Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” KİŞİSEL – FANTASTİK BİR ONTOLOJİ ”

Bülent Uçar 09 Ocak 2017 FELSEFE Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” KİŞİSEL  – FANTASTİK BİR ONTOLOJİ ”

__________

Kendi kendinin nedeni olarak var olan kendinde varlığın, mutlak ya da hakikat olanın karşısında diğer güç olarak beliren varlık ya da var oluş hali – en doğru şey bile olsa; korkutucu bir günaha, utanç veya yanlışa dönüşür.

Bu durumda eylemsizlik, sessizlik ve hiç dışsallaşmayarak, ne olursa olsun kişisel var oluşun en kuytu, en derin, en karanlık ve bilinmez yerinde saklı kalmak, olanaklı en doğru yaşam olacaktır. Ya mutlak olanla eşdeğerde bir melodi ve söylem gücüne sahip dışsallık ve görünümle var olmak, onunla benzeşme sayesinde, onun varlığı tarafından perdelenerek görünmez olmak ruhu kurtaracak ya da doğup başlayan her gün, ölüm ya da bulantıya sürünerek geçip gidecek ve buna tahammül etmenin yolu da bulunamayacak. Bu konu, intihar duygusunu kışkırtarak belirgin kılan ama kişiyi her daim eşikte tutarak öz yıkımı geciktiren bir paradoksun başlangıcı olarak kusmanın olanaklı olmadığı, bulantının kalıcı olarak var olup varlığı tozun toprağın içine, üstelik güneşin en yakıcı olduğu günde düşürmesinin nedeni olan tehlikeli sapağın eğimidir.

Sören Kierkegaard, bu duygunun kurbanıydı. O, kavramı Sartre’ın yaptığı gibi o şekilde kullanmadı ama çok daha derinden, karanlık, hatta umutsuz ve ölümcül şekilde kullandı. Sartre ‘’Bulantı, insanın dünyayı isteyip ele geçirince, her şey bunun için miydi duygusundaki hayal kırıklığına kapılarak hissettiği fazlalık hissidir’’ diyerek tanımlarken. Kierkegaard tanım yapmadan, kanımca, insanlığın yazılmış şeyler tarihindeki en dokunaklı ve en artistik metni yazarak benzer şeyi ona hiç benzemeden dile getirdi:

‘’Biraz önce insanların neşesine neşe kattığım bir partiden geldim; dudaklarımdan nükteler döküldü, herkes güldü ve bana hayran kaldı, fakat; ben ayrıldım______________bu çizgi dünyanın yörüngesi kadar uzun olmalı… Kendimi vurmak istedim’’

Kierkegaard, öyle sanıyorum ki, onay almak istediği mutlak varlık’tan onay alıp onun hakikatine benzeyerek onu hoşnut kılmadıkça huzur bulamıyor, doğruluk ya da güzellikten emin olamıyordu. Ve

Bir kişisel hayat içinde, onlarca insan ve yaşama yetecek şans, karşılaşma, umut, mutluluk, saygınlık ve değere sahip olan kimi insanlar, kendilerine bağışlanan bu görkemli yaşama rağmen bunu hiç gerçekleştirmeseler de kendilerini vurma fikrinden neden hiç kurtulamazlar?

Neden diğer insanlarla çok iyi anlaşmalarına rağmen, onlarla kendileri arasında dünyanın yörüngesi kadar uzun ve aşılamaz bir mesafe vardır? Ve bu insanlar, neden en mutlu anlarında bile hayatları mahvolmuş ve sonsuz bir acının içindeymiş gibi bir ifadeyle dolaşıp dururlar. Neden, hiç öfkeli değillerken öfkeli gibi görünerek, her şey yolundayken, bir yerlerde büyük ve ciddi sorunlar varmış gibi sinyaller verirler?

Öyle sanıyorum ki bu soruların tek bir cevabı var. Bu türün varlığı olan bu insanlar, hayatı insanla insan, sosyal düzenle insan, devletle insan, insani doğrularla insan arasında değil, ölümle insan ve tanrıyla insan arasındaki zaman ve mekânın içinde yaşıyorlar. Güzellik, uygunluk ve hakikat ölçüleri öyle farklı, devasa boyutta ve öyle yüce ki, onlar en iyisine sahip olsalar da en iyisini gerçekleştirseler de bir yerlerde yanlış giden, hatta günaha bulaşan şeylerin olduğundan kuşku duymuyorlar. Onlar için bulantı ve utanç her an kapıdadır.

Albert Camus, felsefenin en ciddi sorusunun, hayatın yaşanmaya değip değmeyeceği, intihar seçeneğimizi kullanıp kullanmama konusundaki soru olduğunu söyler. Benim en ciddi sorum da şu ki:

Kişi, kendini dışsallaştırarak, neyi nesnelleştirir? Neyi gerçek kılar? Kendini mi gerçekleştirerek görünür kılar? Tanrıyı ya da mutlak olanı veya sadece tanrıya ait olan bilinmez hakikati mi?

2

 

Antik Yunan’da Herakleitos, Logos derken neyi kast ediyorduysa, Hegel de kanımca Geist diyerek benzer bir şeyi ifade etmek istiyordu.

Nasıl ki kişisel bilinçlerimizin içeriği kişisel deneyim, anı, her türlü yaşantı ve hatta sırları,  mahrem duygu ve düşünceleri, nihayetinde kişisel şifre ve kodlarımızı içeriyorsa,  var oluş evrenin bizzat kendisinin de adı Logos ya da Geist veya Tin olarak belirlenmiş, bir bilinci var.

Ve bu bilincin içeriği de var oluşa, yaşam ya da ölüme ve hatta Tanrıya dair şifreleri, kodları ve en mahrem konuları, sonra onları apaçık ifşa edecek gizlerin bilgisini içeriyor.

Olanaklı en mutlak yaşantıyı, saklanarak, kendini nesnel ve işitilip görünür kılmayarak sanırım Tanrı gerçekleştiriyor ve o, görünmezlik ve hiçliğin şeklini kuşanarak, görünür olmadığı her yerde varlığını apaçık halde sürdürüyor.

Hegel’in Geist dediği şey, dialektik bir serüven içinde, döngüsel bir sarmalda başlangıcı ve sonu ve ulaşacağı belirli bir yer olmadan deviniyor. Var oluşuyor. Bu var oluş içinde, o, bilinç taşımasını istediği her varlığa, özellikle insana, kendisinden bilinç kırıntıları ekleyerek var ediyor o bilinçleri ve kişileri. Ve o bilinçler, yeryüzündeki belirsizlik, kaos ve fazlalık içinde,  huzur ve tamamlanmışlık özlemine şifa bulamıyor. Onlar, kendi öz yurtlarına, ev ya da yuvalarına dönmeye can atıyorken, Geist’ın kişisel ve yüce var oluş evrenine düşünce ve kişisel bilinçler aracılığıyla bulaşıyor ve soruyorlar: Neden? Tüm bunlar hiç var olmayabilecekken neden var? Ve en nihayetinde benimle kast edilen şey ne? İnsan olarak bir amacım, gereklilik ya da anlamım var mı? Olmasaydım ne eksilirdi? Varlığımla neyi bütünlüğe erdiriyorum? Ve beni var eden şey, burada olmama karar veren şey ne?

İnsan, bu soruları sorarak, Geist’ın kendi kenedine, kendi özüne uygun biçimde var olduğu evrene uzanıyor. Ve sorduğu bu sorulara, eksik ve yanlış cevaplar vererek, hem yeryüzünde insani bir kültür kuruyor hem de bu kusurlu bilgi ve cevaplarla Geist’ı yeryüzüne bir kültür varlığı olarak indirerek, onu ve bu arada kendi kişisel bilincini nesneleştirerek görünür kılıyor.

İnsana ve mutlak bilince, tanrıya ya da görünmez ruha dair şeyler, insana ait düşünsel ve eylemsel tutumlar ve etkinliklerle ete kemiğe bürünerek ele avuca geliyor ve yeryüzündeki amacımız apaçık beliriyor. Kişisel varlığımıza ait bilinç ve ruhun, nesnelleşmesini sağlayarak kendi özümüzü ve bu süreçte onun, tanrı ya da Geist’ın veya mutlak bilincin görünür olmasını, ama en doğru ve en yetkin şekilde görünür kılınmasını, vücut bulmasını sağlamak.

İnsan, Tanrıdan aldığı ruh ve bilinç payıyla Tanrıyı anlamaya çalıştığında, onu yeryüzüne yanlış, bozuk ve kendi özüne uygun olmayan biçimde düşürerek, onunla hiç ilgisi olmayan bir nesnellikte ortaya koyarak hem onu yabancı bir şeye dönüştürüyor. Hem de içinde yaşadığı kültürü hastalıklı ve işe yaramayan bir şekle, bozuk bir içeriğe bürüyor.

İlk dini söylemden ilk sanatsal ya da felsefi ifadeye ve ilk söylem ve ifadelerden sonraki tüm söylenenler ve ortaya konulanlarla birlikte bir insanlık kültürü vücut buldu.

Tekerleği düşünen kişinin bilinci tekerleğin kütlesinde nesneleşti. Gallileo’nun bilinci, dünyanın yuvarlak ve dönüyor olduğu bilgisinde,  Leonardo da Vinci’nin bilinci kısmen Mona Lisa tablosunda, Mozart veya Bach’ın bilinçleri besteledikleri müziklerde, James Joyce’unki Ulysses’te. Marcel Proust’unki Kayıp Zamanın İzinde adlı seride… Karl Marx’ınki Komünizm’de Che Guevera’nınki devrimci mücadelesinde, Atatürk’ünki Laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nde,Napolyon ve İskender’inkiler katıldıkları seferler ve dünya tarihine yön veren savaşlarda…

Telefonlar, otomobil, uçak ya da hatta uzayın karanlıklarına yol alan uzay araçları, bilgisayarlar, akıllı ya da sadece cep telefonu olarak işlev sahibi olan taşınabilen telefonlar, I Pod ve televizyon veya DVD ya da sinema, bu araçların her biri bir bilincin ürünü ve o bilinçlerin yeryüzünde nesneleşerek oluşturdukları kültürün ürünleri.

Kendini mutlak ve olanaklı en doğru biçimde ifşa ederek görünür kılarak, kullanılabilir olan her bilinç Tanrıyı yeryüzünde bir parça daha inşa ediyor. Ve O, bekliyor. Kendisinden ruh ve bilinç kırıntısı vererek var ettiği insan ruhu ve bilincinin onu en doğru biçimde yeryüzüne indirmesini bekliyor.  Bir zamanlar var olmayan teknik ya da teknolojik tüm araçlar, var olmak için onları düşünen, onlara kendi bilincinin somutlaşacak sihrini sunacak adamları beklediler.

Ve var oldular.

3

İnsan, kendini en doğru ve eksiksiz ve içinde taşıdığı öz ya da tutkulara, istek, duygu veya geçmiş zamanın nostalji kılığına girmiş uyarılarına, birbiri içine girerek devasa bir kaos oluşturmuş duygu dünyasına hiçbir şekilde yabancılaşmadan eyleme geçebildiğinde, kendini sanatın, bilim ya da felsefenin veya gündelik hayat ve isteklerin dilini kullanarak ifşa ettiğinde kendini ortaya koyarken, kendi varlığının özünden kişisel bir kültür yaratır. İnsanlık da aynı süreci izleyerek, insanlığa ait daha genel bir kültür yaratıyor. İnsanın bireysel olarak, insanlığın da kitlesel olarak var olmasının ardındaki neden, amaç ya da anlam, insanın ödünç aldığı ruh ve bilinci yeryüzüne bilim, sanat, din ve felsefeyle ya da gündelik istek ve ihtiyaçları olanaklı kılarak tatmin edip gidermesi yoluyla ortaya koyuyor. Nihayetinde teknik ve teknolojik araçlarla, bilim, felsefe ve sanatla bu nesnelliği en üst seviyeye, en doğru şekilde taşıyarak Tanrının yeryüzündeki görünümü, gölgesi ve hatta bizzat kendisi olmasına yol açarak onu sürekli inşa ediyor. Günah ya da sevap da bunun içinde gizli…

Bu amaca hizmet edebilen her insan… Ve edemeyen her insan… Olayın sağlaması da O’na ne denli benzediğimizle, mutlak olanla ne denli uyumlu olduğumuzla ve olanaklı en doğru halde dışsallaşıp dışsallaşmadığımızla ilgili…

4

Geist’ın, mutlak bilinç, mutlak ruh veya Tanrının hiçbir yere ulaşmadan, bir spiral şeklindeki döngüsel ve bir türlü bitmeyen ve belki de hiç bitmeyecek olan serüveni, şifası olmayan tek bir hastalık bile kalmadığında, karanlık uzay ve okyanus kuytularında neler olup bittiğini apaçık ifşa ettiğimizde, ışınlanma, zamanda yolculuk gibi hayaller gerçek olduğunda yol yarılanacak.

Sonra, kullandığımız bilgisayarlar aracılığıyla onun bilincini internet bağlantısıyla her yerde kılar gibi, tanrıyı da her yerde kıldığımızda ve dolayısıyla kişisel bilinçlerimizi internet ve iletişim ağlarındaki neredeyse kusursuzlukla tüm dünyaya yayarak, nasıl ki bir aynı anda her yerdelik ve her zamandalık yarattıysak, bir gün, hiçbir araç kullanmadan, Tanrının bilincinden alınan paylarla ruh bulmuş tüm insanların bilinçleri de kenilerini aynı anda her yer ve zamanda kılacak. Ve tüm bilinçler birbirlerine eklendiğinde, birbirimizin ruh ve bilinçlerinden bir film ya da müziğin dosyasını kendi bilgisayarlarımıza indirir gibi, birbirimizin duygu ve düşüncelerini, kendi bilinç ya da ruhlarımıza indirebileceğiz.

Bunlar olduğunda, bilincin çok daha sofistike ve ulvi tarafları da nesneleşerek yeryüzündeki kültüre dönüşecek. Sonra kibir ya da kinin olmadığı, affedicilik, alçak gönüllülük ve bir çeşit meczup ruh hali içinde her şeyi olduğu gibi en saf haliyle, olanaklı en güzel görünümünde görerek mutlak barış ve ahengi ifade edebilirsek yolculuk sona erecek. Tanrı bizim içimizde biz tanrının içinde bütünlük ve tamlığa ereceğiz ve cennet bu sonun ardında değil, bizzat kendisinde olacak.

5

O zaman, tüm paradokslar, çıkmazlar veya kişisel yanlışlar yerine evrensel doğrular olacak. En iyi müzik, kadir – i mutlak tanrının dili olan, en güzel şarkı yazılıp bestelendiğinde, sonsuz uzay boşluğundaki karanlığın özünü duyuran en doğru ve güçlü film yapıldığında, geçmiş zamanın özünü ifşa edecek ve Marcel Proust’un yarıda kalmış işini tamamlayacak eser yazıldığında, her şey tamamına erecek.

İnsan, kişisel olarak kendini ifade yolarını, tutkusunun peşinden giderek buluyor ve bu nedenle en güzel, en doyurucu, en sevilesi olanı bulana dek mutsuz…

Kendini yanlış ifade ettiğinde, kendini eksik gerçekleştirdiğinde bu nedenle utanç içinde…

Bebekler gibi masumiyetle ve hiç bölünmeyen uykuyla uyumak nasıl ki bireysel varlığımızın kaostan sıyrılmış temiz vicdan ve kendini en doğru ve olanaklı en onurlu şekilde ifşa etmesine bağlıysa, bir gün Tanrıyla birlikte, hakikatin de orada olduğu, onun mutlak evinde huzurla uyuyabilmek de kişisel bilinç ve ruhlarımızı, mutlak olanı ifşa ederek en doğru kişisel ve en doğru evrensel kültürü oluşturarak, tüm ruh ve bilinç kırıntılarındaki güzelliği nesneleştirerek; güzelliğin, adalet veya hakkın, hakikatin özünü görünür kılmaya bağlı ve insanın görevi, ibadeti de bunu gerçekleştirmekle yerine getirilmiş olacak.

Bülent Uçar

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri