Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” MAHVOLMUŞ HAYATLAR SENSÖRÜ ”

Bülent Uçar 13 Şubat 2018 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” MAHVOLMUŞ HAYATLAR SENSÖRÜ ”

__________________

Bir adam, hiç kimse başına bile isteye kötülük getirmez, demiş. Ancak, gerçek de kanımca şu ki, başa gelen her kötü şey, mutsuzluk, bela ya da keder de kişinin kendi çabasının, kendi yapıp etmeleriyle, seçimleri sonucu gelir.

Kendim, onlardan biriyim. Onca zaman boyunca bunu yapmış, kendimden bir tür canavar yaratmışım ki bu durumun farkına da ara ara varmama rağmen bunu sürdürmüş, kendimi neredeyse geri dönüşsüz bir mahvoluş, hatta neredeyse ölümün eşiğine dek sürüklemiştim. Sonra,

Periyodik ağlama nöbetlerim oldu benim, elimde olmayan, uykularımı kaçıran, uykularım kaçtığı için yakalandığım nöbetler… Ancak ben hiç de öyle ağlayıp arınarak rahatlamadım, daha da acı doldu içim, sanki ruhum, o sırada, bir metalmiş gibi tuzlanarak çürüdü…

Henüz hiçbir şey belirmemiş, başlamamıştı. Çünkü ortalıkta zamanın tuşuna basmayı akıl eden biri yoktu. Ve ben ne olursa olsun, bunu anlatacağım. Çünkü başka hiçbir şey gerçek değil.

Hava soğuk ve yağmurluydu, kıyafetlerim uygun değildi, üşüyordum. Kızın adını anımsamıyorum. Yaşı, o günlerde 21,  benimki 25.

Sabah saatlerinde kampüste buluşmuş, derse girmeyerek,  kantinde, içinde kızarmış tavuk göğsü olan acı soslu birer sandviç yemiştik. O, Resim bölümünde ya da Peyzaj mimarlığı bölümünde öğrenciydi. Midemi bulandıracak denli sinsi ve korkutucuydu sürtük ama o günlerde zerre haberim yoktu bundan. Sonradan anlayıp öğrendim. O gün, soğuk hava ve yağmur altında, onunla, oraya buraya, yürüyüp durduk. Ben, tüm o yürüyüş sırasında, hep sandım ki, onu öpmek istiyorum. Yolumuz bir ara, kuytuda bir kantine düştü. Tıp fakültesinin kantiniymiş. Bir kalorifer peteğinin yanındaki masa boştu. Oturduk. Isındık, benim onu öpme isteğim olarak gördüğüm şey, meğer, ısınma arzummuş. Kızı, orada bırakarak uzaklaştım. Canı cehennemeydi. Uzun seneler oldu, onu görmüyorum. Belki de cehennemdedir. Onu bırakıp gittiğim günden bir ay kadar sonra telefon açıp ‘’ Beni orada bırakıp gittin. Neden?’’ diye sordu. Önce öksürdüm. Sonra ‘’Kimsin?’’ dedim. O, kendini tanıtınca, ‘’Yalnız kalmak, bir kuytuya geçerek, orada tek başıma acı çekmek istiyordum, çekip gittim.’’ diyerek, telefonu kapattım.

 

 

Otobanı ve yol üstünden arkalarında uzayıp duran kırmızı ışıklar bırakarak hızla geçip giden arabaları görecek ve uğultularını duyacak kadar yakın olduğumuz bir yerde, bir hastanenin yoğun bakım odasındaydık. Hasta kişi en yakın arkadaşımdı. Onsuz kendimi çok yalnız ve eksik hissederdim. Bu nedenle de korkuyordum. Doktordan yüzde hesabı yapmasını, hayatta kalma ya da ölme oranının ne olacağını söylemesini istedim. O susunca, soruyu değiştirdim. ‘’Bir milyon dolarınız olsa ya da on beş milyon… Paranın tamamını, arkadaşımın hayatta kalacağına dair bir bahis uğruna masaya sürer miydiniz? O duraksayınca, anladım ve ben de sustum. Beklemeye başladık. O sırada, benim bütün duygu ve düşünce şeklim ıslak, kaygan bir yüzeyden kayar gibi sürüklenerek değişti. Aklıma birden, adına, Mahvolmuş Hayatlar Sensör ya da Dedektör’ü dediğim şey geldi. Sonra, aynı birahanede, aynı masaya her akşam kurularak, hep 12 şişe Budweiser marka bira içen adamı görür gibi oldum. Kendisimi ansızın terk eden sevgilisini hiç unutamayan, onun ve kaybedilmiş, eski mutlu günlerin yasını tutan bir adam. O adam, nerede olursa olsun, onu görmesem bile, mahvolmuş bir hayatın hem kokusunu hem can sıkan sesini duyarım. Hep bu sensör ya da dedektör, neden oluyor buna. Ancak hiç değilse şimdilik pek sorun oluşturmuyordu bu ses ve kokular. Çünkü hiç kimsenin olmak istemediği bir yerde, bir hastane odasında, dünyanın dışında saklanır gibiydik. Bize biz istemedikçe, kimse ulaşamazdı. Yalnız, sakin ve sessizliğin içinde koruma alanında, güvende ve sanki evde gibiydik. O kızla da telefon konuşmasından seneler sonra, hiç istemeden,  bir araya, sanki bir işkence arzusu içinde geldiğimizde, onu, kaybettiğim, yaşanıp yaşanmadığını pek çözemediğim bir akşam vaktini aramak için yağmurdan ıslanmış bir yola doğru yönlendirdim. Orada hiçbir şey bulamadık. ‘’Zaman’’ kaybolmuştu. Sonra, bir öğle sonu vakti vardı. İçinde, o zamanlardaki genç babam ve genç arkadaşlarının bir incir bahçesi kıyısındaki arazide futbol maçı yaptıkları, benim de onları, bir rüyanın içindeymiş gibi izlediğim bir öğle sonu vakti. Zamanın o kısmı zaten, başlamadan bitmişti.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri