Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” MUTSUZ ve DALGIN OLMA ya da ÜZGÜN GÖZLERLE BAKMA ÖZGÜRLÜĞÜ ”

Bülent Uçar 23 Aralık 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” MUTSUZ ve DALGIN OLMA ya da ÜZGÜN GÖZLERLE BAKMA ÖZGÜRLÜĞÜ ”

______________

Kendimi bir tek belki ben öldürebilirim. Ve sözünü ettiğim şeyin intiharla zerre ilgisi yok. Kendimi bir kazaya kurban etmekten, üstelik bunu en ahmakça yoldan yaparak, kazanın ikinci tarafının da kendim olmasından, pisi pisine ölüp gitmekten söz ediyorum. Bunun için kanıtlarım elbette var.

Öğle vakti, çocukluğumdan beri yaşamadığım şeyi yaşadım önce, yere doğru yüzüstü kapaklanarak düştüm. Bu düşüş çok üzdü, acıttı.. Utanmak bir yana, kaşım yaralandı, elmacık kemiğim morardı. Akşamüstü de merdivenleri evime doğru çıkarken, sağ ayağım diğerine neredeyse çelme attı, diz kapağımın üstüne düştüm, ortalıkta hiç kimse yoktu. Bu defa utanmadım ama canım öyle yanmıştı ki, düştüğüm yerden birkaç dakika boyunca kalkamadım. Çocukken de böyleydi, ben kendimi yaralamadıkça bana hiçbir şey olmazdı, Tabiat, evren ya da dünya beni sanki unutmuştu. Her canlının öyle ya da böyle, bir şekilde canına okumaya hevesli bu dünyanın beni unutarak es geçmesi güzeldi ama bu denli unutulmuşluk da alıngan olmama neden oluyordu.

‘’Şimdiki sefaletimize aldırmayın.’’ dedim ama hiç kimseye değil, ortaya konuştum ve ekledim: ‘’Bir arkeolog grubu tarafından, birkaç bin sene sonra fosillerimiz bulunduğunda değerimize ve sırrımıza bir paha biçilemeyecek, varlığımıza atfedilen değer ile bilinmezliğimiz sınırsız olacak.’’ 8 – 10 kişiydik. Söylediklerime hep birlikte güldük.

 

O günlerde 28 yaşındaydım, 42 olmayı ve ölmek için yeterince yaşlı olarak, gözüm arkada olmadan çekip gitmeyi çok istediğim günlerdi. Ve mutsuzluk, dalgınlık, unutkanlık ve asık surat hakkı, kederli ve yaralı olma özgürlüğü istiyordum.

Bazı sabahlar, içimde sonsuz bir kederle uyanıyor, Blake’in ‘’Bazen sonsuz kedere doğar insan, bazen sonsuz neşeye…’’ sözünü, bir tiyatro sahnesindeymişim gibi kişisel tiradım olarak seslendiriyordum. Bu denli acı çekerken de, aynada sapasağlam bir adam görmek de pek uyumsuz ve kılıksız hissetmeme neden olduğundan olacak, banyodaki dolapta sakladığım sargı bezleri, tentürdiyot ve yara bantlarını kullanarak eller ve parmaklarıma sanki sürekli kanayan yaralarım varmış gibi pansuman yapıyor, evden dışarı öyle çıkıyordum.

Bir gün evden yine bu şekilde çıktığımda, öyle mutsuzdum ve tanıdık birinin beni görüp, ‘’Neyin var?’’ diye sormasından da öyle korkuyordum ki, ara, kuytu sokaklara saparak yürüdüm ancak tüm bu kaçış ve kuytu sokaklardaki yalnızlığım bile bir çöp konteynırına böğüre böğüre kusmama engel olamadı. Ben kusarken, sokaktan geçen bir kadınla göz göze geldim ama kadın nasıl görkemli bir merhamete sahiptiyse, bana ‘’Neyiniz var? İyi misiniz?’’ filan gibi canımı sıkacak sorular sormadı. Beni ve gördüklerini yok sayarak uzaklaştı. Ben de içimdeki her şeyi kustuktan sonra, benden geriye kalanlarla, yağmaya başlayan yağmur ve soğuk hava altında otobüs durağına doğru yürüdüm. İlk gelen otobüse bindiğimde, düşmek üzereydim, boşalan bir koltuğa bıraktım kendimi. Oturur oturmaz da içimdeki boşluğun güzelliği sardı ruhumu. Ve söyledim kendime: ‘’Arta kalmamalı geçmişten, dünya boşluğu okşuyor.’’

Gece boyunca da aklımda tuhaf düşünceler, korkutan mantık hatalarıyla boğuşarak, diş macunu tüpündeki macunun sıkılarak tüketildiği kısımdaki boşlukla, ayakkabılıktaki botlarımın içinde ayaklarım yokken oluşan boşluğu düşünüp durmuştum. O boşluklar, ya sıkılıp, anlamsız varlıklarından dehşete düşerek, kendilerine bir ev, bir yuva ihtiyacı içinde, topraklarına yerleşebilecekleri bir ruh ararlarsa, lanet olsun beni bulurlar, gelip beni bulur, içime yerleşerek, canıma okurlar. Benim ne suçum var.

Ben bunları düşünürken, yanı başımda ayakta duran bir eski tanıdık belirdi. Onu önce görmezden geldim. Bunu sürdürmeye de kararlıydım. Ama o da, beni görmeye,  kendini göstermeye kararlıydı. Ona, o sanki bir leşmiş ben de bir azgın köpekmişim gibi baktım. Öyle pis bakmıştım ki, bana ‘’İyi misin?’’ diye sordu. Bu soru beni öldürüyordu. Cevap vermek yerine ‘’ Defolup gitmeni istesem, bana kızar mısın?’’ dedim. O da hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Çekip gitmesinin birkaç saniye sonrasındaki yalnızlığım öyle mutlu etti ki beni, bu yalnızlık içinde, aklımın ön kısmında, en görünür yerinde beliren şey, onun alınganlık sergilediği anda alnında gördüğüm ve yeni yeni çıkmaya başlamış olan bir sivilcenin kızıllığıydı.

Birkaç durak sonra, üniversiteden bir hocam bindi otobüse. Beni görmesin diye dua ettim içimden ama dualar neden işe yaramaz ki, beni dalgın görünce, o da aynı soruyu sordu: Ona ‘’ İyi değilim, yardım edecek misiniz?’’ dedim, öfkeyle. Sanırım biraz korktu. ‘’Siz…’’ dedim, ‘’…Neden böylesiniz, insanın sizin gibiler karşısında yalnız, dalgın, kederli ya da mutsuz olma hakkı, kendini öldürürcesine yaşama özgürlüğü yok mu?’’

‘’Elbette var.’’ dedi, utanmazca

‘’ Var ama bunu kullanmana izin vermeyiz mi?’’ demek istiyorsunuz.

Kadın gülümsedi, ben ona da ama bu defa sadece içimden, defolup gitmesi yönünde bir telkinde bulundum. Sanki duymuş gibi, o da gitti.

Otobüs üniversiteye girip, göl kıyısına en yakın durakta durduğunda indim. Kadın da indi, Onun şemsiyesi vardı. ‘’İstersen gel.’’ diyerek, davet etti.  Biliyor musunuz?’’ dedim. ‘’Sizi öğrencilik yıllarımda da pek sevmezdim. Lanet olsun neyiniz var. Hafta sonu kurslarındaki özgürleşme serüveniniz iyi gitmiyor mu?’’

‘’Sen de hiç değişmemişsin, eskisi gibi kibirli ve içeri tıkılması gereken bir serserisin. Keşke ölsen.’’

‘’Ölsem mi? Yani ne ki bu?’’ dediğim anda, Ayhan’ı gördüm. Sırılsıklam olmuştu. Ben de onu görünce, hastalığımı ve bütün bedenimin ağrıya dönüştüğünü,  ağır soğuk algınlığımı anımsadım.

Selam bile vermeden  ‘’Bugünkü planın ne, radyodaki yayın saatime, akşama dek uyuyup, ısınabileceğim bir yere ihtiyacım var.  Evinin anahtarını bana verir misin?’’

Verdi. Bir saat sonra, evdeki buzdolabının önünde portakal soyuyor, raflarda bulunan, belki Yirmi paket makarna ve birkaç kavanoz biber salçasını izliyordum. Ayhan, yolun başındaki marketten çalıyordu bu yiyecekleri. İstese daha pahalı ürünleri de çalardı ama çalınan ürünler nedeniyle marketteki çalışanların maaşlarından kesinti yapıldığını öğrenince, viski, çukulata ve et gibi ürünleri çalmamaya karar vermişti. Önceki haftalardan birinde, bir akşam vakti, markete girdiğimizde, üç market çalışanı, peşimizi hiç bırakmadı. Bizimle birlikte gezindiler, Hiçbir şey çalamadı Ayhan. Ama o sırada Zeki girmiş markete. Marketin müdüründen nefret ederdi. Müdür ve diğer çalışanlar hazır ortalıkta yokken, yedi şişe Jack Daniels’ı çantasına koyup çıkmış. Kasiyer de ortalıkta görünmeyince, marketi, hesabı ödemeden terk etmiş

Ben de az hırsız değildim. Önceki baharda, paramız bitip de aç ve sigarasız kaldığımızda, S’yi evde bırakarak markete çıkıp, bir sürü bisküvi ve birkaç paket sigara alarak eve doğru hızlı adımlarla yol almıştım. Canları cehennemeydi. Eve ulaşmaya son bir sokak kaldığında, son 70 – 80 metrede elektrikler kesildi. Sokak karanlığa gömüldüğünde, içinde S’nin bulunduğu rutubet kokan korkutucu evin pis bir yatak ve küçük bir televizyon ve sokaktan alınmış yeşil bir Francis Ford Coppola koltuğuyla dekore edilmiş salonunda bir mum ışığı, gündüzleri küfürbaz çocukların oynadığı pencerenin dışındaki küçük araziye yansıyordu. O sırada çıktı karşıma kötü kız. Gerçekten kötüydü. İyilik yapma şansı yakalayamayacak denli kötü… Oysa bu sokakta, bir gece vakti, elinde Meet Joe Black afişiyle yolumu gözleyen, meleklerden tek farkı kanatlarının olmayışı olan Kerem’le karşılaşmışlığımız bile vardı. Nerede Kerem nerede bu kız, lanet olsun. Olmasın böyle şeyler Bu ‘’kötü kız’’la geçmişte ne yapmıştık, anımsamıyorum. Aynı yatakta, üstümüzde kıyafetlerimiz olmadan uyumuş olabilir miydik? Bilmiyorum. Kızın bir adı var mıydı onu bile bilmiyorum. Hiç adıyla çağırmadık onu. Kötü kızdı. Hakkında bildiğimiz tek şey buydu.

Bana, ‘’Hiç iyi görünmüyorsun, bir şey mi oldu, iyi misin?’’ diye sorunca, yine ne diyeceğimi bilemedim. Ama canım epey sıkıldı, öfke kanım gibiydi. Olmadığında yaşayamıyorum. Anında yetişti. Aşırı doz. Ölmeye de diğerine de yetecek kadar… Ama lüften kötü şeyler olmasın.

Kızı orada bırakıp eve doğru gidiyordum ki sokağın ışıkları bir mucize gibi yandı. Salonun da ışığı yandı. Kız da bu anı bekliyormuş gibi sordu: ‘’Hâlâ aynı kızla mı birliktesin?’’

‘’Evet…’’

‘’Neden? ‘’

‘’Çünkü mutsuz olup surat asmama, umutsuz olup gülünç olacak denli tuhaflaşmama tahammül ederek büyük bir cömertlik ve fedakârlıkla bir tek o izin veriyor.’’

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri