Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” O YAŞLI KADIN, HER ŞEYİ NEDEN BİLİYORDU ”

Bülent Uçar 02 Aralık 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” O YAŞLI KADIN, HER ŞEYİ NEDEN BİLİYORDU ”

 

______________

 

Eve tanımadığımız birinden mektup gelip duruyordu. Özenli zarflar içinde, alıcının adı dışında göndericinin de kendini saklamadığı, adını bizzat yazarak yolladığı mektuplar… Bir zarfın içinden bunları yollayanın fotografı bile vardı. Ama fotograftan çok ortaçağda yaşamış bir yaşlı kadının pastel boya resmi gibiydi gördüğümüz şey.

Mektuplarda, çoğunlukla benim geçmişte yaptığım ya da hissettiğim şeylerden söz ediliyordu. Kimselerin, hatta zaman zaman unutarak benim de pek bilmediğim şeyler anlatılıyordu. Çocukluğumdan kimi anlar, ilk gençlik yıllarımdan, terk etmek için fırsat kolladığım eski bir sevgilimden, gizli saklı, kimisi iyi, kimisi kötü düşüncelerimden, yazdığım eski bir şiirden, yazmayı düşündüğüm bir yeni hikâyeden, mektubun geldiği gün olup bitenlerden, hatta bir defasında mektubu getiren postacıyla Önder’in bilinmeyen bir nedenle kavgaya tutuşmasından filan söz ediliyordu, bu mektuplarda… Kavganın nedenini postacı bilmiyordu, Mithat bilmiyordu ama kadın biliyordu. Biz de ondan öğreniyorduk. Bir gün bir mektup daha geldi. İki satırlık bir mektuptu ve ne yazacaksa zarfın üstüne yazmış öyle yollamıştı. Postacı mektubu verir veremez, ağlayarak kaçmaya başladı. Zarfın üstünde. Öleceğiniz günü biliyorum. Nasıl öleceğinizi de… Haftaya bir mektup daha alacaksınız benden. O mektupta öğreneceksiniz. Şimdilik sadece postacının ne zaman ve nasıl öleceğini söyleyeceğim.

Zarf üstünden bunlar yazıyordu.

 

Ve biz o günlerde;

 

Hayatlarımızın en güzel günlerini yaşama olasılığının bilincinde olmadığımız, bu nedenle de çok kötü, kötüden öte kahredici, berbat ve acınası anları, soluksuz bırakan günleri yaşıyorduk. O kadar mutsuz, umutsuz ve nefessiz kalmıştım ki, o halde yaşarken, bir anda orada düşüp ölmekten çekindiğim için ki bu da ölüm korkusundan değil, ortalık yerde ölü olarak yatmaktan korktuğum için yaşadığım bir çekingenlikti. O halde görünmeye utanıyordum. Ölü ve etrafa karşı etkisiz halde ortalıkta olmaya karşı utangaçlığım var benim. İşte bu nedenlerden dolayı, ölmeyi hiç değilse ertelemek için Önder’i arıyordum. O da sadık ve iyi bir arkadaş olduğu için ricamı kırmayarak durumu ne olursa olsun yanıma geliyor. Benim ruhsal koruyuculuğumu, içsel fedailiğimi üstleniyordu. O, yanımdayken, acılar korkup uzak duruyordu benden. Yalnızlık ve umutsuzluk da korkudan tir tir titriyor, yanaşmaya bile çalışmıyordu.

Yine böyle bir umutsuzluk akşamında aradım. O da, cebindeki tüm parayı bir poşet dolusu içki ve meyveye harcayarak geldi. 35lik Jack Daniels, 2 kutu litrelik pınar marka portakal suyu, bir kilo salatalık, kırmızı pakette sütlü kare çukulata ve iki paket winston soft paket… Poşetin masaya döküldüğü anda beliren şeyler bunlardı. Çok eski ve açılıp işleme geçebilmesi yaklaşık 20 dakika alan masaüstü bilgisayarın ardına geçip, bolca Richard Ashcroft dinleyerek, çokça sigara içerek 35lik Jack Daniels’ı bitirdikten sonra, saatin de gecenin yarısından sonra 2’yi gösterdiğini görünce, üstelik bir de kar yağışı başlamışken, geceyi bende geçirmek zorunda kaldı. O gece, evi bir sürü hayalet bastı. Hiçbirinden korkmadık. Çünkü onlar tanıdık hayaletlerdi. Bakkal Halit abinin, Terzi Sevgi abla ve Demirci Haşmet emminin hayaletleri ne denli korkutucu olabilirdi ki, onlar hiçbir zaman incitici olmamışlardı ve hayalet olduktan sonra huylar değişecek değildi. Biz de korkmadık. Ama telefon açıp canımızı sıkan, insanlar hayaletlerden daha tehlikeliydi. Onlardan olmasa da ses tonlarından, çıkardıkları gürültü ve ettikleri tehditlerin ucuzluğundan sıkıldık. Bir insanı, ucuz tehditten daha çok ne küçültür ki? Yani, şöyle stili olan, güçlü bir tehditte bulun ya da sus, çık gel ve ne yapacaksan yap. Ama kime anlatıyorsun ki, bunlar söz dinleyenlerin sınıfına ait değil. Gürültü içinde kaldık. Bin laf işitip uyumuşuz. Bir ara uyumadan hemen önce aklımdan geçirip duruyordum. Ben, neden bu kıza bulaştım. Yani üstelik hiç de beğenip hoşlanmadığım, cingar kraliçesi sayılabilecek bu kadınla ne işim var benim? Bunu kendime sorduğum anda, yatağın altından yaşlı kadının sesi duyuldu. ‘’Çünkü sen, güzel popo düşkünü bir aptalsın. Oysa popolar heyecan verir ama huzur verme konusunda garantileri yoktur.’’ dedi sustu. Ben, ona, ‘’Ne saçmalıyorsun? deyince, Mithat uyandı. ‘’Abi ne oldu, kiminle konuşuyorsun?’’ diye sordu. ‘’Bilmiyorum.’’ dedim ama kontrol bende değilmiş gibi balkona çıktım. Evin önündeki cadde kar içinde kalmıştı. Issızdı. Çok soğuktu ve yaşlı bir kadın yolun orta yerine oturmuş, küçük bir kız çocuğu gibi önündeki taşları havaya atıp tutuyor. ‘’Ben kazandım, sen değil…’’ diyerek görünmeyen biriyle konuşuyordu. Mithat da uyuyamayıp, yanıma gelmek istemiş ama beni o halde balkonda görünce korkup salonda, perdenin arkasında durmuştu. ‘’Abi ne yapıyorsun?’’ dedi, bir ara. ‘’Korkuyorum.’’ dedi, sonra. Yaşlı kadın taşları bıraktı. ‘’Yeter bu kadar, bugün ben kazandım, yarın gece yine gel, bir daha deneyelim.’’ dedi. Bana doğru baktı. ‘’Söyle ona korkmasın, çıksın perdenin arkasından, yanına gelsin. Yüzünü göreyim o şapşalın.’’ dedi. Ben, Önder’in gelmesini, kendini ona göstermesini istemiyordum. O, çığlık atar gibi bağırdı. ‘’Aklından bile geçirme, söyle çıksın balkona, sakın numara yapmaya kalkma. Kendini bana göstermesini neden istemiyorsun ki, sonuçta her birimiz, birbirimizin önceki ve sonraki halleri değil miyiz? Zamanla birimiz diğerine, diğerimiz ötekine dönüşmüyor mu? Mutlu olan, mutsuza, mutsuz olan mutluya, yas tutan tutmayana. Tutmayan tutana dönüşmüyor mu?  Siz farkında değilsiniz ama çoktan bana dönüştünüz. Ben henüz size dönüşemedim ama bu gece işler değişecek.’’ dedi, bunun ardından da sesi bir bağırtı ile son defa duyuldu:

Çıksanıza lan dışarı

Bülent Uçar

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri