Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” ON BİRİNCİ YÜZYILDA ”

Bülent Uçar 17 Ekim 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” ON BİRİNCİ YÜZYILDA ”

______________

Geçmiş, hatta uzak geçmiş zaman konularında sadece tahmini olarak konuşulabiliyor.

Sanırım on birinci yüzyılda, ortaçağ’daydık. Hafta sonu olduğuna eminim de günün cumartesi mi Pazar mı olduğunu bir türlü anımsayamıyorum. Ben, ıssız bir bozkırın orta yerinde, sadece sütunlara tutturulmuş, tek katlı bir taş evde yaşıyordum. Evin, büyük odasının orta yerinde hiç sönmeyen hep alev alev yanan bir soba duruyordu. Evi yukarıda tutan sütunların arasında bir tavuk kümesiyle at ve inekler için küçük bir ahır vardı

Benim de o günlerde yaşça benden epey büyük arkadaşlarım gelip gidiyordu yanıma Ben, o tuhaf olay başıma gelmeseydi, belki onlardan daha yaşlı olacaktım ama olan olmuştu işte… Önce ölmüş, sonra, nasıl olduğunu hiç kimseye söylemeyeceğim, söyleyemeyeceğim biçimde yeniden doğmuş, belki de dirilmiş, her şeye başlangıç anından, sıfırdan yeniden başlamıştım.

Bu yaşlı arkadaşlarım da bu durumumu az buçuk bildiklerinden midir nedir, beni ilgiye değer bularak, evime dek gelmiş, beni övgülerle karşılayarak, benim en iyi arkadaşlarım olmaya karar vermişlerdi. Acaba bunu nasıl yapmışlardı? Önce uzun uzun tartışmış, sonra, ‘’Bu çocuk tam da aradığımız arkadaş, peşinde olduğumuz ikna edici hakikatin kanıtı olabilir mi?’’ demişlerdi.

Bunları bilemiyorum. Sonunda şunu söyleyebiliyorum. Ben oradaydım. Onlar da arkadaşlarımdı. Evime, genellikle akşamüstleri gelir, o saate dek, kilisedeki teoloji çalışmalarını sürdürür. Evime geldiklerinde, o günkü düşünsel çalışmalarından söz eder, önce kafamı karıştırır, sonra, benim o konulardaki düşünceleri sorar, beni dinleme zarafeti göstererek, sobanın içine kabuklarıyla birlikte attıkları patatesleri pişirerek, ikram eder, giderlerdi. Ve iddiaları da şuydu ki, katıksız ekmekle süt, ahşap ve ahşap kokusu, sonra kabuklarıyla birlikte pişmiş patates ruhun öz yemeği, tadı dokusu ve kokusudur. Bu konuda çok ilkeli ve titizdiler, o patatesler kabuklarıyla sobanın közleri içinde pişmeliydiler. Ve öyle, kabuklarıyla yenmesi, işin en doğru eylemiydi.

O akşam çok ısrarcıydılar. Ben de aksine oldukça ketum ve bir ölü kadar sessiz olma arzusundaydım. Bu arzum o akşam o denli yoğundu ki, elleri silahlı adamlar, silahlarını kafama ayrı ayrı dayayıp, birkaç söz, hatta sözcük bile sarf edecek olsam, hayatımı bağışlayacaklarını söyleseler, ben susarak, sessizliği tercih ederdim. Bazen böylesi gerekir.

Ama o akşam, onlar çok ısrarcıydı. Sanırım, önce 117 yaşında olduğu iddia edilen adam konuştu: ‘’Gördüklerinden ya da işittiklerinden bahsetmesen de hiç değilse, başına o işler geldiğinde, sonra, her şey değişerek başlangıca döndüğünde ne hissettiğini söyle.’’

Ona hiçbir şey söylemedim. Ama içimden geçen bir sürü şey oldu:

‘’Ölmeden önce, tuhaf bir şey oldu.

Önce, çok ağır ve çok güçlü bir karanlık, asla düzelmeyecek bir umutsuzluk doldu içime.

Sonra, hiç nedeni yokmuş gibi görünen aydınlık bir umut, sevinç ve sonsuzluk duygusu, her şeye teşekkür etmeme, her şeyi, her şeyi çok sevmeme neden olan bir devam etme arzusu, sonsuza dek yaşama isteğiyle birleşen bu isteğin mutlak kuşkusuzluğu…

Ben bunları hissederken, tüm bu önce karanlık, sonra aydınlık, sevinç yüklü coşku hallerimin, çok yakın bir zamanda, bir bilinmeze çarparak dağılacağını hissediyordum ki öyle oldu. Demek ki son ana, ölüme böyle koşuluyormuş. Sonsuzluğa ulaşacağını sanarak, sevinç, umut ve coşkuyla… Öldüm, evet, ama sonra neler oldu da şimdi buradayım, inanın ben de pek bilmiyorum. Belki siz de yaşadınız bunları ama size neden ve nasıl diye soran biri olmadığı için unuttuğunuzu bile anımsamıyorsunuz.’’

Bir ara, ne kadarlık bir süre, hiç ölçülecek gibi değildi. Sustular, kafamın içindeki ben ve onlar sessizleştik de… Benim kafamın içinde başka bir sorun vardı, bir gürültü… Sonuçta 11.  yüzyıldaydık, ardımızda, çok fazla bir geçmiş yoktu ama ben tüm o azıcık geçmişi ve upuzun geleceği duyumsuyor, hissediyor, seslerden korkuyordum.

İçimden bir istek, duaya benzer bir yakarış yükseldi: ‘’Seslerin, yokluğundan oluşan sessizliği değil de, bestelenmiş ve hiç yoktan var edilmiş bir sessizlik melodisi işitmek istiyorum.’’ dedim, bir dilek gibi… Bir yakarıştı bu.

Uzun bir süre sessiz kaldık. Ancak duyulan melodi, bizim sessizliğimizden yükselmedi.

O bozkırda, öyle güçlü bir fırtına koptu ki, mutluluktan, huzur ve kabullenişten başka şey kalmadı içimde.

93 yaşında olduğu için konuşma sırası kendisinden önce gelenden önce konuşması günah sayılacak olan konuşmak istese de sustu. Konuşmak yerine, sobadan patates çıkardı, ortaya koydu. Bir sofra oluşturdu. Biliyordum ki, yemeye ilk başlayan, konuşmaya da başlayacaktı. Ama o, konuşmak yerine, daha sonra bir şey yapmayı daha uygun gördü. Sobanın yanındaki ahşap masaya tırnaklarıyla kazıyarak şöyle yazdı: ‘’ Hiçbir hayat, geride bırakılmış ve artık var olmayacak denli yok oluşa yakın bir hayat, geri dönmeye can atılıp da bir önce kaçmak için de çaba gösterilen bir güzel ömür kadar değerli olamaz.’’ Bunu neden yaptığını hiç bilemedim ama ben, diğerlerine ve ona -

‘’…Hiçbir şey yapmak istemiyorum.’’ dedim. ‘’… Sonsuza dek yaşasam aynı şeyi diler, aynı şeyi isterdim. Hiçbir şey yapmamak… Yuva bellediğim bir evde, ben istemedikçe hiçbir şey yapmadığım bir hayat… İnsan bir defa ölüp de, eylemsizlikle sonsuzluğun huzurundaki tadı duyumsayıp hissettiğinde, eylemsizlikle, uyku içinde geçen bir hayattan başka bir yaşam biçimi ona doğru gelmiyor.

Bazı zamanlar da bir rüyadan uyanır gibi uyanmak ve gerçeğe uzanmak ne güzel ki, bu kâbus değil, cennettir. Ben uyandım, sobadan patates çıkaran yaşlı adam, bana bir zamanlar çok tanıdık ve alışıldık olan ama hiç değilse o an için tuhaf gelen bir şey yaptı. Ve dilini dışarı çıkarıp önce burnuna doğru uzatarak, burnunun ucuna, sonra, aşağı doğru uzatarak çenesine dokundu. Benim uyanışım da bu görüntüden sonra devam etti. Önce uykunun sona ererek, kenara çekilişine şahit oldum. Sonra, gözlerimi açtım ve kendimi çocukluk halim ve bir çocukluk arkadaşımla birlikte bir harabede buldum. Uzakta bir tavuk vardı. Bize bakıyordu. Ve bulunduğumuz yerin ahşap kapısı açıktı. Kapının bir yüzünde, kırmızı bir boya ile birkaç farklı dilde Tanrı’nın adı yazılmıştı. Biz yazmıştık. Yanımdaki çocuğunun adının Yunus olduğunu anımsadım. Onu onca yıldır nasıl da unutmuşum. Çocukluktaki en yakın arkadaşım. Burnuna ve çenesine dili ile dokunabilen, benim hep yağmurlu günlerde buluştuğum, zamanın ve her şeyin başlangıç ve özü olan arkadaşım. İkimiz de kaybolduk. Ama ben hiç değilse biliyorum ki, kim kimi bulursa diğerini de bulmuş olacak. Ben kaybettiğim hiçbir şey ve hiç kimseyi bulamam

Bülent Uçar

 

 

 





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri