Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” NASIL DELİRECEĞİNİ BİLEN ADAM ”

Bülent Uçar 09 Ekim 2016 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” NASIL DELİRECEĞİNİ BİLEN ADAM ”

___________

Nereye gittiğimizi bilmiyordum. Aklımda sadece Cehennemin, sabote edilmiş cennet olduğu düşüncesi ve gideceğimiz yerde beni bekleyen bilinmezliğin cazibesi vardı. Uzunca bir yol aldık. Hep az kaldı sanarak teselli ettim kendimi ama o anlarda bile o sanı korkutucu gerçeği gizliyormuş. Yol sonsuzluk kadar uzunmuş. Ancak biz sonunda ulaştık.

Bir grup çocuk vardı sokakta. Fakir ailelerin zengin çocukları… Onlar, ailelerinden zengindi. Çünkü ortalıktaki sahipsiz hazinelere sahip çıkıyorlardı. O çocuklar, birkaç gün önce, sokağa ilk taşındığımız gün, Batistuta’ya benzetmişlerdi beni. Epey sonra da onlardan biri, beni arkadaşlarına işaret ederek ‘’Aaa! Cemil abi’ye bakın, tişörtünü ters giymiş.’’ dedi. Ama bunlardan önce hikâyenin giriş kısmı var.

Evin üç odası ve çok büyük bir salonu vardı ama biz bir televizyon, bir buçuk kişilik açılır kapanır bir yatak, portatif giysi dolabı ve hiç sönmeyen elektrik sobasıyla birlikte sokağa bakan küçük odada yaşıyorduk. Parasızdık, çok sigara içiyor, çok film izliyor ve çok hayal kuruyorduk. Sonra, biz, öyle umutsuzduk ki, umut bağladığımız tek şey, benim o tuhaf beklentimdi. Bir sabah, banyoya girecektim ve banyonun orta yerinde para doldu bir çanta bulacaktım. O çantayı ben hiç bulamadım. Dünyada çok çanta vardı, çok para vardı ama bu çantalardan birine bizim banyomuza ulaşacak o paralar hiç doldurulmadı

Evin dışındaki her şeye, herkese yabancıydım. Bir tür sosyal korku yaşıyordum ama bunu bir türlü kabul edemiyordum. Aşina olduğum şeylerden uzağa gitmek beni delicesine ürkütüyordu. Sürekli yanan elektrik sobasının odaya yaydığı ısıya karışan seks sonrası sıvıların kokusu, evde her gün ve neredeyse her öğün kızartılan patatesler ve Naci’nin neredeyse her saat başı – zamanı bildirir gibi, hiç sekmeksizin söylediği o söz: ‘’Benim bir alt seviyem arabesk, sefalet ama bir üst seviyem Nirvana.’’ İşte ben sadece bunlara ve kızın tekine aşinaydım. Başka şeylere ki bu başka şeyler, neredeyse dünyanın tamamı demek, ben işte bu başka şeylerin tamamına uzak ve yabancıydım.

Aşina olduğum bu kız, bana çok şey öğretti. Ve bunu hızlıca yaptı. Oysa ben yavaş öğrenen biriydim. Yalnızlıktan korktuğumu, nasıl delireceğimi filan da çok geç öğrenmiştim. Ve kızların, tanıdığım bu kız hariç, neredeyse tamamına yakınının ilişkilerin ikinci gününde, birlikte oldukları erkekleri sonsuza dek seveceklerini hissettiklerini ama bunu hiç yapmayarak, onları sonsuzluktan çok önce terk ettiklerini de çok geç öğrendim. Havanın çok soğuk olduğu günlerde neden çok üşüdüğümü de çok geç öğrendim. Meğer ince kıyafetler giyiyormuşum. Atkım da yokmuş. Çünkü ben kolay farkına varmam. Ölsem yıllar sonra fark ederim de ben fark edene dek geçen süre de hayatıma eklenir mi onu bilmiyorum.

Bir öğle sonu, yine aynı şeyi yaptık. Kıyafetler yerine battaniyeyi kullanıyorduk. Akşam olmak üzereyken kıyafetlerimizi yeniden giydik. Dışarı çıktık ve bu defa üşümedim. Nehir kıyısında yürüdük. O, önüm sıra yürürken ben onu biraz geriden takip ediyordum. Çünkü kafamda bir şey vardı ve ben o şeyi bir türlü çözemiyordum. Bu da beni yavaşlatıyordu. Bir süre sonra ben, epey geride kalınca, bana doğru dönüp sordu: ‘’Ne yapıyorsun?’’

‘’Hiç’’ dedim. ‘’Kendimi öldürüyorum.’’ Bunu söylerken zerre alay etmiyordum. Tamamen ciddiydim ve kendimi öldürdüğümden de emindim.

‘’Kendini mi öldürüyorsun?’’

‘’Evet, yapabildiğim kadar… yani… deniyorum.’’

‘’Bence kendini öldürmüyor, yaşamını öldürüyorsun.’’

Ne yapmaya çalıştığını anlamıştım. ‘’Belki de ölümümü yaşıyorum.’’ diye karşılık verdim.

O da bana ‘’Herakleitos mu, Oruç Aruoba mı?’’ diye sordu

‘’İkisi de olabilir.’’

Birlikte yürümeyi sevdiğimiz için durmayı pek bilmiyorduk. Durmaktan, sanki durduğumuzda zamanın başından beri biriken yorgunluk bize kendini duyuracakmış gibi sakınıyorduk.

Ama baraj kapaklarının olduğu bölgeye gelince durduk. Sabah kahvaltısı, öğle yemeği ve akşam yemeği yerine geçen büyük bir yemek yedik.

Yemeğin sonunda, çantasından bir kitap çıkarıp koydu masaya, Oruç Aruoba ‘’De Ki İşte’’

Ben de kitabı hiç görmüyormuşum, hiç oralı değilmişim gibi ‘’ Biliyor musun?’’ dedim. ‘’ İçimde sanki sonsuz bir gençlik ve hiç yorulmayacakmışım gibi çoğalan bir güç var’’

‘’Biliyorum’’

‘’Nasıl?’’

‘’İlk defa söylemiyorsun.’’

Ben susmuşken, ‘’Ama bu güzel bir şey değil mi?’’ diye sordu.

‘’Güzel elbette ama ben yine de neden bilmem kendimin her şeyden ve herkesten yaşlı olduğunu biliyorum.’’

‘’Neden öyle dedin şimdi?’’

‘’Bilmem, belki gördüğüm bir rüyadan dolayı. Zamanın başlangıcını görmüş gibi uyandım sabaha karşı geç bir gece vakti. Doğumumdan çok önce doğduğum bir yer vardı. Uzamı olmayan, sadece zamanı olan bir yerdi burası. Bir tür yersizlik, mekânsızlık… Başlangıcı olmayan ama sonu olan şeylerin mucize sınıfında hasıl oldum.’’

Ben bunları söyleyince, kitabı açıp, sayfaları çevirdi. De bölümünün tamamını okudu.

Ben de ona ‘’tüm bunlar saçmalık.’’ dedim. ‘’Çok önceden, ta Gılgamış’tan, Epikuros’tan, Dr Frankenstein’a dek hep aynı şey. Ölüm korkusunu alt etmek için kurulan akıllıca metinler, hamleler. Ama benim için hiçbir önemi yok. Korku hiç geçmiyor. Ölüm bilinci de hiç öyle hayata anlam filan kazandırmıyor. Öleceğini biliyorsun ama aslında bilmek istemezsin. Bu bilgi, bizi hayvanlardan farklı ve özel kılıyormuş, kılmasın, bilmek istemezdim. Bilmediğim bir şeyden korkmak daha iyi gelirdi.’’

‘’Neden böyle söylüyorsun şimdi? Bence çok değerli pasajlar bunlar.’’

‘’Hiçbir şey değerli değil’’

‘’Ben de mi?’’

‘’Sen hariç.’’ deyince ben, ikna olarak mutlu oldu. ‘’Sen de hariç.’’ dedi ama ben ikna olmadım.

Onunla orada konuşurken, aklımdan geçen tek şey, eve dönmek ve yatağa girip, sanki kendi varlığım, dış dünya ve geriye kalan her ne varsa, işte tüm o şeyler sanki hiç yokmuş gibi hissederek uyumak ve birkaç gün hiç uyanmamaktı.

‘’Ne düşünüyorsun? Seneye okul da bitince ne yapacağız?’’

‘’Birlikte mi?’’

‘’Birlikte iyi olmaz mı?’’

‘’Elbette olur ama birlikte olursak bir şey yapmamıza gerek kalmaz. Öyle, hiçbir şey yapmadan da yaşayıp gidilemez mi?’’

‘’Gidilebilir mi?’’

‘’Evet. Bak, ben ne zaman çaba gerektiren ve kendimi değerli hissettirecek bir şey yapmak istesem hep aynı şeyi düşünür vazgeçerim ve bu vazgeçiş, beni her otoriteden, her kudret ya da sahipten bağımsız kılarak özgür hissettirir.’’

‘’Düşündüğün o şey, şu bana da anlattığın, o…’’

‘’Evet, evet, tam da o konu. Ridley Scott’ın abisi Tony… Adam, 1986’da, içinde Berlin’in Take My Breath Away gibi bugün bile en çok dinlenen şarkılardan birinin ilk defa duyulduğu, Tom Cruise’u Tom Cruise yapan, gösterime sokulduktan sadece birkaç yıl sonra bile efsane haline gelen Top Gun’ın yönetmeni. Bu filmden sonra bu filme edildiği kadar değer atfedilmiş, ilgi görmüş çok film yaptı ama sonuç ne? Bir gün evinden çıktı. Bir köprüye dek sürdü arabasını. Sonra arabadan inip, kendini köprüden aşağı bıraktı. Oracıkta da öldü. Bunu neden yaptığını bilen yok. Top Gun bile hayat kurtaramıyor, anlam yaratamıyorsa, ben ne yapabilirim ki?’’

Bir saat sonra eve doğru yürüyorduk. Evin bulunduğu sokağa girdiğimizde tüm sokak karanlık içindeydi. Sokaktaki çocuklar çoktan uyumuş olmalıydılar. Eve girdiğimizde oda sıcacıktı ama koridor, çok soğuktu.

‘’Tony Scott’ı unut.’’ dedi bana.

‘’Denerim.’’ dedim ona ve televizyonu açarken ‘’Ne zaman ve nasıl olacağını biliyorum.’’ diye ekledim. ‘’Anlamadım, neymiş bildiğin?’’

‘’Ne zaman ve nasıl delireceğimi diyorum, biliyorum. Nietzsche, yaşamının son kısmında, Torino’dayken, atın birine işkence edildiğini görmüş, öyle büyük bir merhamet duymuş ki, gidip atın boynuna sarılmış, ağlamış ve bir süre sonra delirmiş, sağlığı zaten bozukmuş, olaydan 10 yıl kadar sonra ölmüş. Ata da delirdiği için sarıldığını düşünenler çıkmış. Çünkü merhametin değil, deliliğin böyle bir sarılışa neden olacağı daha akılcı görünmüş onlara. Ben de diyorum, bir gün, bir zamanlar kendisi için çok endişelenerek üzüldüğüm o yaşlı kadına benzeyen biriyle karşılaşırım ve o an, duyduğum merhamet duygusuyla, onu kurtaracağımı düşünerek gidip sarılırım ona. Ve delirip ölürüm sonra.’’

Bülent Uçar

 

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri