Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SAHİPSİZ ŞEYLER İÇİN KORUYUCU BİLİNÇ ”

Bülent Uçar 13 Aralık 2015 ÖYKÜ 1 Yorum
Bülent Uçar ” SAHİPSİZ ŞEYLER İÇİN KORUYUCU BİLİNÇ ”

______________

İlk ne zaman düşündüğümü, aklıma ne zaman geldiğini bildiğimi söyleyemem. Ama bu düşünceye kaynaklık eden ve benim bir çırpıda anlatabileceğim çok anı var.

Bir defasında otoyola yakın bir tren yolunu izleyerek ilerleyen eski stil klasik buharlı tren benzeri bir trenin makinistine ve birkaç vagon sonrasında cama yaslı halde oturmuş bize doğru baktığını düşündüğüm birine doğru el sallamıştım. Görüp görmediklerini bilmiyorum. Ama bir daha görmeyeceğim ve o an için sadece kısacık bir an için görüp uzaklaştığım bu insanların varlıklarındaki bilince sızmak istemiştim.

Durup dururken, bir görüntü olmak istemiştim. Beni hiç tanımayan, bir daha görmeyeceğim ve birkaç saniye sonra akıllarının hiçbir yerinde bulunmayacağım o insanların bilinç akışlarını sabote etmek, oraya bir hırsız gibi girip çıkmak, kapıp kaçmak istemiştim. 12 yaşındaydım ve çabucak büyüyerek özgür olmaya, istediğim zaman, istediğim uzaklıkta bulunarak, dilediğim her filmi sinemalara giderek izlemeye can atıyordum. Çünkü bir yetişkinin başka ne işi olabilirdi ki?

Albert Camus’ye göre, önemli tek felsefi soru: Hayatın yaşanmaya değer olup olmadığı, insanın intihar hakkını kullanıp kullanmama gerekliliğine dair soruydu. Bana göreyse, bir yetişkinin istediği zaman sinemaya gitme olanağı varken bunu olasılığı neden gerçek kılmadığı sorusu…

Sonra, epey zaman geçti. Çocukluk sona ermişti. 21. yaş. Kendimi çok hor kullandığımın farkındaydım. Kendim için çok zor bir yabancı haline gelmiştim. Kendimi öldürsem, bu bile şahsıma yaptıklarımın yanında hiç kalırdı. Çünkü bilinçli ve planlı şekilde işkence eder gibi yaşıyordum kendimle.

Bir ara mola verdim. Oluruna bırakarak unuttum. Önemi yoktu. Neyse ne diyordum kendime. Bırak kendi halinde var olsun. Ama uzun sürmedi

Bir akşam vakti evde yalnızdım. Dışarıda yağmur vardı. Açık televizyondan yansıyan ışık dışında zifiri karanlığa gömülmüş salonda, koltuğun üzerinde uyukluyordum. Önceki gün oynanıp sonuçlanmış futbol maçlarının özet görüntüleri yayınlanıyordu. Bir ses duydum uyandım. Ya da tersi oldu. ‘’… Puanını 37’e çıkardı ve düşme hattından biraz daha uzaklaştı’’ Duyduğum ses bunları söyledi. Gözlerim birden odaklandı ve uzun uzun baktı. Sanki benden bağımsız hareket ediyor, ne isterse onu görmek istiyordu. Salonun uzak köşesindeki koltuğa ve koltuğun halıyla arasında kalan birkaç santimetrelik karanlık boşluğa bakıyordu. ‘’Bu karanlık, diye düşündüm. Kimsenin farkına varmadığı, kendi kendine var olan bir hiç varlık. Aklımdan bunlar geçerken, mekanik bir varlıkmışım gibi ayağa kalktım. Koltukla halı arasında kalan karanlık boşluğa doğru gözlerimi kırpmaksızın bakarak ilerledim. Bir çeşit trans halinde, başım dönerek yürüyordum. Koltuğun önüne geldiğimde durdum ve bayılacak gibi hissederken eğildim. Sol yanağımı halının üstüne koydum. Yün kokusu geldi burnuma.  Cebimdeki kibriti çıkardım ve koltuğun altındaki o şeye – bilinç taşımayan, hiçbir bilinç tarafından algılanmamış karanlığa baktım.

Bir kibrit çöpünü yakarak, sahipsiz karanlığa, hiç kimsenin fark edemeyeceği bir ışık yolladım. Sonra, yokuş aşağı bir süreç başladı. Durduramıyordum. Bir gizli korkum varmış meğer. Ne yapıp edip onu tekrar bela etmişim başıma. Hepsi benden habersiz olmuş, ben yapmışım ama benden uzakta, benim için gerçekleşmiş. Bir tür tümör gibi…

 

Olur olmaz her yerde, durup dururken sorup duruyordum: ‘’Ne yaptım ben böyle kendime?’’ Başkasına yapsam vicdan azabına tahammül edemez, sırf bu nedenle ölür giderdim ama konu kendim olunca bir şekilde altından kalkmışım. Onca senenin sonunda kendimden bir mıknatıs yaratmışım. Şeffaf, zardan bir kuvvet, canıma okumaktan imtina etmeyen, her şeyi çekip duran bir mıknatıs… Önceki hafta Mithat’a da söyledim: ‘’Ne yaptık biz kendimize’’ dedim. Karşı çıkmasını, hiç değilse ne demek istediğimi sorgulamasını bekliyordum ama o, uzun zamandır aynı şeyi düşünüyor, aynı duyguyu hissediyormuşuz gibi uyum sağladı. Başını önüne eğdi: ‘’Bilmiyorum ama yaptık işte’’ dedi. O, başını eğdiği yerden kaldırmadan birkaç saniye önce de nasıl kurtulacağımı buldum ama ona söylemedim. Sonuçta tek kullanımlık, kişisel bir kurtuluş reçetesiydi bu:

Buz gibi ama yağışsız bir günde otoparka gireceğim. Yol üstündeki petrol istasyonuna dek kaloriferi açmadan paltoma sarınarak ilerleyeceğim. Benzin deposunu taşana kadar doldurtacağım. Sonra, şehir dışına çıktığımda, köy yolunu geçerek ilerleyecek, o meydana ulaştığımda, arabanın direksiyonunu sola doğru çevirecek, kaloriferi açıp 800 km sonraki sapağa kadar yol alacağım. Çünkü sapağı geçince yok olacağım. Kanıtlamadan ve buna gerek duymadan biliyorum.

Onu orada bırakarak, aklımda bu düşüncelerle eve kadar yürüdüm. Akşam vaktiydi. Eve girer girmez televizyonu açtım ve o duyguyu ilk o an hissettim. TRT’nin açık öğretim kanalına denk gelmiştim. Takım elbiseli bir adam, muhasebe dersi anlatıyordu. Önce diğer kanala geçtim, sonra, tuhaf bir şey oldu ve o adamı orada, hiç kimsenin olmadığı bir dünyada yalnız ve gözlerden uzak şekilde bırakmak istemedim. Sanki onun var olmak için benim bilincime ve benim onun farkına varmama ihtiyacı var gibiydi. Ben bakmazsam yok olacaktı. Çünkü o, hiç kimsenin olmadığı ve olmayacağı bir dünyada, tüm göz ve bilinçlerden uzakta var oluşa geçemeden henüz canlılık belirtisi gösterse bile diri diri toprağa gömülecekti. Ve ben onun ardından çok üzülecektim. Geri dönüm, koltuğa kuruldum ve gözlerimi tv ekranından ve ondan bir an bile ayırmadan izlemeye başladım. Bir süre sonra aramızda büyük bir anlaşma belirdi. O, evde olduğumun kanıtı olacaktı, ben de onun var olduğunun. Bunu hafta içi her gün yapacaktık, aynı saatlerde… Sonra, önemli her şey için duyduğum yedekleme sorunu başladı. Bu programa benzer şeyler bulmalıydım. Hiç kimsenin dinlemediği radyo programları… Köprü üstündeki işportacıdan hiç kimsenin satın almadığı ve sahip olmak istemediği eşyalar. Köşe başındaki dilenci satıcıyla sohbet, buzdolabının ardında kalan duvardaki rutubet lekesini her akşam sekiz dakika izleme kuralı. Orada hiçbir bilinçle karşılaşmadan gizli saklı – tekinsiz karanlıkta var olan her şeye bilinç olmak istiyordum. Hiç kimsenin ilişki kurmadığı, kurmak istemediği şeylerle yakın olarak, kendime gizli şeylerden kurulu bir ordu yaratmak ve o ordu ile yok olup gitmek istiyordum. Çünkü ben onlara, onlar bana şahit olacaklardı. Ve bir gün çekip gidersem, ardımdan konuşmayacak, tüm sırlarımı saklayacaklardı. Ben de iz bırakmadan yok olup gidecektim

Ertesi gün Mithat’la buluşmadım, sabahın köründe telefon çaldı, beş dakika sonra da kapı zili. Mithat, soğuktan buz tutmuş ellerinde soğuk ekmek ve bir büyük kese kâğıdı dolusu sabahları yenilen şeylerle eve girdi. Öyle üşümüştü ki, en az iki metre menzilli bir buz parçası gibi etrafını çevirerek menzile giren mekânı da üşütüyordu. Soğuk ekmeği, tavada balık pişirir gibi ısıttı. Ekmekle birlikte kendisi de kısa sürede ısınmış, yüzü doğal rengine ulaşmıştı.

‘’Dışarısı çok soğuk’’ dedi.

‘’Belli oluyor’’ dedim.

‘’Farz edelim Ercan öldü’’ dedi.

‘’Tamam, sorun değil ama onun ölüsü ne işe yarayacak ki?’’

‘’Ölüsü hiçbir işe yaramaz ama o öldükten sonra, kafalarımızın içinde onunla ilgili bölge boşalır. Göz kamaştıran bir hiçlik çıkar ortaya. Göz kamaştıran, kusursuz ve içine girip ısınabileceğimiz bir hiçlik. Bu boşluktan faydalanabiliriz’’

‘’Biraz daha zorlarsan ikna edici olabilir ama sence de hâlâ bir sorun var gibi görünmüyor mu?’’

‘’Ne gibi?’’

‘’Bilmem, belki de birinin ölümünü var saymanın ölmesine yetmemesi gibi’’

‘’Böyle bir sorun yok. Ercan’ı epeydir görmüyoruz. Üç yıl oldu mu?’’

‘’İki yıl’’

‘’Bu süreçte hep yaşadığını düşündük, ölmüş olabileceği aklımıza bile gelmedi – bunun bir varsayım olduğun farkındasındır. Bu varsayım yüzünden emin olduk yaşadığından.’’

‘’Haklısın, ölmüş olsaydı, bunu kendisinin kanıtlaması gerekirdi. Ölü biri olarak öldüğünü kanıtlayamayacağına göre de yaşıyor olmalıydı.’’

‘’Anlamaya başlıyorsun ama bunu uzatmayalım – bir an önce yapalım’’

‘’Şimdi öldüğünü varsayacağız. Bir gün çıkıp gelerek ben ölmedim diyene dek de ölü kalacak. Ölümünün gücüyle beliren hiçliği de bir eşya gibi kullanacağız. Anlıyorum. Benim için sorun yok, bu işi başaramasak bile, benim kusursuz bir yok’luk, pahalıya patlayan göz kamaştırıcı bir hiçliğim var. Endamı olan bir boşluk… Ben oraya sığabilirim. Üstelik sıcak olduğuna da eminim’’ dediğimde, Mithat’ın gözleri parladı:

‘’Böyle şeyleri benden neden saklıyorsun? Neden en son duyan hep ben oluyorum?’’

‘’Sadece iki kişi var zaten – biri ben, diğeri sen. İlk benim duymam, sonuncunun sen olmasından başka seçenek yok’’dediğimde, ellerini ovuşturarak, bir tilki gibi sordu:

‘’Anlatsana, nasıl bir şey bu endamı olan boşluk?’’

‘’İki gün önce Nihal’le buluştuk. En sevdiği yerdeydik. Garson masaya kahve ve kek getirdi. Ben hızla yedim. O, henüz başlamamıştı bile. Ellerimi ve dudaklarımı peçeteyle sildikten sonra, gözlerinin içine baktım. ‘Ne oldu, neden öyle bakıyorsun’ dedi. Hiç, dedim. Ve hiç boşluk bırakmadan devam ettim. …Hiç yani – nasıl desem, şimdi bu masada, başlarımızı öne eğerek alınlarımızı masanın vernikli ahşap yüzeyinin üzerindeki ellerimizin üzerine yaslasak, gözlerimizi kapasak, sen de, ben de, etrafımızdaki dünya da birden yok olsak – Ne dersin, dedim. Kahvesini içmeye başlamıştı. Sıcak kahve boğazında kalacaktı neredeyse. Ağzındakileri dışarı püskürttü. Sonra, hiçbir şey olmamış gibi yiyip içmeye devam etti. Ben o sırada başımı eğmiş, masanın üzerindeki ellerimin üzerine koymuştum. Gözlerim de kapalıydı. O şekilde ne kadar zaman geçirdiğimi bilmiyorum. Başımı kaldırıp baktığımda, masadaki boş fincan ve tabaklar yoktu. Önce onların yokluklarını gördüm. Sonra Nihal’in yokluğu çarptı gözüme. Kaybolmuştu. İşini iyi yapan usta bir sihirbaz gibi görünmez olmuştu.’’

Bülent Uçar

 

 





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

  • Suly

    “Bana göreyse, bir yetişkinin istediği zaman sinemaya gitme olanağı varken bunu olasılığı neden gerçek kılmadığı sorusu… ”

    günümüz şartları altında 18 yaşında ve üstündeki her birey reşit yani yetişkin bir birey sayılmakta. neden gerçek kılmadığı sorusunun cevabına gelirsek: ya parası, ya zamanı, ya da enerjisi yoktur. özetle “sinemaya gitmek için” bir sebebe, daha uçuk haliyle bir “bahaneye” sahip değildir.

    “Gözlerim birden odaklandı ve uzun uzun baktı. Sanki benden bağımsız hareket ediyor, ne isterse onu görmek istiyordu. Salonun uzak köşesindeki koltuğa ve koltuğun halıyla arasında kalan birkaç santimetrelik karanlık boşluğa bakıyordu. ‘’Bu karanlık, diye düşündüm. Kimsenin farkına varmadığı, kendi kendine var olan bir hiç varlık. Aklımdan bunlar geçerken, mekanik bir varlıkmışım gibi ayağa kalktım. Koltukla halı arasında kalan karanlık boşluğa doğru gözlerimi kırpmaksızın bakarak ilerledim. Bir çeşit trans halinde, başım dönerek yürüyordum. ”

    marijuana gerçekten güzel bişey…

    “Cebimdeki kibriti çıkardım ve koltuğun altındaki o şeye – bilinç taşımayan, hiçbir bilinç tarafından algılanmamış karanlığa baktım. Bir kibrit çöpünü yakarak, sahipsiz karanlığa, hiç kimsenin fark edemeyeceği bir ışık yolladım.”

    karanlık bilinç taşıyabilir, karanlıkta “ne olduğunu” 5 duyu organımızla hissedemiyor oluşumuz sanki karanlığın karanlıklar içinde kararmış bir bilinci olduğunu sezdirmez mi bize? (bu sözüme bir insandaki “duygular” gözüyle bakarsanız ne demek istediğimi veya demeye çalıştığımı 3 aşağı 5 yukarı anlarsınız.) hiçbir bilinç tarafından algılanmayan birşey olsaydı eğer: 1) evrendeki karadelikler neden var olurdu? daha keşfedilmeden öncesinde bile bir bilinç tarafından algılandı, algılandığı için üstüne gidilip keşfedildi. 2) siz neden / nasıl / niçin / ne ile (kibrit ile olmadığı kesin) algıladınız? sahibinin “ışık olmadan belirsiz” olduğunu farkedemediğiniz o karanlığa sahip çıkmış olmanız gerek, ancak herkesin karanlığı farketmesini sağlayan, karanlığın asıl sahibi olan ışığa adadınız karanlığınızı farkında olmadan, o ışığa verdiniz, sahibini o yaptınız. gizli korkularınızın nedeni de bu, sahipsiz sanılan şeylerin aslında sahibi olduğunu farkediyor oluşunuz, KENDİNİZİN BİLE (bence)

    “Sanki onun var olmak için benim bilincime ve benim onun farkına varmama ihtiyacı var gibiydi. “”Ben bakmazsam yok olacaktı. “”"

    pek yok olmazdı. insan var olduğu sürece varoluşa öyle veya böyle geçer. tek kalsa bile yok olmuyor. şizofrenisi var paronayağı var AYNA var hiç olmadı. her insan için “birşeyler veya birilerinin onun farkına varması isteği” ortaktır, ancak evrende (misal) milyonlarca ömür geçirmiş ve hala yaşayabilen tek insanın bile yok olması gibi bir seçenek ölse dahi, diri diri gömülse dahi, aklını kaçırsa dahi yoktur. onun tek başına varlığı bile bütün evreni kapsayabilecek beyaz kuğular topluluğu içinde var olduğunu inkar edemediğin tek siyah kuğuyu o temsil edecektir çünkü, bu yüzden yok olamaz.

    “kendime gizli şeylerden kurulu bir ordu yaratmak ve o ordu ile yok olup gitmek istiyordum. Çünkü ben onlara, onlar bana şahit olacaklardı. Ve bir gün çekip gidersem, ardımdan konuşmayacak, tüm sırlarımı saklayacaklardı. Ben de iz bırakmadan yok olup gidecektim”

    gizli şeylerden değil, siz zaten kocaman bir ordu yarattınız, hala da yaratıyorsunuz. lisede öğrenciniz olmaktan hala gurur duyuyorum. bir gün çekip gitseniz bile, arkanızdan konuşsam, konuşsak, konuşsalar bile, bütün sırlarınızı saklasak veya tüm dünyaya yaysak bile, bu öğrenciler sizde kocaman bir iz bırakır, siz de o öğrencilerde tarif edemediğim (sizin tahmin bile edemeyeceğiniz) bir iz bırakırsınız. söyleyin bana, “NEREYE KADAR GİDEBİLECEKTİNİZ YOK OLMA KISMINDA?”

    ‘’Anlatsana, nasıl bir şey bu endamı olan boşluk?’’

    insanı öldürmek, öldüğüne inanmak veya işte “yok olması” diye tabir edilen şey,
    garip… ölerek bir bitkinin var oluşuna sebep oluyorken, o bitki de bir insanın, pardon canlının, var oluşuna sebep oluyorken yokluğu ölümle veya böyle benzeri şeylerle tarif etmek…
    aşk, sevgi, tutku, seks, şehvet, ihtiras, artık insanoğlu o hormonal saçmalığın verdiği gerizekalı duyguya nasıl bir isim takıyorsa…
    nihal kafeden çıkmış gitmiş,
    tabak çanaklar masadan mutfağa gitmiş,
    sizin eller güme gitmiş,
    zamanınız boşa gitmiş,
    kalbiniz de “boşluk” olarak adlandırdığınız aslında sadece bir kibrit ateşi ile bile basitçe görülebilecek, ne kadar “siz” dolu olduğunu anlayamadığınız bir saçmalığın içine gitmiş.
    peki, ben nereye gittim ve bu neden iyi tarif edilmiş ama dengesizce bir duygu karması?
    çünkü boşluğun ne olduğunu sanırım biliyorum. tam 5 ay odamdan dışarı çıkmamış, odamın penceresini açmamış, tek bir insanla bile konuşmamış, yemek bile zor yemiş, 76 kilodan 34 kiloya düşmüştüm. ama yaşadım, burdayım. bu yorumu yapmalı mıyım diye düşünürken “beni tutan ne amına koyim” diye söyleniyorum şimdi.
    tamı tamına 17.000 kilometre yol gittim. karayoluyla. otostopla. şehir şehir. ingiltereden madrid’e ordan da dominik cumhuriyetine havayoluyla gittim uçak her an düşecekmiş gibi…
    gece gündüz demeden, gecenin karanlığını yara yara gittim o “sihirbazlığını” yaptıktan sonra.
    kar kış demeden, evet kış ayıydı, viyenanın soğuğunu bilemezsiniz kışın…
    tam 2 ay sizin tarif ettiğinizden daha beter biçimde bekliyordum bir kerecik telefon etmesini ona bir adım daha yaklaşabilmek için gittiğim her ülkede.
    boşluk neydi dostum biliyor musun
    onun gözlerinin içine baktığımda kalbimde beliren o kibrit ışığının karanlığımı yokettiğinde “ben” namına içimde hiçbirşeyin kalmadığını görmemdi o boşluk.
    2 hafta boyunca amına kodumun dominik cumhuriyetinde, deli gibi aradım bunu onun gözlerinin içinde.
    bir parça kağıtta buldum hepsini, boşluğumu dolduran ufacık bir kağıt parçası olmuştu, onun gözlerinin içinde veya onda bulmamıştım, ve ona “I will let the god decide my fate, I’m leaving this place once and for all” demeden önce bulmuştum bunu.
    ah ne zevkliydi, ah ne güzeldi, aaah, ah kıymetlimissssssss
    tam 17.000 km yol gittiğim o “şey” için zerre pişman değilim.
    bu dünyadaki gerçek boşluğun ne olduğunu bana gösterdi çünkü.
    ve o boşluğu doldurmayı başarabildiğimde, kendimi benimsediğimde -evet sanırım böyle tarif edebilirim- dönüş yolunda uçağa bile otostop çekmiştim. (söyleyeyim, ingiltere heathrow airport EĞER DEĞİŞMEDİYSE 3. terminal 2. kat travel care denen bir yer var asansörle çıktıktan sonra merdivenleri inince sol taraftaki kapı, gidin oraya, havalimanında kaldım hiç param yok yardımcı olun diyin, güzel de bi bahaneniz ve bunu destekleyecek 2-3 çakma kanıtınız olsun, sizi 3-4 gün orada bekletirler, polisler ebenizi beller ve leş gibi kokarsınız ama hiç para vermeden uçağa biner ülkenize dönersiniz ve bunu her 8 yılda bir yapma hakkınız var.) evet zevkliydi.
    ışık tut kalbine saygıdeğer dostum, değerli hocam. eğer sen namına birşey kalmadığını görüyorsan (ki bir kız veya kadın sadece masadan kalkıp gittiğinde en kötü 1 hafta içinde düzelirsin her ne yaşanırsa yaşansın, benim yaşadıklarımı en uçtan en dibe kadar zerresini tahmin bile edemezsiniz) işte boşluk odur. bu boşluğu doldurabilecek TEK şey ise kalem ve kağıttır. aksini ispatlayın, yanan bedenim aydınlatsın taksim meydanını…

Herbalife Ürünleri