Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” NEDENİ OLMAYAN BİR AKŞAM ”

Bülent Uçar 27 Kasım 2016 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” NEDENİ OLMAYAN BİR AKŞAM ”

_____________

Ona doğduğunda verilmiş isim konunda sorunları olmuştu. Çünkü öğretmenleri dahil, onu tanıyan, ona seslenmek isteyen bütün insanlar, ismin Ergün mü yoksa Ergun mu olduğu konusunda ikilemde kalmışlardı.

Henüz ilk gençlik günlerinde bulunan tüm yarı çocuk yarı yetişkinlerin yaptığı gibi – her ne hakkında konuşursak konuşalım, amaç bir sonuca ulaşmak değil, sadece gülmekti. Henüz leş gibi kokan deri ceketin ortalıkta olmadığı günlerdi. Ve

O da bize anlatıyordu. Adım, diyordu. Benim adım Ergun. Ama bunu, Bizimkiler adındaki o televizyon dizisi başlayana dek hiç kimse doğru kullanamadı. Çünkü Ergun diye isim mi olurdu. Ergün’dü o mutlaka. Ama sonra, o televizyon dizisi aracılığıyla gördüler ki Ergun diye bir isim var. Ve ben böyle elde ettim gerçek ismimi.

Oğlum, diyordu, ona Nazmi. Sen ne tip bir adamsın, bize ne senin adından, bir saattir kafa ütüleyip duruyorsun. Biz seni her türlü çağırırız. Bazen küfür ederek de olur. Bize hikâye anlatma.

Ergun, Nazmi’nin bu çıkışına alınmıştı. Ama belli etmedi. Epey zaman sonra, Nazmi’yle ilgili tuhaf bir söylenti çıktı. Söylentinin ne olduğunu hiç kimse bilmiyordu ama bu söylentinin içeriği öyle saklanıyor, öyle korkutucu ve işitilmez bir fısıltıyla dile getiriliyordu ki, insanlar en kötüsünü düşünüyordu. Ve herkesin en kötüsü, birbirinden farklı olduğundan ve hiç kimse diğerinin ne tür bir kötü senaryo yazdığından habersiz olduğundan, durum zaman geçtikçe daha da karmaşıklaşıyor, daha da karanlık bir hal alıyordu.

Bir süre sonra olay tamamen açıklık kazandı. Nazmi, okuldaki en büyük ve konserler için en uygun akustiğe sahip amfide kıza yaklaşmaya bile cesaret edemezken, kız ona doğru yürümüş ve Nazmi’ye sarılarak, onu tutkuyla ve sanki çoktandır sevip özlediği bir sevgiliymiş gibi öpmüş.

Nazmi, neler olup bittiğini anlayamadan, ruhunun her yanında ne olduğunu bilmediği ama cennetin bizzat kendisi olduğundan da kuşku duymadığı bir mutluluk duymuş. Sonra da cennet dozu artmış. Üstüne bir de aşık olmuş.

Öyle uzun günler, haftalar, aylar filan değil, o akşamın birkaç saatinde birlikte vakit geçirmiş, sinemaya filan gitmişler. Kız, geceyi Nazmi’nin odasında geçirmiş. Birlikte uyumuşlar. Nazmi bir ara şüpheye düşmüş ama  – iş işten geçti diyerek de bu şüphenin ona duyurduğu korkunun, ona yap dediği şeyi yerine getirmemiş. -     Kıza kontrolsüzce bağlanmış ve hayatın olanaklı tek anlam ve özü oymuş gibi tutunmuş ona ve onunla geçirdiği o akşam ve gece vaktindeki öze. Yoksa bilmiyor muymuş, bu kızın, aslında gerçek biri olmadığını ve işlediği bazı günahlardan ötürü, o intikamcı tanrıların yeryüzündeki hassas erkeklerin canını yakıp ruhlarını mahvederek neşelenip kendilerini oyalamak için kendisi gibi günahkârların başına musallat ettiği kurgu varlıklardan olduğunu. Nazmi tüm bunları biliyor olmasına rağmen, belki bu defa farklı şeyler olur, diye düşünmüş, beklemiş.

Ancak kız, öğle vakti uyanmış, Nazmi’yle son bir defa daha soyunarak, onu içine almış, ta ruhunun en iç kısmına… Ve onu, sanki orada en kuytu yerdeki zindana atmış ve Nazmi, henüz oradayken de hiç merhamet etmeden ve zindanın kilitleri sıkı sıkıya kapalı haldeyken ansızın ve nedensizce geldiği gibi yine birden ve nedensizce gitmiş. Nazmi de o günün ulaştığı gece vaktinde evin salonunda sağa sola atılmış boş şarap şişelerinden birini kırıp bileklerinden birini kesmiş. Atıldığı zindandan, kapıları açarak onu o karanlıktan çıkaracak tek şeyin bu olduğunu düşünmüş. Kan aktıkça akacak, o da akan kanın akışına kapılarak dışarı, okyanusa dek ulaşacak, sonsuza dek özgür, huzurlu ve mutlu olacakmış ama hiç de öyle olmamış. Koridorun ortasında, kapı önünde, yığılıp kalmış.  Onu, ölmeye çok yakınken, yerde kanlar içinde bulan, ev arkadaşı Bilge’ymiş. Hastaneye yetiştirmişler. Nazmi kurtulmuş ama hastaneye giren kişinin Nazmi olduğu kayıtlarda apaçık ortadayken, çıkan kişi bir tür hayaletmiş.

Ki Nazmi bu travmayı aylarca atlatamadı. Ta ki arkadaş grubunun psikologu Ergun onu zamanla tedavi edene dek.

Nazmi, düşünüp duruyordu – Albert Camus haklı oğlum, diyordu. Tüm bunların hangi ayrıntısında ya da hangi kütlesinde anlam, amaç veya bir tutarlılık ve akla uygunluk var.             Ölmek ya da yaşamak, bütün mesele bu… Birinde, senin varlığın aracılığıyla tüm bu var olanlar orada. Sen yokken, seninle birlikte tüm bu saçmalık yok olup gidiyor. Ve buna, bir gün öncesinde, hatta bir öpücüğün bir adım öncesine dek farkında bile olmadığın bir kızın ansızın var olması, sonra yine ansızın yok olması neden oluyor.

Bunlar yetmezmiş gibi, intihara sürükleniyorsun, ölmek üzereyken, hayatını kurtaran şey, merdivenleri inerken ayak bileğini burktuğu için derse gelemeyen bir öğretim görevlisinin Bilge’nin okuldan eve, olması gerektiği saatten bir saat önce gelmesi oluyor. Saçmalık

Bülent Uçar

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri