Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” ÖYLE KALSIN, BOZUK ve ESKİ – ”

Bülent Uçar 22 Haziran 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” ÖYLE KALSIN, BOZUK ve ESKİ – ”

____________

‘’Yok oluşla ilgili en büyük okus pokus numarası, tadilat dolayısıyla kapalıyız, klişesinde gizli gibi geliyor bana. Artık her şey bitti, diyemediği için kişinin başvurduğu ucuz ve sinsi bir yol…

Bunun ilişkilerdeki karşılığı, bir süre ara verelim, biraz uzaklaşmalıyım, biraz zamana ihtiyacım var, şeklindedir. Bir daha var olmamak üzere bitecek olan şeylerin acılı hüznünü kamufle etmenin bir yolu bu ya da görünmez kılarak gizlemenin… Ve merak ediyorum, kişisel var oluşumuzun, dünyanın ve nihayetinde evrenin sonsuzca yok oluşuna alışarak hazır olmamız için ne tür bir aldatmaca kullanılacak. Tanrı’nın kafasındaki düşünce ne?

Ben kendimle ilgili olanı biliyorum, küçük ya da orta ölçekli hastalık veya kederlerde geçti geçecek, az kaldı filan diyerek oyalanacağım Ölüm geldiğinde hazırlıksız olmayacak, ağır bir şaşkınlık duymayacağım, belki hiçbir şey hissetmeyeceğim.

Adını uzun süre istemsizce aklımda tuttuğum, şimdiyse hiç anımsamadığım, bir ara tadilat dolayısıyla kapanıp bir daha da hiç açılmayan o birahanede biraz sonra kusacağım birayı küçük yudumlarla içiyordum. Aklımda, neden öyle hissedip, o düşünceye neden kapıldığımı bilmeden, eğer biyografim yazılsa ya da hayatım bir film olsa, hiç kuşku duymadan emin olacağım şeyin, bu kitap ya da filmin adı olabileceğini düşünüyordum. ‘’Suçlu’’ isim bu, apaçık ve kuşkuya zerre yer bırakmaksızın…

İşlediğim suç ya da suçların ne olduğunu bilmiyordum ama affedilmem gerektiğini bir şekilde biliyordum. Bunun hakkında düşünmeye kalktığım anda aklıma sadece, benden bağımsız bir hakikatin olduğu ve bu hakikatin bir sesi, varlığı, kendine ait sözcükleri olduğu fikri geliyordu. Ve ben, yaşayıp konuştukça, düşünüp dile getirdikçe, ona ihanet ediyor, onun ışığı karşısında, bir karartı olarak, bir hataymışım gibi belirdiğimi hissediyordum. Bazen de hiçbir şey düşünemiyor, hissedemiyor, ne olduğunu bilemediğim suç ya da günahıma bir açıklık kazandırmak için bir günah oyunu oynayarak, yapay bir günah oluşturuyor, o günahın kefaretini ödeyerek, muhatabıyla ödeşip helâlleşerek kendimi arındırmaya çalışıyordum. Ama sanırım bu benim hastalığımın ilk belirtileri, insanlığın aşina olduğu ilk günahın kişisel varlığıma bulaşmış ilk tezahürleriydi.

Tanrı’nın doğruluğuyla kim yarışabilir, o doğruluk karşısında kim yanlış ve masum görünebilir ki?

Yanlış bir ölçü bulmuş, kendimi onunla ölçüp duruyordum. Bu nedenle de hayatım boyunca doğru sonuca ulaşamayacağımı biliyordum.

O günlerde hiç ölmeyeceğimi bilmek ya da bu bilginin hastalıklı sanısı, cesaretimin hilesiydi. Aslında cesur filan değildim. Buna hiç ihtiyaç da duymadım. Bunun yerine pervasızlığı ve gelecek zamanın hiç gelmeyeceğini düşünüyor, cesaret yoksunluğumu bu şekilde karşılıyordum. Bunun korkaklıkla bir ilgisi yok, olsa da bunu kabul edebilirim. Yani şimdi, çünkü ne önemi var ki?

Kendimi büyük bir sihirbaz gibi görüyordum, tuhaf karışımlardan orijinal varlıklar, duygular tasarlıyor, bunlara gerçeklik kazandırıyordum. Ölüm korkusundan utanç duygusu elde ediyor, sahip olmanın acıtıcı, kırık bulantısından, bir parça korku ekleyerek sonsuzluk yaratıyordum.  Değersiz, nefesi kesilmiş sözcükler ve cümleleri, an ya da hayatları onarıyor, yukarı taşıyor, hikâyeler uyduruyordum. Bir defasında, mutluluk yanılgısını, karanlığın mutlaklığıyla birleştirerek, huzurun güvenli serinliğini tasarlamıştım.

Ben, bunları düşünürken, ikinci birayı da içmiş, Seyfi’nin gelmesini beklediğimi unutarak, geciktiğinin farkına varamamıştım.

Seyfi’nin babası, çocuklarına, uyumlu olsun diye, Seyfi, Seyfettin, Seyfiye, Nuri, Nurettin, Nuriye isimlerini koymuş, bunlara uyum sağlayacak başka bir isim bulamayınca da, bu kadar çocuk yeter diyerek, artık çocuk yapmamaya karar vermişti. Sanırım, Hayri, Hayrettin, Hayriye üçlüsünden haberi yoktu.

Seyfi, çocukken, tuz dükkânının önünde, patronun küçük ve çelimsiz görünen oğluna bilek güreşinde kaybedince, kendini ‘’ Ben senin gibi etle butla beslenmiyorum.’’ diyerek savunmuştu. Etle butla beslenen çocuk bendim. Seyfi de Rocky 4’ün Soundtrack’inde yer alan, o günlerde de pek sevilen Survivor adlı grubun In The Burning Heart ve There No Easy Way Out adlı şarkılarını ezberlemişti. Onun meziyeti de buydu. Kimsenin kimseden altta kalır yanı yoktu.

Seyfi, iki saatlik gecikmeyle geldi. Yolda bir kavgaya karışmış. Ağzı burnu kan içindeydi. Ne olduğunu sormadım, merak etmediğimden değil, akla gelmesi gereken, hatta refleks olarak sorulacak soru bu olduğundan dolayı kaçtım, sessiz kaldım. Ben beşinci biramı içip başım dönmeye başlamışken, o hem yolda olanları anlattı, hem de yol boyu kafasını karıştıran düşüncelerini:

‘’Evden çıktığımda, yanına gelmek için uzun bir vaktim vardı. Saat 5’te buluşacaktık. Ben saat 3 gibi çıkmıştım sokağa. Cadde boyu yürüdüm. Bir cenaze arabası geçti önümden, o an aklıma geldi. Ölümün ölüm olduğu kim bilir nasıl anlaşıldı?

Ölümün kişiyi, bir daha nefes almamaya, hareket etmemeye, gözlerini açıp etrafı süzmemeye doğru savuracağı düşüncesine, sonra, onun toprakta çukur açılıp içine konulması, üzerinin kapatılması gerekliğine insanlık nasıl kanaat getirdi. Bu durum, ilk nasıl anlaşıldı?

Ölenin bir daha asla uyanmayacağı, ortalıkta bir daha asla olmayacağı anlaşılarak, onun ardından acı çekmek, ağıt yakmak ilk kimin, kimlerin aklına geldi? İnsanlık, cenaze törenlerini, ölüye karşı hürmet gerekliliğini nasıl edindi? Bu işler nasıl oldu da bugün bu seviyeye geldi? Bunları düşünüp dururken, şu kızı gördüm. Okulda, önceki hafta Selim’i ağlatan kızı…

Selim, sadece selam vermek, belki ayaküstü birkaç dakika konuşmak istemişti ama o basmıştı cingarı. Çocuk ne olduğunu anlayamamıştı. Utançtan ne edeceğini bilememiş, kaçıp gitmişti. Onu olaydan bir saat sonra kapısı açık unutulmuş büyük bir amfide gördüm, akşamın karanlığında hıçkırık sesleri duyunca karanlığa doğru yürüdüm. Kimseyi göremeyince, yanlış duymuş olabileceğimi düşünerek geri dönüyordum ki, sadece Selim’den çıkabilecek o zarif sesi duydum: ‘’Seyfi, sen misin?’’ diye sordu. Cevap olarak ona doğru yürüdüm. Acınacak haldeydi. Onu o halde görünce öyle çok üzüldüm ki, oradan bir an önce kaçıp gitmek istedim. Bunu yaptım. Ama Selim’in yüzü hiç aklımdan çıkmadı. Onu o ağlamaklı hale getiren kızdan da midem bulanmıştı. Sanki kişisel bir meseleymiş gibi intikam almak istiyordum.  Buraya sana doğru gelirken ve aklımda ölümle ilgili o düşünceler varken, bu kızla karşılaştım. Yanında da sevgilisi vardı. İşi kızla çözemezdim. Sevgilisini kolundan tutarak, kenara çektim. İki yumrukta yere serdim. Tekmelemeye başladım. Vurdukça rahatladım. Yumruklayıp tekmeledikçe Selim’in zihnime kazınmış ağlayan yüzü sanki gülümsemeye başladı. Böyle hissedince son kötü hatıra kırıntılarını da silmek için çocuğu ayağa kaldırıp duvara çarptım, o da hazır ayağa kalkmışken birkaç yumruk attı bana, yere düştüm. Etle butla beslenmiyorum ki, zayıfım işte. Yere düştüğümü gören kız, yanıma kadar bir sırtlan gibi hızla koştu, sivri uçlu topuğu, çantası ve öğle vakti yağan yağmur için yanına alığı şemsiyesiyle orama burama, nereme geldiğine aldırmadan vurdu. Çok vurdu. İşte sonuç bu…’’

Bülent Uçar

 





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri