Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SAPLANTI ya da METAFİZİK BAŞKALDIRI ”

Bülent Uçar 06 Ağustos 2017 FELSEFE&EDEBİYAT Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” SAPLANTI ya da METAFİZİK BAŞKALDIRI ”

_________

Bazı hikâyeler, ‘’Tamam, pekâlâ olan oldu ve her ne olduysa geride kaldı, unutalım ve önümüze bakalım… ” demeyen, diyemeyen, biricik olduğunu düşünen öfkeli adamların hikâyeleridir.

Aklın egemen olduğu uygar dünyada bir tür hastalık ve kişilik bozukluğu olarak görülse de saplantı gerçekte, kanımca, hayatın anlamıdır. İnsan, yokluğunda yaşayamayacağı denli saplanıp takıntıya dönüştürdüğü bir değere sahip değilse, hiçliği görünmez kılacak sihre de sahip değildir.

Bu değer, kimi zaman olumlu ve onaylanmış bir değer olabilirken, kimi zaman da kişiyi ve etrafını felakete sürükleyecek bir olumsuz ve reddedilmiş, hatta neredeyse şeytani olduğu ilan edilmiş bir değer olabilir. Tıpkı Moby Dick’in, günümüz psikiyatri lisanı ile en hafif tabirle bir tür obsesif kompulsif bozukluk yaşayan kaptanı Ahab’ın intikam saplantısı gibi.

Oysa bu hal, bir kişilik bozukluğu filan değil. Ahab, ne yaptığını bilen bir adam olarak, ne yaptığını bilen tüm adamlar gibi yaptığı şeyi bilinçlendirmiş olma yoluyla bir felsefi tavır sergilemektedir. Bu öyle bir tavırdır ki, bu tavrın etiketi de umurunda değildir Ahab’ın. Çünkü saplantısının içinde, bizzat o saplantıya dönüşmüş halde, saplantısını kimliği haline getirmiş olmaklıkla var olmaktadır Ahab. Tutkusuyla kendisi arasında bir ikilik yoktur. O, sahip olduğu saplantı ile bir ve bütündür. Onun bacağını kaptırdığı Beyaz Balina’ya karşı duyduğu kin ve intikam arzusu, düşündüğü ve yaptığı şey değil, olduğu şeydir.

Ishmael         

Kitabın ilk satırlarında‘’Bana İsmail deyin’’ diyen İsmail’in tanrıya verdiği söz nedeniyle babası İbrahim tarafından Sören Kierkegaard’ın hayranlık duyduğu şekilde kurban edilmeye götürülen İsmail’e gönderme olup olmaması önemli değil. Çünkü bu İsmail başka bir meziyete sahip… O, kendi halinde var olan, deniz aşığı bir genç adamdır. Moby Dick’in Ishmael’i, Kaptan Ahab’ın gemisindeki gerilim yüklü serüven sonrası, gemideki tüm mürettebat Kaptanla birlikte sulara gömüldükten sonra hayatta kalan tek kişidir. Ve deniz, sanki kendi halinde olan bu adamı ödüllendirmiştir. Çünkü denizler, kendilerine benzeyen, sadece akıp giden adamları koruyup ödüllendirmektedir sanki.

Açık denizler, içinde var oluşa dair öz ve anlamı saklar gibi var olur ve devinirken, bir kadın gibi sadece değer veren ve sevgiyle yaklaşana, hırstan öte aşka ve mütevazılığa meyilli olana açar sınırsız gövdesini. Ishmael, bir deniz aşığıdır. Ve serüvenin başlangıç kısmından önce şöyle der:

‘’Ne zaman işler sıkışsa ve çözümsüz bir yere doğru sürüklenerek yorulsam ve ne zaman yumruğumu birinin suratına vuracak denli öfkelensem anlarım ki, denizlere açılma vakti gelmiştir. Ve o zaman bir patika bulurum, takip ederim, bir dere kenarına çıkar yolum, yine takip ederim. Çünkü bilirim, akan her su, bir şekilde denizlere doğru yol alır ve ben evime doğru yürümenin mutluluğuyla hiç durmadan yol alırım.

Ahab’ın Kararlılığı

Bir öğle vakti Ahab, gemi güvertesinde dalgın haliyle gezinirken yaklaşan bir gemi görür, geminin adı, Samuel Enderby, kaptanının adı da Boomer’dır. Boomer, selam vererek iyice yaklaşır ve Ahab’ın gemisine, güverteye çıkar. Ahab’a bakar ve bacağının olması gereken yerde takma bir metal bacak görünce yarısı olmayan kolunun bilek kısmından eline dek uzanan metal parçayı gösterir. ‘’İkimiz de aynıyız’’ der, güler ve metali işaret ederek ‘’Bazen bir bıçak gibi kesici bir alet olarak kullanıyorum’’ diye ekler. Sonra da elini kaptırdığı beyaz balinayı anlatır Ahab’a. Hatta o balinayı kısa süre önce gördüğünü de ekler hikâyesine. Ahab, hikâyeyi dinlerken gözleri ışıldar, heyecanlanır ve yakında olduğuna kanaat getirdiği balinayı bulup bacağının intikamını almak için hemen yola koyulmak ister ve av için suda olan mürettebatı çarçabuk gemiye binmeleri yönünde uyarır. Emirler yağdırır. Oysa aynı balinaya kolunu kaptırmış olan Kaptan Boomer, oldukça rahattır ve bunu kabullenerek hayatı devam ettirmiştir. Çünkü hayat, bazı insanlar için yaşanan felaket her ne olursa olsun devam eder. Zaman hiç durmaz.

 

METAFİZİK BAŞKALDIRI

1

Polyanna’nın iflah olmaz bir iyimser, şükreden bir kaderci, hatta alay konusu olmaya uygun bir karakter olduğu düşünülür. Ben böyle düşünmüyorum. O, olanaklı en gizli, en karanlık ve en güçlü karamsarlardan biri. Çünkü o, tanrının ya da tabiatın – adına her ne denirse – ne denli acımasız ne denli umursamaz ve kötülüğe ne denli eğilimli olduğunun farkında olan bir karakter. Çünkü o, en büyük felaketin bile en büyük felaket olmadığının farkında. Her güzel şeyden daha güzel, her iyi şeyden daha iyi bir şey olduğu düşünülür. Bundan emin değilim ama Polyanna’yla aynı fikirdeyim. Her büyük felaketten daha büyük bir felaket vardır. Ve bu,  her an gerçekleşebilir. Gerçekleşen felaket her ne ise bunu kabullen. Çünkü onun gerçekleşmesiyle daha kötüsünün gerçekleşmesi ertelenmiştir. Marques de Sade ne kadar öfkeli ise Polyanna da o denli sakin ve neredeyse Stoist bir karakterdir. Polyanna kaybettiği bacağı sonrası, ‘’Ama diğeri hâlâ yerinde, buna sevinmeliyim’’ diyebilecek bir tavra sahipken, Moby Dick’in Kaptan Ahab’ı, kaybettiği bacağı için tüm dünyayı felakete sürükleyecek, hatta yakmayı isteyecek denli saplantı sahibi ve reddeden bir öfkeli kindardır.

 

2

Meksika kökenli Amerikalı sinemacı Alejandro Gonzalez İnarritu’nun 2003 tarihli 21 Gram adlı filminde baş kadın karakter Cristina, eşi ve iki çocuğunu trafik kazasında kaybeder. Evine taziye için gelenleri ağırlarken, bir ara mutfağa geçer ve babası da peşinden girer içeri. Onu teselli etmeye çalışır, o sırada kontrolden çıkar Cristina ve bir tür sinir krizi eşliğinde öfkeyle ve küfürler eşliğinde konuşur babasıyla: ‘’Lanet olsun, defol git! Sakın beni teselli etmeye çalışma, annem öldüğünde öyle çok acı duymuştum ki hayatım boyunca bir daha gülümseyemeyeceğimi, mutlu olamayacağımı düşünüyordum. Sakatlanmış gibiydim ama sen cenaze günü gülümseyebilmiştin. Bunu neden yaptığını sorduğumda da bana ‘Hayat devam ediyor’ demiştin. Hayat devam etmiyor. Hayat duruyor. Bir daha sakın beni teselli etmeye çalışma. Bu geçmeyecek, bu acı hiç hafiflemeyecek’’

Cristina’nın öfkesi, ölümden sonra yaşanan hayata dairdi. Ölümden sonra hayat vardı ve bu felaketti. Biri ölür, hayat kaldığı yerden devam eder. Etmemeli. Cristina için etmiyordu. O, hem sosyal bağlamda hem metafizik düzlemde başkaldırıyordu.

3

1996 yılında ölen bu defa Polonyalı yönetmen Krzysztof Kieslowski’nin Mavi adlı filminde yine bir trafik kazasında yine eşi ve çocuğunu kaybeden ve hayata bir daha hiç barışmamak üzere küsen Julie’ye merdiven boşluğundan seslenir annesi:

‘’Yeni bir hayat kurmalısın Julie, yeni bir hayat, eş ve yeni bir aile’’

Julie cevap verir: ‘’Bir daha hiçbir şeye başlamayacağım. Ne çocuk, ne eş, ne aile, tuzak bunlar, sahipliğimize, bir gün elimizden alınmak üzere verilmiş tuzaklar.’’

Her iki filme de ortak öfke ve ortak bir vazgeçiş duygusu hakîm. İki karakter de başlarına gelen trajediyi ve kaybı unutmamaya kararlı.

Çünkü belki de sorun, alışmak ve acıya karşı duyarsızlaşarak kanıksamak ve unutmaktır.

Bunun yerine,  alışmadan, ilk günkü acı ve kederi korumak ve kaybedilen bir daha ele geçmese dahi intikama, dahası doğaüstü bir başkaldırışa yönelmeyi seçmek yaranın şifası için çözüm olmasa da yarayı kaşıyarak bir zevk nesnesi haline getirebilir.

Moby Dick’in Kaptan Ahab’ı yaşadığı kayıp sonrası, bunu bir an olsun unutmayan, bir balinanın dişleri arasında kaybettiği bacağını bir daha geri getiremeyecek olsa da kendisinden alınana karşılık o da tabiattan bir şey almak istemektedir. Alana dek de huzur yoktur ona. Çünkü içindeki duygu keder değil, kin, alacağı şey yeni bir bacak değil, İntikamdır

Moby Dick, ne denli bir metafor olarak görülse ve üzerine ne denli teolojik, felsefi, edebi ve nihayetinde dinsel yorumlar yazılmış olsa da, bu eser açık denizlerde yaşanan kontrolsüz bir intikam arzusunun hikâyesidir.

Moby Dick, başına kötü bir şey gelmiş bir adamın dünyanın da başına kötü bir şey getirme çabasıdır.

Televizyonda görmüştüm. Bir deprem sonrası şehrin bir bölgesi neredeyse tamamen yıkılmıştı ve sanki orada yaşayan herkes ölmüş gibi boştu sokaklar. Denizden cesetler toplanıyordu. Ve deniz, sanki hiçbir kötü şey yaşanmamış, her şey yolundaymış gibi güneş altında ışıl ışıl parıldıyor, olan bitene aldırışsız halde hafif rüzgârda salınıyordu. O an belki bininci defa anladım. Her şey insanın başına geliyordu ve tabiat, insana kayıtsızdı. Bu haksızlıktı. Ve biri öldüğünde dünyaya da bir şey olmalıydı. Birinin canı yandığında dünyadan da bir parça kopmalı. Ama kopmaz, dünyanın canı yanmazdı. Tabiat’ın kolu kanadı kırılmaz. Durum böyle olunca, bir cenaze töreninde okunacak tek dua da şu şekilde dile gelir:

‘’Sönsün güneş, yok olsun ay, buharlaşsın okyanuslar, yanıp kül olsun tüm ormanlar, çünkü sen öldün, köpekler artık havlamasın, arabalar klakson çalmasın, günün birinde aramızdan ayrılacak olan her ne varsa yaşamasın’’

Marques de Sade da bir defasında, ayı yerinden indirmekten, güneşi söndürmekten ve yıldızların kusursuz sistemine çelme atmak istediğinden söz etmiş. Sözünü ettiği şey, insanı ölüme mahkûm etmiş olan ve her an cinayet işleyen tabiatın dostumuz olmadığı ve bizi tüketen bu tabiata bizim de aynı yıkıcılıkla karşılık vermemiz gerektiği konusu.

Bir adam, işin peşini bırakmazsa, intikam için yola çıkarsa ve gözünü tamamen karartırsa, tabiatın da gözü korkar mı – Yoksa bu intikam saplantısı sadece psikopatolojinin konusu mu olur?

Herman Melville’in Moby Dick’inde Kaptan Ahab’ın yardımcısı Starbuck, ona ‘’İçinde büyük bir kinle kendi halindeki balinanın peşindesin, bu halinle tanrıyı öfkelendirebileceğinin farkında mısın?’’ diye sorduğunda, Kaptan Ahab ona şu şekilde cevap veriyor: ‘’Bana karşı çıkarak zarar veren güneş bile olsa onu yere indirmeye söndürmeye çalışırım’’

Bülent Uçar





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri