısına sarındı. Saçlarının rengiyle uyum içindeydi şimdi, atkısı ve kremrenk ceket yakası filan. Gülümsedim ona. ”Kapat kapat kimse görmesin seni.” dedi kendine, fısıldayarak. Gülmeye başladı. Çorbanın sıcak yüzeyine doğru yaklaştırdı yüzünü ve ince, orta uzunluktaki biçimli burnunu. Burnu, çorbanın içine girmiştir, diye düşünüyordum. Bütün o sıcaklığı içine çekmiş, çorbanın ve o sıcak kâsenin içine sığınmıştı sanki.

Boş, sessiz ve yeni yeni ısınmaya başlamış, ancak yine de hâlâ soğuk soyunma odasından içeriye girmişti kız. Kilidi çevrilen kapının içeriye doğru açılması sonucu odaya sızan ve sessizliğe çarpan metalin gururlu ve kendinden emin kilit sesi… Kapı gıcırtısı, soğuk hava ve kızın parfüm kokusu… Hemen ardından içeriye atılan ilk adım, kapanan kapı, boş odanın sessizliğiyle ve kendisiyle baş başa kalan güzellik vee biraz sonra dokunacağı kendi çıplaklığı…

Kendi güzelliğinden etkilenen, odanın boşluğu ve sessizliğiyle içine dolan heyecanla ısınan ve ıslanan kasıklar, onun ve benim bakış açımdan ikimizi de her türlü gözü karalığa kışkırtan mutlak heyecan… Tatmin edilme olasılığı ile dudaklarımı titreten bu güçlü tutku, sınırları hiç olmayan güzellik. Kuşkusuz o, boş soyunma odasında soyunurken onu orada, o sessizlikte ıslak hayal etmek tuhaftı. Her sessiz ve boş evde, bir şekilde erotik bir algı yakalayan her kadın gibi, onun da bu algıyla soyunduğunu düşünmek ve soyunma odası dolaplarıyla aynı duvarı paylaşan yemekhanede ona çok yakın olduğumu duyumsamak; güçlü, esriten bir erotik deneyimin içinde olduğumu hissettiriyordu. O, orada, o odada yalnızdı ve çok güzeldi. İlhan’ın n’apıyosun diye sormasına fırsat tanımadan hızla dışarıya, koridora çıktım. Soyunma odasının kapalı kapılarına ve buzdan soğuk duvarına en yakın yürüme mesafesiyle, çıplak sağ elimin dış yüzeyinde duvarın soğukluğunu duyumsayarak ve kapıya sağ el yüzük ve serçe parmaklarımın uçlarıyla dokunarak geçtim. Koridorun sonundaki musluğa doğru yürüyordum. Suyu açtığımda buz gibi suyun zemine düştüğünü, oradan sıçrayarak botlarımı ıslattığını gördüm. Biçimsiz saçılan suyun bu soğuk ve kupkuru havada, her şeyin kupkuru kalması gerekliliği Tanrı emri gibi olması gerekirken, düzensiz, dağılmış damlalarla ıslatma yöntemiydi bu. Suyu üstüme boca etselerdi bile, oluşacak olan ıslaklık botlarımdaki gibi dağınık ucuz, siyah bulutların altında mide bulandıracak denli korkutucu bir soğukluk ıslak çıplaklık ve kötülük oluşturmazdı kuşkusuz. Ne tuhaftı… Bunları düşünmek şimdi… Hiç hayra alamet değildi.

Musluğu kapattım. Geri döndüğümde kız soyunma odasından çıkmış olacak ve tenis kortuna, oradan yüzme havuzuna doğru yürüyecekti. Geriye dönüş zamanını, onun açacağı kapının çıkaracağı sese göre ayarlamıştım. Peşinden yürüyecektim. Kapının gıcırdayan sesi ve kilidin içinde dönen anahtarın güçlü vurgusu bilincimi bulandırdı. Düşmemek için duvara tutundum, yutkundum, geçti. İşte sonunda dışarıdaydı. Biraz önceki baş döndüren çıplaklığın üstüne giysilerini geçirmiş olsa da o çıplaklık hâlâ oradaydı, görebiliyordum. İncecik bacaklarının dolgun üst kısımlarını sıkıca saran kısacık bir short giymişti. Üstünde, askılı bol bir t-shirt, ayaklarında beyaz lastik ayakkabılar vardı, çorap görünmüyordu. Şu ayak bileklerine bile uzanamayan kısacık çoraplardan giymiştir – diye geçirdim aklımdan. Peşinden yürüyordum, sonsuza kadar sürecekti bu yürüyüş, kolay değildi önümüzdeki onlarca metrelik yolu hızla geçmesi, algım yavaşladı. İkimiz, o ve ben orada, o koridorda, olması gereken alışılmış standart yürüme hızından en az on kat daha yavaş hareket ediyorduk. Parfümünün kokusunu duymasam… Keşke… Yemekhanenin önünden geçiyorduk, İlhan, çorbasını içiyormuş gibi yapıyor, diğer elinde sigarasıyla farklı, özenilesi bir şimdiki zaman yeterliliği yaratıyordu. Kız, arkasını döndü, ayak uçlarında yükseldi. Sanki yükselen kendisi değildi de yukarıya doğru kalkan yuvarlak, küçük poposuydu. Bir kadın, arzulandığını her zaman bilirdi. Hiç görmediği, kendisini arkasından takip eden birinin duyduğu arzuyu pekâlâ da fark edebilirdi ki benimkisinin yaydığı gürültülü tutku sinyali fark edilmeyecek gibi değildi zaten.

Böylelerine özel bir isim takmıştı İlhan. Süper fıstık diyordu onlara. Bu türe ait kadınlar, depremi önceden hisseden köpekler gibiydiler. Kendilerine yönelen arzuyu henüz ilk titreşimiyle hissedebiliyorlardı. Bu yüzden arkasına dönmüştü. Bulunduğu yerden ayakuçlarında kavis çizerek benimle yüz yüze ve kuşkusuz göz göze geldi. Gülümsedi. Yürüdü, kendi öz hızındaydı bu defa. Ben o hızı bilmiyordum ve yemekhanenin kırık kapısının önüne kadar gelmiştim. İlhan’ın bulunduğu masanın üstündeki tavan bölümünden aşağıya parlak bir ışık göz alıcı biçimde yansıyor, biz asla kör olmayacağımızı biliyorduk. İçeriye onun yanına gittim. Kız, yüzme havuzuna ulaşacaktı sonunda ve o sürtük, zamanı harcayan bir öldürücüydü. Onunlayken hiçbir yere sığınamazdı insan. İlhan’ın ince, kemikli bembeyaz parmaklarının arasından sigarasını aldım. Bir çorba da ben alacaktım. Yemekhane iyice tenhalaşmış, öğrenciler dersliklere gitmişlerdi. Doğası gereği kalabalık olması gereken yerlerin tenhalığı, dünyanın sahipsizliğini duyuruyordu ve kıyamet sonrası, olası insansızlığın ürperten, özlem yüklü hüznünü hissettiriyordu. Biz ikimiz, İlhan ve ben, dersliğe ya da başka herhangi bir yere gitmeyecektik.

Bir parça ekmek ve birazcık çorba daha almak için ayağa kalktım. Siyah çorba kazanının başında elinde kepçeyle bekleyen, neredeyse kemiklerden ve deriden oluşan kireç gibi beyaz yüzlü bir adam vardı. Beni bekliyordu. Metal bir kâse aldım elime, kâse soğuktu. Yaklaştım. Adam, sol elindeki kepçeyi siyah kazana daldırdı. Dolu kepçeyi geri çektiğinde dirseğindeki sert, ince kemik, duvardaki ışık düğmesine çarptı. Yüzünü buruşturdu. ‘’Ovvv elektrik… ! dedi. Kolunu salladı. Kendi bedenine saldığı elektriği parmak uçlarından aşağıya, yeryüzüne boşaltmaya çalışıyordu. O düğmenin nasılsa İlhan’ın oturduğu masanın üstündeki tavan bölümüne ait lambanın düğmesi olduğunu biliyormuş gibi hızla geriye döndüm. Oraya, ona baktım. Başının üstündeki ışık sönmüştü. Yanındaki pencereden içeriye dolan ters ışıkta bir gölge gibi görünüyordu. Bir tek hardal renk atkısı kendi rengindeydi. Geriye kalan her şey siyah ve beyaz renklere dönüşmüşlerdi. Elimdeki sıcak çorbanın ısıttığı metal kâseyle ona doğru yürürken, sustuğunu gördüm. Sessizlik onun yüzünde, yarı uzun açık kumral saçlarında, kıyafetlerinde bile görünen bir eylemdi şimdi. Şu an dedim kendi kendime, onun da duyabileceği bir sesle. ‘’ Şu an yürümek istesen yürüyemez, seslenmek istesen seslenemezsin, biliyorsun değil mi? Cevap vermedi, beni duymuştu ama konuşamazdı. Kendi kendime mırıldanır gibi konuşmayı sürdürdüm, sayıklar gibiydim. Hırlayan bir köpek gibiydim. Yine de incelikli sözler düşüyordu dilimden masaya, betona ve onun gizlediği topraklara, bir tek ona ulaşmıyordu sesim.

            Kirletilmiş sandalyenin yerine, hemen yanımdaki diğer masadan bir sandalye çekip onunla değiştirdim. Usulca, sahte yavaşlıkla oturdum. Yüzümü sıcak çorbanın içinden yükselen buhara yaklaştırdım. Yüzümün ruhunu tıpkı onun gibi, orayı sığınak bellemiş sıcaklığa sakladım. Geride kalan ve gelecek olan hiçbir zamanı özlemeyen, arzu etmeyen algı, sigara ve ‘’Kaygısızca, hiçbir yere ulaşma tutkusu duymayan yürüme arzusu’’nu kışkırtan bulutlarla örtülü gökyüzü. Her şey yerli yerindeydi. Boynumdaki yün atkıyı fark ettiğimde, günün geriye kalan bölümünün güzel olacağını biliyordum. Ulaşmaya çalıştığımız sığınağa gelmiştik sonunda, sınırın diğer tarafındaydık. Bunu ilk ben fark etmiştim. Kireç yüzlü adam da gitmişti. İlhan kaybolmuştu. Görünmüyordu. Onun yok’luğunu görünce: ‘’Hâlâ burada olan tek kişi benim.’’ diye düşündüm ve İlhan, yok olup gittiğini asla fark etmeyecekti.

Bülent Uçar

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri