Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SALINGER – HOLDEN CAULFIELD ve BİR ÇOCUK SAHİCİLİĞİ ”

Bülent Uçar 02 Şubat 2018 FELSEFE&EDEBİYAT Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” SALINGER – HOLDEN CAULFIELD ve BİR ÇOCUK SAHİCİLİĞİ ”

                                   HOLDEN’ın SAHTEKÂRLARI

 Çocuk çocukken kollarını sallayarak yürürdü 

Derenin ırmak olmasını isterdi
Irmağın da sel
Ve su birikintisinin de deniz olmasını

Çocuk çocukken
Çocuk olduğunu bilmezdi
Bağdaş kurup otururdu
Sonra koşmaya başlardı
Saçının bir tutamı hiç yatmazdı
Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi

Peter Handke

 

Şu bizim Caulfield (Holden) ”…hayatta karşılaşabileceğiniz en felaket yalancıdır herhalde. Rezalet bir şey… Yani bir dergi almak için gazeteciye gidiyorken bile, biri ona rastlayıp nereye gittiğini sorsa, gözünü kırpmadan operaya gittiği söyleyebilir. Felaket bir şey yani… Bir düşünürseniz…” Üstelik o,  bunu gerçeği dile getirmek için, buna yemin ederek bile yapabilir. Doğrusu ne önemi vardır ki gerçek gibi görünenin… Çocuk, kendisini operaya giden kişi olarak duyumsuyor ve o ruh hali içinde takılıyorsa, o an olması gereken gerçek operaya yolculuksa, gazeteciye doğru yol alıyor olması ”gerçeğin” hatasıdır.

Üstelik Holden, hayali ya da kurgusal olanı dile getirdiğinde dahi, gerçeği olmasa da gerçeğin özünü duyurur karşısındakine, diğerleri, yani sahtekârlar ise, gerçeği gözünüzün içine sokmalarına rağmen yalan söyler, sahteliğe, sahtekârlığa ‘adam kandırmaya’ düşerler. Hem gerçek olan da arada hiç edilir. Tanrı aşkına, olacak iş değil.

J.D. Salinger’ın, The Cather İn The Rye (Çavdar Tarlasında Çocuklar- Çev. CoşkunYerli, YKY) adlı eseri, bir ‘Genç Adam, Çocuk’un bakışından, neredeyse fenomenolojik bir sahtekârlık deşifrasyonudur. Kanaatimce, metin boyunca yaklaşık yedi bin yerde geçen sahtekâr-sahtekârlık sözcükleri bile bu tezi öne sürmek için yeterli neden zeminini büyük oranda oluşturuyor.

Caulfield, sessiz karanlıkta acemice söylenen şarkının, söyleyicisinin sesine saklanmış müzik gibi, güven vermese de korkuyu uzak tutar ve bakışları örtüyü çekip alsa da tehlikesiz görünür. Yalnız bilinmelidir ki Caulfield gibilerinin bulundukları ortamlarda, onların gözlerine takıldıysanız, anlamca tutunabilen biri olarak, tiksinilmeden ya da rahatsızlık duyurmayan bir eda içinde var oluşmayı deneyecekseniz, üzgünüm, bu, zor ve boşuna çaba… Hem bilinmelidir ki, Holden’ın övgüsüne, sempatisine mazhar olmak, kayda değer bir varoluş aklaması sayılabilecek denli değer taşır.

İnsan diyorum sormalı kendine, Caulfield ya da Caulfield gibiler, ‘…şahit olsalar beni sever, sevmeseler de en azından sempati duyarlar mıydı?’ diye. Bence çoğunuzu sevmezdiler, Holden’la bir şansınız olabilir ”güçsüz bir belki” düzeyinde. Ancak bir Roquentin var mesela (nedense Holden bana, çoğu zaman, onun karanlık bilinç ve hiçleyici etki dozu azaltılmış versiyonu gibi görünmüştür.) onunla hiç şansınız yok, bırakın sizi sevmesini var oluşunuza haklılık sağlayacak bakışını, sizden ve yapıp etmelerinizden tiksinmesin yeter. Siz iyisi mi buna duacı olun.

 

Holden’ın kilidi çeviren, perdeyi açan bakışından kaçınamazsınız, bir sahtekârsanız ve Holden ortalıktaysa, gizlenmeye çalışmak inanın zor iş. Denemeyin. Bu gizlenme ediminiz sahtekârlık boyutunuzu artırmaya neden olabilir ancak.

 

İşte metindeki o yedi bin sahtekârlık anlatısından bazıları:

 

Holden Caulfiled,

‘’Mezar işleriyle uğraşan ve okula hâlâ bağış yapan Ossenburger adlı eski bir Pencey (Holden’ın atıldığı okul) mezunundan söz ederken ”İsa’yı ahbabımız gibi düşünecekmişiz, bize kendisinin İsa’yla konuştuğunu anlattı. Araba kullanırken bile konuşurmuş. İşte buna bitmiştim. Bu sahtekâr herifin arabasını kullanırken İsa’dan daha fazla ceset dilediğini aklıma getiriyorum.’’

 

Okul yurdundan arkadaşı yakışıklı Stradlater’den söz ederken: ”Kapının kenarında durur ‘Selam’ der. Sanki felaket sıkılmış, felaket yorulmuş gibi söylerdi bu sözü. Sizi görmeye geldiğinizi filan düşünmenizi istemezdi. Sanki yanlışlıkla geldiğini sanmanızı isterdi, Tanrı aşkına.”

 

 

Tarih öğretmeni yaşlı Mr. Spencer’ın ‘Hayat bir oyundur.” deyişindeki klişedeki sahtekârlığa Holden’ın cevabı, ”Oyunmuş kıçımın kenarı, oyun öyle mi? Tüm asların bulunduğu takımdaysan, oyun o zaman, tamam, kabul ederim. Ya öteki takımdaysan, as oyuncu filan yoksa oyunla ilgisi kalır mı bunun? Hiç yani. Yok oyun moyun.”

 

Bir başka yerde yine Holden:

”Elkton Hillls’ten ayrılmamın en büyük nedeni, ortalıkta bir sürü sahtekârın olmasıydı.”

 

Holden, Mr. Spencer’ı kastederek, ‘Kapıyı kapatıp çıkarken bana kesin ‘iyi şanslar’ filan demiştir, umarım dememiştir. Umarım o lanet sözcüğü kullanmamıştır. Ben kimsenin ardından ‘iyi şanslar” diye bağırmam. O ne korkunç sahte bir sözdür bir düşünürseniz.”

 

Başka bir diyalogda da ‘harika’ sözcüğüne takar kafasını. İçeriksiz, yalnızca o an sessizlikle geçiştirilmesin ve sahtekârca bir duygudaşlık yaşansın diye, sanki sessiz kalınırsa günah işlenmiş sayılacakmış gibi, insanların sahtekarca, yalnızca boşluğu doldurmak için kullandıkları bir sözcük. ‘Harika ha…’ Çok önemliydi yani. Bir sözcükten bile tiksinecek denli apaçık bilinç ve sahtelik avcılığı konusundaki lanet yeteneğiyle birlikte bir Sartre karakteri olacak boyutta kanmak bilmeyen ikna olabilme yeteneksizliğiyle donanmış bir bilinç apaçıklığına sahip Caulfield.

 

Peki ya şu bölümde Holden’ın düşüncelerine ne demeli, burada hiç de öyle Roquentin’in küçük kardeşi, ”ruhtaki karanlık ve hiçleyici etki” bağlamında bir ufaklık filan değil, oldukça karanlık ve bulantıyla sarılı:

 

”…Vay canına, herif nasıl da moralimi bozdu! Kötü bir herif olduğunu söylemek istemiyorum; değildi. Ama birinin moralini bozmak için ille de kötü bir herif olmak gerekmez ki; iyi bir herif olup, yine de moral bozucu olabilirsin. Tek yapacağın şey, kenefte adının baş harflerini ararken birilerine bir sürü sahtekârca öğüt vermek; bunu yap, yeter. Ne bileyim belki, öyle soluksuz kalmasaydı o kadar bozulmazdı moralim, merdivenleri çıkarken soluk alamaz olmuştu, sonra o baş harfleri ararken zorlukla soluk alıyordu, burun delikleri tuhaf ve üzüntü verici biçimde açıla açıla…”

 

Var Oluşa Tutunamayan, Büyüye Sığınan Anlam

 

Anlam, okus pokus sonucunda gerçek kılınan bir illüzyondur. Bilinç apaçıklığa erdiğinde ya da bu apaçıklığı zaman zaman deneyimlediğinde sihir işlemez, büyü çalışmaz, illüzyon yoktur artık. Anlam, büyü olmadan var oluşa tutunamaz, daha oraya nesneye, ruha işleyemeden kayıp düşer üzerinde kaybın mutlak olduğu uçsuz bucaksızlık sanısı uyandıran ancak sonu olan bu topraklara… Bu yüzden büyücülere ihtiyaç duyuluyor, katlanılmaz gerçekliğin içinden alkışa değer olanı, hayret ve hayranlık duygularını coşturarak, Tanrı’nın sanki yaratma anındaki görkemine şahit olmuşluk hissine benzer hisleri duyarak katı gerçekliğe katlanabilmek, yeterli gücü bir süreliğine de olsa edinebilmek için. Öyleyse insan, herhangi bir insan ya da Holden neyi yaşamaya ve anlama kandırıcı bulur. Sanırım ya da Holden’ın sevdiği şekilde dürüstçe söylersem, mutlak biçimde, güzellik yeterince ikna edici olur var olmaya kanmak ve bu inancı sevinçle, bulantı duymadan sürdürebilmek için. Herhangi güzellik ya da sanatın güzelliğiyle…

 

Aşkın (en büyük anlam yanılsaması yaratan esriklik nedeni) büyüsüyse güzellikteki nesnel fetişe bağlıdır, hiç kimse yalnızca iyi biri olduğuna inandığı için karşındakine aşık olmaz, çünkü iyilik iyiliktir, oysa güzellik büyüyü yaratır, okus pokusu ve beraberinde anlam illüzyonunu… Hem üstelik o illüzyonun illüzyon olduğunu asla anlayamayacağınız düzeyde yapar bunu. İyi biri belki yalnızca sevilir ki bundan da emin değilim.  Bir erkek olarak kadınların varlık kategorileri ölçeğinde büyücüler sınıfına dahil, doğuştan bu yetiye sahip olduklarını iddia edebilirim, elbette yalnızca güzel kadınların… Ve bir radyo programına atıfta bulunarak diyebilirim ki ‘ben kadında görüntüye hiç önem vermem yeter ki görüntüsü güzel olsun.” Ve Holden, çocuklar ve onlardaki masumiyet ve bazı insanlarda bulunan kendiliğindenlikleri içinde gelişen mutlak dürüstlük ve hepsinden öte, yalnızca güzel ve zarif kadınlardaki anlamı hiçleyemez.”

Sally’le buluştuğunda aklından geçenler örneğin ” Buluşmaya geç kalmıştı ama ne önemi vardı ki bunun, sevgilileri geç kaldığı için mosmor kesilen herifleri konu alan Saturday Evenin Post karikatürleri filan hepsi palavra, bir kız sizinle buluşmaya geldiğinde felaket güzelse kimin umurunda ha geç gelmiş, ha erken gelmiş, yani? Ah Sally, siyah bir manto ve siyah bir bere giymişti, genellikle şapka giyer ama bu bere çok yakışmıştı ona. İşin gülünç yanı, onu gördüğüm an onunla evlenmek istedim, birdenbire kalkmış kendimi ona aşık sanıyor ve onunla evlenmek istiyordum. Yemin ederim ben deliyim, deli olduğumu kabul ediyorum. ”

 

Nesnelerde, tutum ve tavırlarda, düşünülebilen ya da gerçek kılınan tüm insani hallerde anlamı dışlayan, anlamın tutunamadığı, dürüstlükten yoksun var oluşlamaların uzağında; her şeyin, her davranış ya da sözün kurmacayla değil de içtenlikle, yalnızca çocuklara özgü olan o kendiliğindenlikle görünür olmasını istiyor Caulfield.

 

Holden Caulfield, Salinger’ın bu eseri boyunca tutunamayan anlamın üç kâğıdını hiç yutmuyor, nerde olsa tanıyor sahtekarlığı ve damgalıyordu.

 

Bir aktör oynamaya kalkınca, onu zor izliyorum. Her an, ne sahtekârlık yapacak diye kıvranıp duruyorum. (Bu söylem, insana dair her şeyle ilgili ve onun varlığıyla dolup taşan bütün insan evreni için ele alınabilir. İnsan kendini bir başkasının karşısında göstermeye, ‘öteki’ ile var olmaya başlayınca katlanılmaz bir hale düşüyor, izlemek öyle riskli ki, her an ne sahtekârlık yapacak diye kıvranır durursunuz.)

 

Sally’le birlikte gittikleri tiyatro oyununda yaşlı karı koca Lunt’lar öyle iyi bir oyun çıkarmışlardır ki, Caulfield onlar için şunları söyler, ”Normal insan ya da aktörler gibi oynamadılar, aşağı yukarı çok ünlü ve iyi olduklarını filan bilerek, o havada oynadılar. Çok gerçekçi ve iyiydiler, sorun da buydu işte çok sahteydi bu, ne yaptıklarını biliyorlardı, gerçek hayattaki insanların konuşmaları gibi olsun diye hareket ediyorlardı sahnede. Bir şeyi çok iyi yapıyorsanız dikkatli olmazsanız gösteriş yapmaya başlıyorsunuz. Ve sonunda da iyi olmaktan çıkıyor yaptığınız.”

 

            Oyuna ara verildiğinde, fuayede, Sally’nin tanış olduğu ve sürekli ‘Şu çocuğu bir yerden tanıyorum,’  zımbırtısını sürdürdüğü sırada (O çocuğu bir yerden tanıyor muymuş neymiş, çok önemliydi yani.) Sally hiç susmadan bu ‘zıpır’dan söz ederken, Holden bu çocuğu izler, ”Duvarın dibinde duruyor, öldüresiye sigara içiyor, felaket sıkılmış havası basıyordu. Sally’le uzun uzun konuştular. Oyun bittikten sonra bizimle birlikte taksiye binecek mi diye, bir dakika düşündüm bile.  Oyun sonunda sokak boyunca bizimle yürüdü. Sonra, kokteyl için bir sürü sahtekârla buluşacakmış, öyle dedi, ayrıldı. Düşünün bir bar tezg3ahının çevresine dizilmişler, sırtlarında o lanet damalı yelekleri, tiyatro oyunlarını, kitapları, kadınları, o yorgun kasıntı sesleriyle eleştirip duruyorlar. Bitiyorum bu heriflere.”

                                   Bir Peter Pan Sendromu Bağılında Caulfield

 

Holden bir parkta oyun oynayan ve tahterevalliye binmiş iki çocuğun yanına gidip, zayıf olanın oturağına eliyle destek verdiğinde, iki çocuğun, bir yetişkinin yanlarında olmasından duyduğu rahatsızlığı fark ederek, oradan uzaklaşır. Holden, iş bilirlerin (yetişkinlerin) dünyasında o çocuklar gibidir. Sahtekârların yanındayken, ya da sahtekarlar onun yanındayken ve bir türlü rahat vermiyorken, Holden tahterevallideki çocuklar kadar rahatsız ve yabancı bir dünyanın bulantısı içinde… Örneğin kız kardeşi Phobe ona ‘Sen hayatta hiçbir şeyi sevmiyorsun.” dediğinde buna korkuyla karşı çıkıyor, korkuyor, bu korkuyu kendisi de o an fark ediyor. İçinde güzelliğe ve hayata karşı sınırsız bir sevgi olmasına karşın (Holden Central Parktaki ördeklere karşı bile duyarlıdır!) insanlara ve onların yaptıklarına karşı hiç de öyle insani iyimserlik ve sevecenlik duymadığını fark ediyor. Ve Phoebe’ye daha da çok kendisine bir ucube olmadığını, diğer normal insanlar gibi bazı şeyleri sevmediği ve bazı şeyleri de sevdiğini anlatmaya çalışırken, ortaya bir yabancı çıkıyor. Holden’ı da şaşırtan, ”vay canına gerçekten de bu lanet dünyada, şu lanet insanların dünyasında öyle pek de sevdiğim bir şey yokmuş” diye düşünmesine yol açacak hisler geçiyor içinden.

Ben birçok şeyi severim Phoebe, bak, okuldayken bir grup çocuğa boyun eğmeyerek, utandırılmasının ardından, daha da utandırılması riskine karşı intihar eden bir çocuk vardı: James Castle, onu seviyorum mesela. ‘Kendisini penceren aşağıya bırakmış, bir eşya gibi yere düşmüştü. Radyo, masa gibi bir şey sanmıştım, insan olabileceği hiç aklıma gelmemişti” Holden’ın bu çocuğa karşı duyduğu sevgi sanırım, çocuğun hiç bir biçimde sahte ya da kurmaca olmayacak denli gerçek ve içtenlik taşıyan saf var oluş parçası oluşluğuydu. İntihar etmişti ötesi var mıydı? Sonra o çocuğu öldüğü yerden, bir eşya gibi düştüğü bahçeden, beton zeminden alıp pardösüsüne sararak taşıyan ‘Bay Antolini’ ” Yerden kaldırıp revire kadar taşımıştı onu, duraksamamıştı bile, paltosu kanlanacak diye filan.” Holden, bu adama da sevgi duyuyor, onu da sahtekârlıkla suçlamadan bir parça da ağabeyi D.B.’ye benzeterek, varlığına katlanabildiklerinin kategorisine sokuyordu onu. Sonra elbette güzeller güzeli kız kardeşi Phoebe’yi seviyordu, ölü kardeşi Allie’yi filan. O mezarında yatıyordu, ” Onu ziyarete filan gittiklerinde yağmur filan yağsa herkes arabalara koşuyor, radyolarını açabiliyor,  evlerine gidebiliyorlardı. Oysa Allie yerinden kalkamazdı.” Sırf bu nedenle bile insanlar sahtekâr ve kördüler. Mezarlıklarda onca ölü varken ve onlar da öleceklerini bilirlerken ve sevdikleri insanlar toprakların altında ölüden de ölü yatıyorken, sanki her şey yolunda ve hayat güzelmiş, hiç ölmeyecekmişler, hiç ölmeyecekmişiz ve sevdikleri hiç ölmemiş ve ölmeyecekmiş gibi yağmur yağınca öyle çekip gidebiliyorlar hem radyolarını da açıyorlardı.

 

                                               Holden Melankolisi

 

Holden, Pencey’den, ayrılmaya can attığı o lanet Pencey’den tamamen ayrıldığı o gece yarısı vaktinde, varlığının artık o okulun hiçbir yerinde olmayacağına, olamayacağını anlar. Pencey’deki var oluşma halinin bir ölüden farksız hatta bir ceset gibi karşısında belirdiğini görünce de ağlamaya başlar. Bu ağlayış, bir şeylerin, bu lanet bir okul hayatı olsa bile, bir şeylerin sona erdiğini ve artık var olamayacağı anlaşıldığında yaşanan derin bir kaybetme hissiyatından kaynaklanır. Holden yok olan her şeye ağıt besteler içinden ve bu besteler eşliğinde kendi kendine hüzünlenir durur. ‘O zaten böyle arada hep hüzünlenir.’ durur. Bu yüzden Central Parktaki buz tutmuş çölün üzerindeki ördeklerin bile kış geldiğinde, böyle her yer buz tuttuğunda nereye gittiğini merak eder durur. Onların bile terk etmesi fikri katlanılmazdır onun için. Ölü kardeşi Alie’yi ise hiç unutamaz, bu yüzden müzede sergilenen, Kızılderili hayatının donmuş ve kıpırdamayan ve dolayısıyla asla değişmeyecek oluşuyla çocukluğuna dair bir anıyı asla yok etme riski taşımadığına sevinir ve ‘bazı şeyler hiç değişmemeli öylece olduğu gibi kalmalı.’ der içinden kendine. Kürek çeken çevreye sert sert bakınan Kızılderililer, kendi çocukluğunda nasıl orada o müzedeyseler, hala ve hep orada olacaklardı.  Hem ”Eskimo hala daha yeni iki balık tutmuş olur, kuşlar hala güneye uçar, geyikler o narin bacakları üstünde, o pınardan su içer ve göğüsleri görünen o Kızılderili kadın battaniyesini dokurdu.”

 

Bazen, kendi varlığının birdenbire yok olacağına dair korkular, tekinsizlikler bile duyar ruhunda.

”…Neden koştuğumu hatırlamıyorum. Her yer rezalet buz tutmuştu. Az kalsın yere kapaklanıyordum. Sanırım canım öylesine koşmak istemişti. Karşıdan karşıya geçerken kendimi yok oluyormuş gibi hissettim. Felaket soğuk, güneşsiz yoldan her geçişinizde kendinizi yok oluyormuş gibi hissettiğiniz o çılgın akşamüstlerinden biriydi.

 

Holden yitip giden şeyler konusunda öyle incelikli bir hassasiyete sahiptir ki, kendi hayatını bir kaybeden çizgisine taşımaktan çekinmeyecek bir gözü karalığa sahip olsa da, finalde son söz olarak şunları söyleyecek denli de yitirme korkusuyla bir fobik bir özlem duygusu obsestidir.

 

‘Pek çok insanın hakkında konuştuğum için üzgünüm. Bildiğim tek şey, size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater’ı ve Ackley’i bile, sözgelimi. Sanırım, o lanet Maurice’yi (bir gece karınına yumruk atan, para karşılığında kadın ayarlayıcısı) bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.

 

 

Holden Caulfield, zamanın geleceğinde ele geçirebileceği kazanma anlarından feragat edebilecek bir çocuk olması hasebiyle ve bir artistik tutum sahibi oluşluğuyla ve kardan zarar etme gönüllüsü olarak bile bir kaybedendir ki kendisi on yedisinde neyse yetmiş yedisinde aynı kişi olabileceğine inanabileceğiniz bir ‘genç çocuk adamdır’ kuşkusuz, tıpkı yedisinde nasıl hıyarsa yetmiş yedisinde aynı hıyar olacağına kanaat getireceğiniz ‘çocuk şeyler’ gibi…

Bazı insanlar öyle tabiaten kazanmaya programlı ve bu yüzden fena halde rüsva edici bir kaybetmenin içindedirler ki fark etmezler bunu. Holden bu model insanları kastederek Sally’e:

”Örneğin insanların çoğu arabaları için deli oluyorlar. Arabaları hafifçe bile çizilse üzülüyorlar, durmadan mil başına ne yaktıklarını konuşuyorlar. Arabalarını aldıklarını gün, başlıyorlar daha yeni bir arabayla nasıl değiştiririz diye düşünmeye. Ben, eski arabaları bile sevmiyorum. Beni hiç ilgilendirmiyor arabalar, lanet bir atım olsa daha iyi. Atlar en azından insana yakın, Tanrı aşkına. Atlarla en azından…”

 

Tabii bizim Sally, daha o yaşta ”kaybeden öğütücüsü” , ”kazanan avcısı” olmaya terfi etmiştir bile. Holden’ın bu tür konuşmalarından sonra, ona, bir ucubeye bakar gibi Holden’a bakmaya başlamış ve azarlamalar terslemeler art arda gelmiştir.

 

Kelimenin gerçek anlamındaki içeriği bağlamında ”soylu” bir yazarın da bildirdiği üzere:

 

”Bir gün, orta sınıfın hesapçı kadını sana yazıldıysa, sakın aşk masallarına kanma genç adam! O gün kendine kuşkuyla bak! ” Acaba ben neyi becerdim? Hangi alçaklıkta başarılı oldum? Hangi iktidara kondum?” diye sor kendine! Hiç değilse bu dürüstlüğü göstermeli bir erkek! Herkesin insan olmasını bekleyemeyiz ama bu kadarını bekleyebiliriz!’’  

 

 

Holden bizleri sever miydi bilmiyorum ama ben onu sevmek için sayısız neden bulabiliyorum. Ne bileyim, genç güzel bir fahişenin (Sunny) giydiği elbiseyi nasıl aldığını ve tezgahtar kızın onu, o, elbiseyi denerken ve satın alırken, kendi halinde bir kız sandığını kurar kafasında ve o an, küçük fahişe kızın haline felaket üzülür. Hem buna neden üzüldüğünü kendisine sorduğunda ‘neden bilmem’ der. Zaten Caulfield, üzüldüğünde ve üzülmeyi bırakamadığından üzüldüğünde, üzülmeyi bırakıp tuvalete bile gidemeyen biridir. Böyle biridir yani. Tanrı aşkına… Trende tanıştığı zarif bir kadının gülümseyişine ve zarafetine hayran kalır ve ‘Nasıl da güzel gülümsüyor, çoğu insan ya hiç gülümsemez ya da sırıtır.’ diyecek kadar incelik düşkünüdür Holden. Ve bu yüzden bir gün bir yerde dayaktan öldürülebilir, ciddiyim bazı insanlar böyledir. İncelikleri yüzünden kaba saba insanların kötülük düşkünlüğünü bayağılıklarını kışkırtıp canlarının yanmasına katlanmak zorunda kalırlar ya da ölürler.

Ancak benim Holden’ı sevmek için duyduğum en güçlü yeter neden sanırım aşağıdaki paragrafta gizli. (Ben neden Holden gibi ‘Onu çok seviyorum, neden bilmem, hem zaten ben arada hep böyle birilerini çok sever dururum.’ diyemiyorum. Sürekli nedenler arayıp duruyorum, belki de ben de hep böyle arada nedenler arayıp duran biriyimdir, ya da kimbilir belki de bir sahtekar…)

Holden, anne babasıyla kız kardeşi Phoebe’nin yaşadığı eve gizlice girdiği ve Phoebe’yle konuştuğu gece, Phoebe ona, ‘Sen hiç bir şeye değer vermiyorsun, bir gün bir iş yapman gerekecek ve sen hiçbir şey yapmayacaksın biliyorum. Hey Caulfield söylesene, sen hangi meslekte çalışmak istersin. Biliyorum, sen hiçbir şey yapmayacaksın, çünkü sen hiçbir şeyi sevmiyorsun!’ dediğinde Caulfield karşılık verir vermesine de, aslında hiçbir meslek ona göre değildir. Yapabileceği birkaç mesleği sahtekârca olduğundan dolayı eledikten sonra (o mesleklerden biri avukatlıktır) ansızın, öyle birdenbire aklına gelmiş bir fikri dile getirir gibi, ‘Ben hep çavdar tarlasında oynayan binlerce çocuk getiriyorum gözümün önüne. Binlerce çocuk, başka kimse yok ortalıkta, yetişkin hiç kimse yani, benden başka. Ve çılgın uçurumun kenarında durmuşum ne yapıyorum, uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum. Nereye gittiklerine bakmadan koşanlarken, ben bir yerlerden çıkıp yakalıyorum onları. Bütün gün bu işi yapıyorum. Ben çavdar tarlasında çocukları yakalayan biri olmak isterdim. Çılgın bir şey bu, biliyorum, ama ben yalnızca böyle biri olmak isterdim. Biliyorum, bu çılgın bir şey.’

 

Caulfield ya da Salinger demeliyim, öyle sevmektedirler ki çocukluktaki kendiliğindenliği, saflığı,  güzelliği… Onlar sağa sola öyle hesapsızca koşuşurken, ortalıkta birçok tuzak ve kötülük var, hiçbir şey olmasa hiçbir kötülükle karşılaşmayacak denli şanslı olsalar bile, büyümek ve saf oluşluktan uzaklaşmak, hesap yapmayı öğrenmek var. Biri, bu kayboluş ve masumiyete yabancılaşmanın uçurumundan korumalı onları.

 

                                               Salinger’ın Caulfield Biçemi

 

Salinger, The Catcher İn The Rye’ın biçemini oluştururken, lafı ağdalayarak ve dolaylı anlatımlara başvurarak, sahtekârca (!) yazan, yazarlara benzememek için, daha metnin giriş paragrafında ‘Anlatacaklarımı dinleyecekseniz, herhalde önce nerede doğduğumu, rezil çocukluğumu annemle babamın nasıl tanıştığını ve tüm o David Copperfield’ saçmalıklarını bilmek isteyeceksiniz, ama ben bu zırvalardan söz etmeyeceğim.” diyerek doğrudan hikayeye başlar. Ve metnin yine bir yerlerinde, iyi yazılmış bir kitabı tanımlarken ‘okuduktan sonra yazarıyla telefonda konuşmak isteyebiliyorsam kitap iyidir.” dedirtir Holden’a. Çünkü telefonda konuşmak aslında rezil bir şeydir, eğer içtenlik hususunda sahtekarca bir durum içindeyseniz ya da kendiliğindeliğin hakim olduğu o samimiyet yoksa, telefon konuşmaları cehennemdir. En azından benim cehennemimde buna da yer vardır. İşte bu yüzden kendisiyle telefonda konuşulacak yazarın kitabı iyidir ya da iyi yazdığı için telefonda konuşma hevesi uyandıracak yazarın kitabı…

 

 

Caulfield arkadaşı Stradlater’in kompozisyon ödevi için kardeşi Allie’yi ve onun ölümüne karşı duyduğu acıyı ve onun beyzbol eldivenini betimler. Stradlater, bu kompozisyonu beğenmez, ”nasıl bir betimleme ödevi bu, hani mekan ya da insan görünümü tasvirleri gibi serzenişlerde bulunur.” ‘Sen lanet bir beyzbol eldivenini anlatmışsın.’ der. Holden yazıyı elinden alır, yırtıp atar, Salinger, klasik edebiyatın ağdalarından ve kompleksli sayılabilecek tutumundan uzaktır, okurken biçemdeki bilinçli naifliği ve uzun betimlemeler ve duygu aktarımları yerine kestirip atan söylem biçimine (bir şey çok güzelse uzatmaz örneğin – felaket güzel’dir işte) beğenmezlikle bakanların kitaplarını ellerinden alıp yırtarsa şaşırmam, olur mu olur.

 

Sanatçının Bir Caulfield olarak Portresi

 

Caulfield, bir kurgucu ve gerçeğe dokunmak için hayalci ve fazlasıyla artisttir. Aşağıdaki örneklerde açıkça görülmektedir bu.

Caulfield’ın kendisini zatürre sanarak kişisel bir ölüm kurgusu yapması ve ben ölünce Tanrım kim bilir neler olur diye hayal edip durması örneğin.

 

”…Her neyse işte, saçlarımda tıkır tıkır buzlarla zatürreye yakalanıp öleceğim diye üzülüp duruyordum. Anneme babama felaket acıdım. Özellikle anneme, çünkü kardeşim Allie’nin üzüntüsünden hala kurtulamamıştı. Onu gözümün önüne getirip durdum; elbiselerime spor malzemelerime ne yapacağını bilemeyecekti. İşin tek iyi yanı annem bizim Phoebe’yi lanet cenaze törenine getirmezdi, daha küçük olduğu için. Sonra milletin beni bir mezara tıktıklarını filan düşündüm, mezar taşında adım filan yazılmıştı. Çepeçevre ölmüş heriflerle sarılmış bir durumda Phoebe çok üzülürdü hem de çok, Phoebe beni çok severdi.”

 

Caulfield, kendisine bir gece kadın ayarlayan (pazarlayan) asansörcü Maurice’den karnına yediği yumruk sonrasında, yine o anda, nefes almakta zorlandığı ve acı çektiği o anda bile kurgu yapar, karnından silahla vurulmuş gibi yapmaya başlar. Bu kurgu içerisinde, hayalinde, Maurice’i, gidip odasında kıstırır ve altı patlarıyla vurur. Jane, kitap boyunca aramalı mıyım aramamalı mıyım diye düşünüp durduğu, yakışıklı Stradlater’la bir gece çıktı diye bütün gece uyuyamayıp onu arabanın arka koltuğunda… diye düşündüğü, şu meşhur Jane gelip onu öper filan, bunları düşler ve şunları düşünür yattığı yerde:

 

”Lanet filmler sizi ne hale getiriyorlar. Şaka etmiyorum. Banyo filan yaptım, uykum yoktu ama uyudum, uykuya dalmam epey sürdü. Ama sonunda daldım. Ne istedim ama canıma kıymak geçti aklımdan. Pencereden atlayıvereyim dedim. Yere indikten sonra hemen üstümü örteceklerinden emin olsaydım, atlardım da. Bir sürü meraklı turşucu salağın beni kanlar içinde seyretmesini istemiyordum.”

 

Caulfield, Strandlater’den yediği yumruk sonrası o durumda bile aynaya bakar, yüzü ve bakışları nasıl görünüyor diye. Sonra çeşitli kurgular yapar hem de sinematografik kurgular, onlara karşı onca nefretine rağmen, evet yapar bunu. Kendi kendine gösterişçi bir züppe gibidir. Sırf bir oyunmuş gibi birine (Sally’e) ”Seni seviyorum, lütfen evlen benimle.” diyebiliyor. Ona, benimle gel, kaçıp gidelim buralardan, ikimiz birlikte yeni bir hayata başlayalım gibi pulp-romantik histerik klişelerde bulunabiliyor. Oysa aslında o, kendisini dilsiz olarak tanıttığı, kim olduğunu kimselerin bilmediği ve dilsiz olduğu için hiç kimseyle konuşmadığı, zorunda kaldığı zamanlarda diyaloglarını küçük kâğıtlara yazılan notlarla sürdürdüğü ve yine böyle kendisi gibi sağır ve dilsiz (!) biriyle evlenerek çocuklarını da kendilerinin eğittiği, okullara göndermedikleri bir hayatı istiyor. Ya da kendisine bunu yakıştırıyor. Daha sonraysa, bu hayalini belki çok zaman sonra gerçekleştirmek üzere tek başına kaçıp gitmenin hayalini kurarken, kız kardeşi Phoebe’nin başına musallat olması sonucu, iki çocuk birlikte evlerinin yolunu tutuyorlar ve bana kalırsa aslında bu ona daha da çok yakışıyor. Anne babasının yanında güzel genç bir çocuk, hem Holden çavdar tarlalarından birindeyken, öyle sağa sola kaygısızca koşuşurken, onu uçurumdan alıkoyacak, uçurum engelleyici kişi elbette öncelikle kız kardeşi Phoebe olacaktır.

Bülent Uçar





Etiketler: , , , , , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri