Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” MEHMET AÇAR ve YENİ ROMANI HAKKINDA – ÖZENLE GİZLENEN ŞEYLER”

Bülent Uçar 25 Mart 2017 FELSEFE&EDEBİYAT Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” MEHMET AÇAR ve YENİ ROMANI HAKKINDA – ÖZENLE GİZLENEN ŞEYLER”

ÖZENLE GİZLENEN ŞEYLER

 

___________ İnsanın aklı, bilinç, ruh ya da yaşadıklarını sakladığı hafıza; soyut, ölçülemeyen ve bilinemez şeyler midir? Yoksa Thomas Hobbes’un dediği gibi, bilinç, akıl ve duygular da maddi şeyler midirler? Ruh mesela, onun dediği şekliyle, ‘’ince fizik bir cisim midir?

Bu sorulara, düşünce, sanat ve bilim tarihi içinde farklı epey cevap verilmiştir.  Mehmet Açar’ın Kayıp Hasta adlı kitabında da bu sorulara, tekin kişiler oldukları düşünülemeyecek roman kişisi olan bazı nörologlar, bilinç, düşünce, akıl, ruh, hafıza gibi kavram ve nihayetinde varlık alanlarının beynin maddi yapısı içinde nöronlar aracılığıyla var oluş olanağı bulduklarını iddia ediyorlar. Beynin çözülmesi sayesinde insanın, var oluşa dair sırların da çözülebileceğini düşünüyorlar ki, onlara göre, bu, zaten hastane ve ‘’sistem’’ tarafından başarılmış halde.

Alman filozof Edmund Husserl, yirminci yüzyılda, felsefenin öz ya da mutlak bilgi arayışı içinde, arayıcının kullanması gerektiğine inandığı perspektif ya da aracı şöyle bildirmişti: ‘’İnsanın tüm var oluş evrenine dair edindiği bilgi ve alışkanlıkları paranteze alarak bilinci saf’laştırması – arındırması gerekir.  Ve bu saf bilinç sayesinde insan, şeyler’e bakarken onları şeffaf olarak görerek bir sezgi anında bilinmez sanılan şeyler’in öz’lerini yakalama olanağı bulur.’’

Bu anlayış, kanımca, içinde birçok soruyu da beraberinde getirdi: Yeryüzüne gelen ilk insanlar, en öncesinde de Hz. Adem, henüz bir imge dünyasına sahip değilken, kişisel imge, hafıza ya da bilgi ve alışkanlıklara bulaşmadan önce, dünyaya, var oluşa atılan ilk bakış ne gördü? Uykusu gelen, açlık duyan, yağmur, ölüm, doğum, gece, gündüz gibi durum ve olgulara şahit olan ilk insan ne hissetti? İlk bakışın içeriği neyle yüklüydü – Ne gördü?

Bu soruya, Yunan aslılı yönetmen Theodoros Angelopoulos, Le Regard d’Ulysse adlı filminde – ‘’Hiçlik’’ diye cevap verdi.

İnsan, kişisel bilinci içinde, zamanla bir imge dünyası oluşturarak ya da buna maruz kalarak, bu imge dünyasını, hafızasında sanki bir harddisk içinde DCP formatta bir film gibi saklayıp yeryüzünü bir beyaz perde gibi kullanarak yansıtmadığı sürece, bakışlar, kendi kendisinin ‘’negatifini çeken’’ fotoğraf makineleri gibi sadece hiçliği görünür kılar. Çünkü her şey,  bilinçteki birikintinin eseri, gerçekte orada değil. Varlığına inanılabilir ama fotoğrafı çekilemez. Bir rüya gibi var olur.

David Hume, dış dünyanın orada olduğunu duyumsayabilirim. Buna inanabilirim ama orada olduğunu kanıtlayamam, derken, Rene Descartes, önce kendi varlığı ve tanrının varlığını, akıl yürütmeler aracılığıyla kanıtladıktan sonra, dış dünyanın da güvenilir tanrı tarafından sahte ve yanılsama olmaktan ötede güvenilir bir gerçeklik içinde orada olacak şekilde var edildiğini söyleyerek, bunu da kısa yoldan kanıtlamıştı

.

Bugünlerde Mehmet Açar’ın Doğan Kitap tarafından yayımlanan Kayıp Hasta adlı kitabında, gerçeklik, insan bilincinden bağımsız olarak orada mıdır? Yoksa bir yansıma ya da bilinç oyunu mudur, gibi sorulara, Descartes’ın tanrısı kadar güvenilir olmayan ‘’sistem’’ aracılığıyla cevap vermeye kalktığında, ortaya, romanın başkarakteri olan Ali’yi tatmin eden cevaplar çıkmıyor.

Bir yerde, sürekli paranoyalara neden olan hastanede, Ali ve danışmanı arasında geçen diyalogda, bu sorulara tatmin edici olmasa da ilgi çekici cevaplar veriliyor.

Bu diyalog, öyle absürt, çarpıcı, ilham ve heyecan verici ki, duyurduğu spiral etkisine kapılarak, bitmesini hiç istemiyorsunuz.

Hastane odalarından birinin penceresinden gördüğü manzaranın gerçek olup olmadığını sorup dijital mi yoksa orada duran bir nesnellik olarak var olup var olmadığı konusunda kuşkuya düşen, sorgulayan Ali, danışmanından cevap yerine, ilginç ve oldukça zekice sorulmuş bir soruyla karşılılık alıyor.

Soruya, karşı soru, karşı soruya bir başka soru şeklinde ilerleyen bu diyalog, gerçeklik tartışmasını öyle ilgi çekici bir noktaya taşıyor ki, bu diyalog, edebi – felsefi külliyatta ayrıcalıklı bir yeri, kanımca, unutulmazlık kategorisinde şimdiden hak ediyor.

Ve Freudyen yaklaşımda söylendiği üzere insanın ilk sekiz yaşı içinde büyük ölçüde şekillenen bilinçaltı ve imge dünyası temelleri bir ‘’sistem’’ olarak, kişinin kendisiyle birlikte her yere gidiyor. Ve bu sayede, onunla birlikte her yerde bulunarak, her yerde gözetleyici ve belirleyici, var edici ve yok edici. Varlığın da yokluğun da ölçüsü olabiliyor.

Kayıp Hasta’da, kendini bir gün, adına akıllı hastane denen bir yerde bulan, hasta kabulden önce uğramak zorunda olduğu ön büroda sorgulanıp kaydı alınan ama kayıttan önce ve sonra olup bitenlerle, oraya gelmeden önce yaşadıklarını hatırlayamayan, hastaneye hangi nedenle yöneldiğini de bilemeyen bir adamla henüz ilk sayfada karşılaşıyoruz. Adı Ali Z. Ama bunu kanıtlatacak kimliği kayıp…  Hastalığı belirsiz, dahası, kimse bilmiyor, bilemiyor, söylemiyor, söyleyemiyor. Ortamdaki akıldışı durum ve olaylar karşısında isyan ederek, oradan olabildiğince çabuk şekilde ayrılmak isteyen bir adamın varlığıyla karşı karşıyayız.

Mehmet Açar, ilk sayfadan son sayfaya dek sanki kesme yapmadan, tek plandan ibaret olan bir film çeker gibi yazıyor. Kayıp Hasta, tek kalem hamlesiyle 360 derecelik bakışla yazılmış bir roman sanki… Sürekli akışta ve her anlamda akıyor. Sonra, bu roman, ‘’bir büyük göz ve bilinç’’ olarak bir dikta ve aynı anda her yerde var olabilen, bir ilahi güç gibi hareket eden, adına ‘’sistem’’ denilen, kendisinden hiçbir şey saklanamayan, her şeyi bilen otorite ekseninde, sanki Orwellyen bir distopik eser gibi görünüyor.

Ancak, nasıl ki Kafka’nın eserleri sadece bürokrasi eleştirisi değilse, o eserler nasıl ki birer sembol olan karakterler, mekân ya da birer metafor olarak çözümlenerek ifşa edilmeyi bekleyen olaylar ekseninde aslında, Tanrıya, var oluş ve ölüme dair sırları çözmeye çalışan bir bilincin içine düştüğü kaotik sarmallarsa, Mehmet Açar’ın kafkaesk bir roman olarak sıfatlandırılan Kayıp Hasta adlı romanı da çok eksenli ve o tür bir derinliğe sahip. Sadece distopik bir eser olarak görülerek çok katmanlı metni heba edilmiş olur.

Kayıp Hasta, içerdiği birçok metafor bağlamında, kolaylıkla kategorize edilemeyecek bir metin sunuyor okuyucuya. Yazar, okuyucuya birçok noktada yol gösterir gibi yapıyor ama aslında, okuyucuyu sürklase ederek, hikâyenin gidişatı ve içeriğini çözümlenmesi daha zorlu labirentlere sokuyor.

Mehmet Açar’ın söz konusu kitabında, distopik bir dünya düzeni görmeden, politik göndermeler ve Orwell stili bir ‘’sistem’’ sanısına kapılmadan önce, bilincin nasıl işlediği, hafızanın nasıl şekillenip, unutmanın hangi akıl almaz ve saklı yollarla gerçekleştiğine dair ilgi çekici tezler bulabiliyoruz. Bulamadıklarımızı da kitaptan alınan ilhamlarla ‘’bulma’’ yoluna girebiliyoruz.

Bir zamanlar küçük bir bebek, sonra ilkokulda çekingen, korkak bir çocuk, lisede kafası karışık bir ergen olan kişilerin aynı adamın bir zamanlar var olmuş ebatları olduğunu biliriz de ben şahsen o bebek ya da çocuk olduğumdan şüpheliyim.    Onca evreyi sona erdirip öldürerek geçmişte bırakan, sonunda şimdiki zamanda olunan kişi olarak kendini bir nostalji ve cesetlerle dolu bir yas hangarına dönüşüyormuş gibi hissetmez mi insan? O bebek ya da çocuğa, kendi bedenin kadar yakın olup, sonsuzluk kadar uzak olmak da işin akıl almaz yanı. Aklını köpükler içindeki bir sabunmuş gibi koy buz tutmuş yokuştan aşağı, kaysın gitsin.

Ve tüm karmaşası ve tam elle tutulur bir şey yakaladım derken kişinin elinden kayıp giden bir metin olarak Kayıp Hasta, sadece bir sürükleyici serüven, bir kara edebiyat örneği olarak bile zevkli bir okuma süreci vaat ediyor. Elinizden bırakamayacaksınız denilen kitaplar vardır ya, sonra, bir solukta okuyacaksınız denilen türden kitaplar… Film gibi kitaplar…  İşte bu kitap, onlardan biri… Arada gülümsetirken, ‘’elbette böyle olabilir, neden daha önce düşünemedim ki’’ dedirten kimi anlatılar nedeniyle de eğlenceli ve ironisi yüksek bir romanla karşı karşıyayız.

Klasik müziği erotik bulup, operayı pornografik olarak değerlendiren Erol Kurt da bu romanda, kendisini herkese karım olarak tanıtan kadın, aslında karım değil, profesyonel bir oyuncu diyen adam da, sadece rüyalarını anımsayıp, gerçekleri unutan kadın da… Neredeyse her okuyucunun empati kurabileceği, rüyalarında ilkokul ve lise hayatına, ilkokuldaki sırada yanı başında oturan kıza dek ulaşan, çocukluğuna ve çocukluğundaki anne babasını görüp dokunan Ali Z’nin bir nostalji doyumu yaşattığı da aşikâr.

Ancak belki de en önemli teması gerçeklik’in gerçekliğinin sorgulanması ve hafıza ile unutma konusu olan Kayıp Hasta, kişiyi başka biri değil de kendisi olmaya yönlendiren nedenleri, hayatın anlamı meselesiyle, ölüm ve doğumun ve doğadaki (sistemdeki) determinizmi, buna karşın özgürlüğü anlamaya çalışan, tüm bunları sürekli ve soluk almaksızın sorgulayan, bunu yaparken de hiç sıkıcı ve didaktik olmayan, olmak istemeyen, anlatım diliyle de eşine pek rastlanmayan zarafet ve masumiyete sahip.

Okunulan bütün pasajlarda öne çıkan bir gerçek var ki o da, tüm söylemler ölçülü. Sessizlik ya da durma zamanı geldiğinde, yazar da karakterler de susup duruyor.  Hastanedekilerin kibarlıkları ve özenli konuşmaları da görkemli ama karanlık bir sofrada yenilen bir yemeğin sosu, incelikli adabı gibi sakin.

Başkarakter Ali Z.’nin çocuksu soruları, korkutulmak istenildiğinde, çabucak korkutulması, ikna edilmek istenildiğinde, yine çabucak ikna edilmesi, susturulmak istenildiğinde, bir çocuk gibi susup beklemesi, utangaçlığı ve sınır gözeten beyefendiliği, kitabın çocuksu masumiyetinin kaynağı sanırım.

Kitap, okuyucuya, birçok heyecan verici soruyu da sorup sorduruyor. Mesela, hayatının ilk otuz – kırk ya da elli senesini geçmişte bırakan bir insan, ilk on senelik, yirmi ya da 30 senelik kısmında olup bitenlerin saklandığı hafıza alanındaki anıların, oradan habersizce çıkarak gidip gitmediğini nasıl anlar? Bir gün rastlantı sonucu karşısına çıktığında, bunca zamandır neredeydin, diyerek mi?

Sonra, kişiye yeni bir hafıza içeriği eklenebilir, silinmek istenen kısımlar silinebilir mi? Bunu hayat yapıyor. Bir tün top peşinde koşmaktan başka bir şey istemiyorken, zamanla, araba, para ya da kadın veya güç peşinde koşan kişiye dönüşebiliyor insan. Çünkü hafıza içeriği silinip eklenenlerle değişiyor. Bugün canlı şekilde anımsanan acı, başka bir gün uzak bir anıdan daha uzağa, silinişe doğru kaçıyorsa, belki bunlar birer işarettir. Ve bilim de bundan aldığı ilhamla, taklit yoluyla, bunu zamanın akışı içinde yapan tabiata karşı, dilenilen zaman süresi içinde başarabilir. Sonra, en büyük, en kontrol edilemez ve kendisinden hiçbir koşulda kaçılamaz otorite, hatta daha ileri gidelim, dikta, kişinin ele avuca pek sığmayan,  kaynağı da pek belirsiz imge dünyasının, bilinçaltı ve şuur dışının içeriğinden oluşan ‘’sistem’’ değil midir?

Kayıp Hasta’nın Ali’sinin hastaneye olan yabancılığı, akla insanın dünyaya olan yabancılığını ve Hölderlin’in, Martin Heidegger’in Varlık ve Zaman adlı eserinin girişine alıntıladığı bir şiirini anımsatıyor: ”Yorumlanmayan imgeleriz, hiç hissetmeyiz acımızı ve yitirdik dilimizi yabancı topraklarda, iyi yüreklilik, saflık kaldığı sürece yüreğinde, insan mutsuzlukla ölçmeyecektir kendini Tanrılığa karşı”

Durum bu şekildeyken ve insanla kendisi, insanla dünya, insanla var oluş ve zaman evreni arasında sınırsız bir kopukluk, uzaklık ve yabancılık varken; kişi kendini dünyaya, kişisel ya da evrensel var oluşa ve mutlak olana nasıl olur da bu denli tanışık hisseder? İçinde yaşayıp her metrekaresini ezberlediğimiz evler sokak, semt ya da şehirler, birkaç yakın dost, ortak dil oluşturduğumuz bir grup insan mı bizi bütünüyle yabancısı olduğumuz, sonsuz görünen, büyük olasılıkla da öyle olan bu karanlık evrene tanışık kılıyor.

Kayıp Hasta’nın başkarakteri Ali Z. bizi bu sorulara yönlendiriyor. Sonra, cevaba ulaşmak için kılavuz da sunuyor.  Çocukluğa dönmek, çocukluğa sahiplik eden anne babaya, çocukluğa eşlik eden ilk arkadaşlara, aşkın ilk hallerine çok uzaktan yaklaşmak,  zamanla, bilgi ve alışkanlıklarla yitirilen öz dilin saf bilinç ve arınmışlıkla yeniden edinilmesi ve bilincin rafine kısmı, rüyalar…  Kılavuzlar, Mehmet Açar ve romanın başkarakteri Ali Z’nin önerdiği kılavuzlar bunlar.

Her güzel öz’ün geçip giderek, uzaklaştıkça belirsizleşen zamanın içinde kendini görünür kılması hissi… Neredeyse evrensel bir duyguya dönüşen, geçip giden tüm zamanların, hayatların en güzel günleri, en güzel seneleri olması hali ekseninde Kayıp Hasta, kişisel ve ortak bilincin dehlizlerinde dolaşıyor. Arada bir ışık yakıyor, sorular beliriyor. Belli belirsiz cevaplar gözüküyor. Kendi cevaplarınızı bulmanız için ilhamlar veriyor.

Benim kitabın son kısmında sorduğum ve birazcık da olsa cevapladığım sorular şunlar oldu: İnsan, tıpkı Kayıp Hasta’da olduğu gibi dünyaya (hastaneye) kendisi olarak gelip, başka biri olarak mı çıkar? Ve en başından beri bilinç içeriklerimizi ve deneyimleri yazmış olsaydık, ta ilkokul günlerinden beri yapsaydık bunu, ortaya saçılan onca doküman sonucu, ele geçen hazine; ruhun doğası, özü mü olurdu?

Bülent Uçar





Etiketler: , , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri