Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” ORADA YÜNDEN DE SICAK O SÖZCÜKLER ”

Bülent Uçar 01 Şubat 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” ORADA YÜNDEN DE SICAK O SÖZCÜKLER ”

____________

Bir ara, aslında çok uzun zaman önce, içimdeki kapkara bir duygudan dolayı,  tanıdığım ben değil de başka biri olduğum günlerde, hiç uyuyamıyordum. Uyuyamıyordum dememeliyim de uyuyup uyanıyor, sonra, açık bıraktığım televizyonun gürültüsüne rağmen yerimden kalkıp onu kapatmıyordum. Bir uyku sorunum olduğunu sanıyordum, demek daha doğru.

Oysa sonradan öğrendiğime göre tek sorun, sesini neredeyse son seviyeye getirdiğim televizyonun gece boyu açık olmasıymış. Uyumadan önce kapatmaya başlayınca, bebekler gibi uyudum. Ama sabah uyanır uyanmaz da açtım onu. Çünkü öyle inanmıştım ki, televizyonun oluşturduğu aksiyon içinde hiçbir canavar ya da geçmiş zamanın kül ve küfünden oluşan hayaletlerin beni korkutamayacağına. Uyuyana dek açık tutuyor, uyanınca yeniden açıyordum. Keşke geceleri de açık kalabilseydi. Belki böylelikle hiç kâbus görmezdim. Ama uyumam da gerekiyordu. Bu benim kişisel ve en trajik seçimimdi. Ya canavarlar ya uyku… Seçimim uykudan yana oldu – Uyuyana dek bir spor kanalını izliyordum. Sabah olup da uyanınca televizyonu açtığımda, karşımda yine aynı kanal beliriyordu. Spor kanalı dediysem, yani aslında bir futbol kanalı…

O sabah da aynı şey oldu. Uyanır uyanmaz televizyonu açtım ve adamın tekinin konuştuğunu duydum. Eski bir İngiliz futbolcu… Futbol Efsaneleri adlı programın konuğu… İlgimi çekince gözlerimi açıp ovalayarak doğruldum. Adam şöyle diyordu: ‘’Futbol oynadığım yıllarda çok içiyordum. Şimdi de içiyorum ve alkol benim hayatımın özü oldu. Onsuz hiçbir şeyin anlamı yoktu. Maçlardan önce de içiyordum. Sonra da… Bir süre sonra iş kontrolden çıktı. Artık bir alkolik olmuştum. Zevkli ama kötü günler geçiriyordum. Sonra, bir şey oldu. O sezonun sonunda Avrupa Şampiyonası olduğunu anımsadım ve bunu o yaz mevsimi gelene, turnuva başlayana ve bitene dek unutmadım. Hayatım bir anda bir amaca bağlanmış, alkolden daha büyük olmasa da onun kadar değerli bir anlam ve öz kazanmıştı. ’96 senesiydi ve ben turnuva boyunca çok mutluydum. O ara hiç içmedim. Ama turnuva bitince içmeye yine başladım.’’

Adam bunları söyledi, sustu. Eski günlerinden birkaç sahne geldi ekrana. Attığı goller, paslar filan… Sonra, kanal değiştirdim. Bir müzik kanalı açtım. VH1 – Soundtrack saati ve televizyondan gelen ses Clint Mansell’in The Fountain için bestelediği bir müziğin sesi ‘’Together We Will live forever – Dişlerimi fırçalayıp, yüzümü buz gibi soğuk suyla yıkayana dek duydum o sesi. Sonra, en güzel değil de en temiz kıyafetlerimi giyerek dışarı çıktım.

Yaklaşık 15 saat önce, akşam vakti, sokaklar boyunca, odamın bulunduğu binaya doğru yürürken ortalık sessiz ve olağan is kokusuna sahipti. Ama şimdi kulaklarımda Mansell’in bestesi eşliğinde yürürken, ortalık bembeyaz ve rüzgâr uğultusu her yanı sararken; sokaklar, ayak bileklerime dek kara bürünmüştü. Bir gecede ne olmuşsa olmuş, yoğun bir kar yağışı yaşanmıştı. Kanıtı da hemen oradaydı. Sokaklarda…

Gece vakti olup bitenler rüyada değil de ortalık yerde gerçekleştiğinde, ardı sıra bir sürü kanıt bırakıyordu. Rüyalarda hiç öyle olmuyor. Ama benim bir sırrım var: İki yaz önce, rüyamda gördüğüm bir okaliptus ağacını, uyandıktan saatler sonra, toz toprak bir yolun kıyısında görmüştüm. Sonra da ağacın yanına dek sokularak, tıpkı rüyamda yaptığım gibi ona soru sormuştum: ‘’Kaç sene oldu bilmiyorum ama bir çocuk ve onun da bir annesi vardı.             Senin yanına kadar el ele tutuşarak yürümüş, dallarından birine kalın bir halat atarak sıkıca bağlamışlardı. Çocuk da salınmıştı o salıncakta. Bu salıncak, çocuk ve annesi gerçek miydi? Yoksa hepsi bir rüya mıydı?

Ben konuştum ama ağaç sessiz kalmıştı. Anlamıştım ki insan hariç, geriye kalan tüm varlıklar tanrının sessizliğine sahip… Konuşmaya hevesli olan bir tek bizleriz. Sanki hakikat onun değil de bizim ellerimizdeymiş gibi. Oysa sussak yeriydi yani. Ödülü de pek büyük olabilirdi.

Dün akşamüstü karşılaştığım ve üzerinde tek bir canlılık belirtisi bile olmayan bozkıra doğru yürümeyi sürdürdüm. Aklımda hâlâ rüyadaki, özellikle mutlu gerçeğin yanı başımızdaki gerçeğe sızamıyor oluşunun haksızlığı vardı.

Oysa ben gece boyu görülen bir rüyanın uzantısındaki bir gerçeklikte yaşamaya hazırdım. Hem de senelerdir hazırdım. Çünkü zaten geride kalan ve bir daha yaşanamayacak tüm geçmiş zaman da böyle değil miydi? Yaşanan yaşanmış, sıra dışı bir durum yoksa ve ortada tanrı için de fazlalık ve kabul edilmez bir gerçeklik kütlesi bulunmuyorsa, olup biten her ne varsa orada kalmış ve şimdiki zamanı etkilemeyen şeylere dönüşmüş olmuyorlar mı? Tıpkı rüyada yaşananlar gibi. Var oldular ama buraya, şimdiki zamana sızamıyorlar, gelecek zaman için de pek umutları yok.

Aklımda bu düşüncelerde karla kaplı sokaklarda, bata çıka yürüyordum. O bozkır arazinin kıyısına sokulduğumda, o bölgenin kar tutmadığını, buz gibi havanın altında, neredeyse taş kesilmiş çorak toprak, var oluşa ait ve sürekli yinelenen bir yara gibi iyileşmenin olanaksızlığını duyuruyordu. Hissederek duyumsadığım şey buydu. Sonra, ben ona baktım, o bana… Sanki biraz daha bakışsak, içime doğru yol açacak, bundan böyle sadece bana ait bir ölümcül hastalık olacaktı. Bunu fark edince, gözlerimi kaçırdım. Ve aklıma ilk defa geldi o soru: ‘’Benim bu kasabada ne işim var. Burada doğmadım. Buralarda bana gereksinim duyan, beni seven hiç kimse de yok. Ben, o halde neden buradayım. Üstelik yapayalnızım.’’

Bu son cümle aklımdan geçerken, bir anda aydınlanmış gibi hissettirerek, bir gerçeği apaçık görmeme neden oldu. Yalnızdım ve bundan dolayı çok mutsuzdum. Ama bunu bunca zamandır nasıl olmuştu da kendimden saklayarak, bu yalnızlık hiç yokmuş gibi yaşamayı başarmıştım ki? Bundan kaçmış olsam varlığını bilebilirdim. Kaçmak istemesem, yine bilirdim. Başka bir şey olmuş olmalı. O şey, her ne ise beni yalnız olduğum gerçeğinden uzak tutmuştu. Ama şimdi biliyordum ve artık mümkün değil unutup kaçamazdım bundan.

Bu nedenle de bir çözüm yolu bulmalıydım. Eski sevgililerimi arayabilirdim. İlk ikisi küfür edip üçüncüsünün yeni sevgilisine ait, racon kesen ama yine de kadınsı çıkan sesi telefonu açınca, – hayırdır kardeş dedi – Nezaket yoksunu bir adamdı. Ben de bu eski sevgilileri arama fikrinin iyi olmadığını anlayarak ikinci plana geçtim. Beni çoktan unutmuş olabileceğine emin olduğum kişileri aradım. Onlar da telefonlarını açmadılar. Sonra, bir telefon açıldı. Sesi duydum. O an, belki de öldürüldüğüm bir kâbustan tanıdığım yaşlı kadının teki bana, beni çok kötü hissettirerek, yaşamın çok berbat ve kötücül bir güç olduğunu duyuran bazı şeyler söyledi. Neden bilmiyorum, o kadın konuşurken, yanında kendisi kadar yaşlı ve şişman bir adamın dilini periyodik aralıklarla dışarı çıkararak para saydığını hayal ettim. Adam onun kocasıymış meğer. İnsanın birçok şeyi bilip emin olamıyor olmasına rağmen hayatının en kötü anının kesinliğinden şüphe duymaması ne tuhaf. O an, hayatımın en kötü anlarından biri değildi. En kötüsüydü.

Ve insanın cebinde dolu bir tabancayla dolaşmamasının çok değerli bir gerçek olduğunu da o an fark ettim. Yoksa tabancadaki mermilerden birinin kafamı darmadağın etmesi, üstelik bu merminin benim tetik parmağımın hareketi sonucu beni bulması hiç de zor olmazdı. Telefonu kapattım. Kadını unuttum. Cadaloz karı. Seni ve beni orada öldürdüğün sanısını düşünerek hâlâ yaşıyor olmaktaki güzelliğe eklenmiş yüceliği görmezden geleceğimi düşünmüyorsun herhalde. Sonra, unutma, bir cennet olmasa da cehennem var ve oraya giderken yolu bana soracaksın. Ben de bütün adres anlatma beceriksizliğime karşın, o an en hünerli halimi kuşanarak sana yolu asla kaybolmadan bulabilmen için doğruca anlatacağım.

Telefonu cebime koyarak bozkır araziye doğru attım ilk adımımı. Çünkü bu arazi sanki dünyaya ait değildi. Ve ben, orada ne yaparsam, ne söylersem söyleyeyim, onlar bu tarafa sızamayacak, sanki hiç yaşanmamış olacaklardı.

Birkaç dakika boyunca soğuktan neredeyse donarak yürüdüm. Yürüdükçe açılır, ısınır insan ama ben daha da katılaşıyor, daha da üşüyordum. Cebimdeki telefonu güçlükle çıkardım. Daha önce hiç aramadığım, bu nedenle telefon numarasını kaydetmediğim bir kızı, ezberimdeki numarasından aradım. Her tuşa tek tek basmam gerekmişti. Çok zordu ama yaptım. Karşı tarafın telefonuna ulaşan sinyallerin ritmik uyarısını duyuyordum. Birkaç defa daha çalınca, telefonu açtı. Selam verdi. Karşılık verdim. Kendimi tanıttım. Biliyorum sensin, numaran kayıtlı dedi. Telefondaki sesle, yürümeye devam ederek konuştum. Birkaç dakika sonra, konu hiç de o yönde değilken ve o yöne asla meyletmeyecekken, ona ‘’Seni seviyorum’’ dedim.

‘’Anlamadım’’ dedi. ‘’Boş ver, saçmalık zaten’’ dedim. ‘’Hayır, anlat’’ dedi. ‘’Çok yalnızım, belki ondan, içimde sürekli çoğalan bir sevgi var. Birine seni seviyorum dersem, yük azalır, diye düşündüm.’’ diye karşılık vererek telefonu kapattım.

Bülent Uçar

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri