Thursday 18th January 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” ODADAKİ ADAM – ELİNDE BİR ABSOLUTE ŞİŞESİYLE ”

Bülent Uçar 19 Kasım 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” ODADAKİ ADAM – ELİNDE BİR ABSOLUTE ŞİŞESİYLE ”

____________

İstanbul, Tarlabaşı’nda… Yüksek yokuşun alt kısmındaki ucube merdivenlerin kıyısında… On dokuz numaralı sokaktaki tabelacının tam adı, Muhittin Yeşilyurt’tu. Muhittin’i eskiden beri tanırdım. 1999 yılında ikimiz de Adana’daydık. O, Üniversitenin Heykel bölümünde sekizinci yılındaydı. Sonunda, bölümü bitirmek için bir şans verilmişti ona. Eğer, bir ahşap kafa heykeli tamamlayarak, kurula teslim ederse, mezun olacaktı. Bölüm başkanıyla arasındaki anlaşma buydu.

Heykel tamamladığında yanındaydım. Zarif bir geyik kafatası yapmıştı. Ve kafatasının içi sayısız çizikle doluydu. Heykeli teslim edince mezun oldu. Yazı Adana’da geçirdi ve Eylül ayı geldiğinde; İstanbul’da bir okula atanarak, resim öğretmenliğine başladı. Hiç düşünmedi. Hemen gitti görev yerine. Ve hep hayalini kurduğu üzere, Kurtuluşta, eski, ahşap bir eve yerleşmek istedi. Ahşap bir ev bulamayınca, yetmiş yıllık bir apartmanın, içinde irin ve kan olmayan ruh dolu beton dairelerinden birini ev olarak belledi. Bu beton dairenin, beton olup da ahşap olmamasının hikmeti epey sonra anlaşılacaktı. Birkaç ay, iyi ve düzenli giden bir öğretmenlik hayatı oldu. Bir serseri olmadığını kanıtlar gibi olduğunda evliliğe bile yaklaştı. Çünkü Demet de onu severdi. Demeti de herkes severdi. Aşkla değil, ancak ben bile… Severdim… Ama Demet’in evlenmek istediği adam Muhittin’di. Ve kimi zaman, sezgiye yanaşan kehanetin bilgisinde gerçeklik olasılığı yüksektir. Muhuttin’in hayatında, her şeyin yolunda gitmesinin bir tuhaflığı vardı. Bu tuhaflığın gizemi uzun sürmedi. Muhittin’i, bir ‘24 Kasım’ tören günü, tüm öğretmen ve öğrenciler bahçedeyken, elinde bir şişe Absolute marka Votkayla öğretmenler odasında yakaladılar. Salondaki kanepeye uzanmış halde, şişe ağzında biberon gibi dururken ve Muhittin deliler gibi sırıtırken… Soruşturmalar filan derken bir ay içinde öğretmenlikten atıldı, Muhittin. Kurtuluş’taki evini, o gün, elinde görülen ve içerek boşalttığı votka şişesine, mahalle bakkalından doldurttuğu ispirtoyla yakmaya kalktı. Ama ev yanmadı. Çünkü evde eşya yoktu ve boş duvarlar da kolay alev almıyordu. Birkaç ay, sağda solda, sözcüklerin hakkını vermek istercesine tam anlamıyla sürttü. Dünyanın tüm pürüzlü yüzeylerine sürtünerek, dolaşıp durdu. Evlilik hazırlıklarıyla meşgul olan Demet, haberi alınca kısa bir telefon mesajı yolladı, Muhittin’e. ‘’Bir daha sakın karşıma çıkma.’’ Muhittin de sadece beş harf yazmaya yetecek gücünü kullanarak, ‘’Tamam.’’ diye karşılık verdi. Ve o an, karşı telefona iletilen mesajın, iletildi raporunun gösterdiği saat ve tarih Muhittin’in sonsuz yalnızlığının başlangıç anı olarak kayıt altına alınmış oldu.  Günler sonra, Tarlabaşı’na yerleşti Muhittin. Ve küçük bir dükkân bularak, tabelacı dükkânı haline getirdi, orayı. Sonra,  hedefi belirledi. Şeytanı kovacak, cehennemi gizleyecekti. Cehennem, bir otel görünümünde üçüncü sınıf bir batakhaneyken, Muhittin, bir tabela yapmış, patron da otelin girişine bu tabelayı asarak gizlemişti, cehennemi. ‘’Flash Gordon Hotel’’ oku da inanma… Bilinen en büyük cehennem… Birdenbire bir otel olmuştu… Gecenin 02.33’ünde, bir genç kadın ‘’Flash Gordon Hotel’’in, caddeye inen dik merdivenlerini adımlıyordu, aşağıya doğru. Son basamaklara doğru yaklaşınca, kendi kusmuğu içinde, bir çeşit epilepsi nöbeti geçiren otuzlu yaşlarının başındaki adamı gördü. Adam, bir nöbet nedeniyle olsa bile hareket halindeydi. Ve kadının aklından tek bir düşünce geçiyordu: ‘’Bu adam, hâlâ hareket ediyor. Ben buna yaşam kıpırtısı derim.’’ Önceki yıl, Tarlabaşı ara sokaklarından birinde öldürülen sevgilisi gelmişti aklına. ‘’Şimdi hiç kıpırdamadan yatıyor mezar yerinin kuytu karanlığında.’’ diye düşündü, onun için. Ve ‘’…Otel görünümündeki bir cehennemin merdivenlerinde, kusmuk içinde geçirilen bir nöbetin bile mezarlıkta olmaktan iyi olduğunu’’ fısıldadı, kendine. Kendi fısıltısını da duymadı. Yerdeki adam, kendine gelince, ‘’Abla!’’ dedi ‘’Saat Kaç?’’ – ‘’Saat, gece yarısından sonra 02.33’’ dedi kadın. ‘’Biliyor musun abla’’ dedi, bu defa adam.‘’İlkokuldayken okul numaram 233’tü. Şimdi sen saati söyleyince, korkmaya başladım. Bu ne tuhaf dünya böyle, kusursuz ya da ölçülü değil, akıl almaz ve anlamsız… Ama gerçekten tuhaf ve mucizevi…’’

 

Muhittin, Tarlabaşı’nda, Dolapdere ve cadde üstünde, cehennemleri gizlemeye devam etti. Benim, hayranlıkla her gün görmek istediğim eseri, Deli Dürdane’nin öldürüldüğü izbe dükkâna kattığı ruh ve gizlediği en korkutucu cehennemlerden birinin inceliğiydi. Deli Dürdane’yi, terk edilmiş izbe bir dükkânda, soğuk bir kış günü, çırılçıplak soyarak, kırbaçlarla vura vura öldürmüşlerdi. Zavallı kadın, korkudan çığlık bile atmamış, canı öyle yanıyor ve öyle üşüyormuş ki, eğer sesini çıkarmazsa merhamet edeceklerini düşünüyormuş, ama yanlış düşünmüş. Öldüğünde, bu üç adam, onu orada o halde bırakmış. Ölmeden önce, korku ve acıdan ortalığa dışkılamış, kadın. Cesedi de kendi dışkısının içinde, birkaç gün orada beklemiş, o halde. Ve beklediğini bilmeden… Olaydan üç ay sonra, ‘Malinua Kanaryalarını Sevenler Derneği’, adında bir derneğin sarı pembe tabelası asıldı, o korkunç dükkâna. Tabeladaki imza, yine Muhittin’indi.

__________________________

2                                                        

Eve geç dönmek için yeterli ve güçlü nedenler yoktu. Ama 1996 yaz mevsimi süresince bir kez bile erken saatte giremedim bahçe kapısından evin avlusuna. Her gece geç kaldım, geç saatte ulaştım eve.

Yine, bir geç saatte; gecenin derin, rutubetli ve kapkara vakti yollardaydım. İstasyon Meydanı yakınındaki Sular Bölgesi’nden, şehri eritmeye kararlı ateş ve ona eşlik eden rutubetin içinden yürümekten öte, süzülerek geçmeye çalışıyordum. Amacım eve kadar erimeden ulaşabilmek ve kendimi tek parça halinde, hiç değilse anneme göstermek ve varlığıma dair onay almaktı.

Gecenin yarısından sonra saat bir filandı. Son otobüsü yakalayabilmiştim. İneceğim durağa gelince, Adana otobüslerine özgü, yaz aylarında, araba içi serin olsun diye, zaten hep açık bırakılan kapıdan dışarı atmıştım kendimi. Bütün kıyafetlerim sırılsıklamdı rutubetten ve sözünü ettiğim havadaki şu tuhaf ateşten dolayı. Sokağa girdiğimde, güzelim sessizlikle karşılaştım. Bu, sevdiğim ve özenle bestelendiğini düşündüğüm sessizlikti. Kimin besteleyip, icracısının kim olduğunu hiç çözemedim, ama hep sevdim. Yıllar önce, yolun başında yazlık sinema vardı. Oradan yükselen sesler de en az bu sessizlik kadar güzeldi, ama artık yok. Neyse ki, onun yerini dolduran sessizlik de, o sesler kadar güzel…

__________________

Eve, erimeden girmeye kararlıydım. Sonunda, bahçe kapısına yaklaştım. Kapı açıktı, sarı balkon ışığı davetkârdı. Ve annem, bir hayalet gibi dikiliyordu balkonda. Beni görünce, gecenin o sessiz, kara vaktinde,  yapmaması gereken bir şey yaptı. Gözlerini gözlerime dikerek, kahkahayla gülümseme arası bir delilikle güldü bana. Çok korkmuştum. Gecenin o saatinde, sessiz karanlık her yanı sarmışken; bir anne, oğluna, nedeni ne olursa olsun gülmemeliydi öyle. Ve hatta gülümsememeliydi bile… Canıma okumuştu bu gülüş… Hâlâ tek parça ve bütündüm. Erimemiştim, yok olmayacaktım ve bir süre daha ölmeyecektim. Tüm bunlara inandım ve içime yoğun bir sevinç doldu. Bazı anlar, sırf hayattayım ve ölü değilim diye bile sevinir olmuştum.

Çünkü ben yeniden dirilmeyecek, öldüğümde, işte öyle ölüp gidecektim. Ölmek istemiyordum. Ben Lazarus değildim. Ve mucizenin sahibi İsa da, o gece itibariyle 1996 yıllık bir ölüydü. Ve bu, onu, bir ölüden daha ölü yapan süreye eşitti. Kimse bana yardım edemezdi. Hayatta kalmaktan başka çarem yoktu. Açık bahçe kapısından içeriye süzüldüğümde, 1.80 santimetre yükseklik ve elli sekiz kilogram olarak girdim bahçeye. Uzun, kumral saçlarım ıslak, son günlerde kaybettiğim kilolar nedeniyle kemikleri iyice belirginleşmiş yüzüm nemliydi. Bu özellikler, bana sevdiğim bir kontrast sağlıyordu. Adı olmayan bir kontrast… Oysa insanlar isimleri severlerdi. İsim koyamadıkları şeyleri de ucube diye tanımlar, küf ve kükürtün ateşten ülkesine yuvarlarlardı.

____________________

Suyun kokusunun olmadığını söylerler, ama bahçeye girer girmez, gecenin o sessizliğinde duyduğum ilk şey; az ötede, açık unutulmuş, azar azar akmaya devam eden suyun sesi ve kokusu oldu. Çeşmeye yaklaştım. Sol avucumu, uzun zamandır aktığı için serinlemiş suyla doldurdum. O suyla da kan birikmiş ağzımı çalkaladım. Sabahları ve geceleri geç saatlerde kaçınılmaz bir rutindi bu, ağzımda biriken kan. Sanırım nedeni de yoktu. Belki vardır ve doktorlar biliyorlardır. Ama ben, doktorlardan bilgi almayı sevmem. Sonra hep nedensizliğe inanırım.

Hayatta, sadece çok önemsiz gerçeklerin sahici nedenleri vardır. Eğer ortada büyük bir gerçek ve sonuç varsa, neden filan aramam. Çünkü bilirim ki yok. Aşkın ve doğumun nedeni yok. Ölümün sadece otopsi raporu var mesela. Otopsi raporları da sadece geride kalanların aklını korumaları için, birer zihin koruyucu renkli şekerler gibi. Şu an, olmaya devam eden her ne varsa ve hangi nedenlerle var oluyorlarsa, bu nedenler ortadan kalktığında da devam edecekler, var olmaya. Bundan hiç kuşku duymuyorum. Çünkü David Hume’la birlikte, dünyaya en uzak yıldızın yakınlarında bir yerde, cam bir fanusun içinde, tek bir tüy bile kalmamacasına tıraş edilmiş kafalarımızla, huşu içinde süzülen iki eski ahbabız biz.

 2

 O gece, tam tarih ve yer, Temmuz 1996, Adana… Bu bilgiler önemli, çünkü her şeyin başlangıcı o geceye bağlı biçimde geçekleşti. O gece, ağzımdaki kanı çeşmenin önündeki ıslak betona tükürdüğümde, diğer sokağın mırıldandığını duydum önce. Sonra, büyük bir gıcırdama sesi yükseldi. Eskiden beri duyduğum ve dünyanın alt kısmında başlayıp, farkına varılmayan bir paslanmanın sonucu gelişen arızanın güçlü gıcırdaması. Bakkal Bekir Abi ve mahallenin Tuzcusu Jilet Kazım, bu işi gres yağıyla çözebileceklerini iddia ettiler, ama bu konuda hiçbir girişimleri olmadı. O kadar gres yağı nereden bulunacaktı ve onca büyük dünyanın hangi kısmında tespit edilebilecekti paslı ve arızalı bölge? Ben günlerce sesler duydum. Önce mırıldanan ve gıcırdayan dünya, sonraki günler çığlık atmaya, tiz sesler çıkarmaya başladı. Korkuyordum ve sinirlerim fena halde bozuktu. Mutlak bir sessizlik için feda edeceğim birçok şey olabilirdi, ama biliyordum ki bu konuda hiç şansım yoktu. Çünkü hiçbir şey yoktu, sahipliğimde. Bozuk sinirlerden başka…

Sözcüklere ve girizgâhlara tahammülüm yoktu o günlerde.

Başlayan tüm konuşmaların beni öldüreceğinden korkuyordum. Sözcükler, birer nükleer başlıklı bombaymış gibi korkutuyordu beni. Büyük bir susturucuyla susturmak istiyordum dünyayı.

Yıl 1996′ydı, ama ben ta… 2000 yılında Rusya’da geçekleşecek olan Kursk denizaltı kazasında boğularak ölen askerlerin o anki boğuntu seslerini, denizaltının batarken çıkardığı dip bas sesleri duyuyordum. Sonra, dünyanın şu en derin bölgesinde, Mariana Çukurunun on bir bin metrelik en derin kısmından yükselen tuhaf sesleri…

_____________

3

Ertesi gün, yolun başına çıktığımda, Yazlık Akıncılar Sineması’nın teşrifatçısı Bahri Abi karşıladı beni, sinema kapısının önünde. Bir el arabasının içinde üç bobin film vardı. ”Filmleri, sansür onayı almak için polis okulundaki kurula götürüyorum.’’ dedi bana. Sonra da duraksamadan devam etti: ”Aslında taksiyle gitmem için patron yeterli parayı verdi, ama, sen de gel. Birlikte gidelim, yürüyerek… Azıcık yol, hem güzel manzaralar var yol üstünde. Parayla da dondurma filan alırız. Acıkırsak Hamdi’nin dükkâna uğrar, kebap yeriz.” Güzel teklifti. Kabul ettim. O, el arabasındaki bobinleri taşıyordu, ben de yanı başında, güneşten korunarak yürümeye çalışıyordum. Yarım saat sonra bir araziye girdik. Kestirme bir yoldu. Çok sıcaktı filan, ama arazinin içinde birden fazla su arkı vardı ve bu arklar, öyle güzel görünüyordu ki, sıcağı filan hissetmiyordum. Arazinin sonundaki çıkışa yaklaşınca, yaptığımız şeyin tamamen saçmalık olduğunu fark ettim. ”Abi!” dedim. ”Biz n’apıyoruz? Farkında mısın bilemiyorum, ama bu yaptığımız şey tamamen delilik.’’ Teşrifatçı Bahri şaşırmıştı. ”Cemil, eğer sen istersen, biraz dinlenelim gölgede. Senin kafa sarı ya, saçlar filan güneşi de çekiyordur. Başın döndü senin, dinlenelim biraz.” – ”Bahri abi, hiç gerek yok. Ben iyiyim.”dedim. ”İyi öyleyse” dedi, el arabasını iterken. ”Şu sinema!’’ dedim, ‘’En son gösterimini 1988′de yapıp kapanmamış mıydı Abi? Ve şu an, sansür onayına götürdüğümüz filmleri de ben, sinema kapanmadan beş sezon önce izledim. İlkokula bile başlamamıştım, ama hatırlıyorum bak. Cüneyt Arkın’ın Vahşi Kan ve Wang Yu’nun ”Tek Kollu Kahraman’ın İntikamı” adlı filmleri değil mi bunlar.’’ – ”Evet’’dedi, göz usuyla el arabasındaki filmlere bakarak, ‘’Tam da söylediğin gibi Cemil. Bu filmler, o filmler” diyerek, devam etti:  ‘’Ben de hatırlıyorum, o yaz sezonunu. Bu filmlerle, ben de çok para kazandım, o yaz sinemayı işleten baban da… O yıl, güzel bir sezon geçirmiştik, herkes çok kazandı. Bu iki filmle, salon bir hafta boyunca dolup taştı.” -  ”Tamam, işte!” dedim.” Şimdi ne diye gidiyoruz abi polis okulundaki sansür kuruluna. Yıl 1996, kapanalı 7 yıl olmuş. Sahibi, makinisti, hatta sahibinin karısı bile ölmüş bir sinemanın film gösterimi için yolda olmak, sence de biraz tuhaf değil mi?’’ -  ”Haklısın.” dedi Bahri. Neredeyse ağlayacaktı. Sonra, o ağlamaklı sesiyle anlatmaya başladı:  ‘’Dün, gece yarısı uykum bölündü, tuhaf sesler duyuyordum. Sonra, gözümün önüne sen geldin. Babanla birlikte sinemaya geldiğin günlerdeki çocukluk yüzün, filan. Sonra, koşup sinemaya geldim. Tren yolunu takip etmiştim, arka duvardan içeri atladım. Makine dairesine girdim. Kapıyı kırmak zorunda kaldığıma üzüldüm, ama başka çarem yoktu. Makinist Yaşar’ın tam on yıl önce, evet, neredeyse saati ve gününü bile anımsıyorum o anın. Tam on yıl önce, yandaki kahvehaneden, şu ölen çocuk Erdal’ın, akşam vakti, sinemaya biletsiz girmek için Yaşar’a getirdiği çayın bardağı, makine dairesi duvarlarından birinin sol arka köşesinde duruyordu hâlâ. Yaşar, çayı iki yudumda içmiş, ağzı yanmış, Erdal’a kfürü basmış, Erdal gülmüş, akşam olunca, bilet almadan salona girmişti. Yaşar da elindeki bardağı duvarın köşesine bırakmıştı.

3

Erdal, bu olaydan yirmi yıl sonra, hayatının en mutlu günlerinden birinde ölüp gitmişti, bir hastane odasında. Gecenin geç vakti, o bardağı orada görünce başım döndü. Bayılacaktım neredeyse. Makine dairesinin küçük bir deposu vardı. Orada, bu film bobinlerini buldum. Sonra kendimi dışarı attım. Öğle vakti de seninle karşılaştık. Aslında pek karşılaştığımız söylenemez. Sabahtan beri seni bekliyordum. Bir ara gelmeyeceğinden korktum. Ama sonra seni görünce, zamanı geri çeviren bir mucize gerçekleşmiş gibi, çok sevindim. Senin, benim için hep böyle bir özelliğin oldu Cemil. Seni çocukluğundan beri ne zaman görsem, yok olup gitmiş her şey, yeniden var oluyor ve dünya üzerinde yaşaması gereken her şey, hep yaşayacakmış gibi seviniyorum. Bugün de 1988 yılına uyanmak istedim.  Bunu sensiz yapamazdım.’’ Teşrifatçı Bahri’nin en uzun konuştuğu süreydi bu. Sonunda sustuğunda, hayatı boyunca bir daha konuşmayacağına emindim. Çünkü artık susması gerekiyordu. Bahri, iyi bir adamdı. Ve tüm iyi adamlar gibi, o da susması gerektiğinde, merhameten susan adamlardan biriydi. Hiç değilse bana karşı sessizleşirdi. Çünkü bilirdi. Beni bir gün, fazladan kurulmuş sözcükler öldürecek. Ve bilirdi Bahri, yerli yerinde, israf edilmeden, sanki kutsal ölçüyle kurulmuş o cümlelerle sonsuza dek yaşayabileceğimi… Eğer bir müzisyen olsa, bana sessizliğin görkemli bestelerini yapacağını ve bu besteleri, yok’luğun enstrümanlarıyla çalacağını bilirdim. Ama Bahri, bir müzisyen değil, teşrifatçıydı. Ve ölümden koruyamazdı beni.

Bülent Uçar

 

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri