Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” SARTRE, HEGEL’DEN NE ALDI ”

Bülent Uçar 07 Temmuz 2017 FELSEFE Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” SARTRE, HEGEL’DEN NE ALDI ”

Giriş’ten Önce:

_______

Jean Paul Sartre felsefesi ve var oluşçuluğu hakkında anekdotlar:

1 -Sartre, yarı otobiyografik romanı ‘’Sözcükler’’de kendini ve tüm insanları, bir trende biletsiz ve kaçak olarak yolculuk eden, kondüktörün kompartımana her an gelerek kendilerini trenden atmasından korkan kişilere benzetir. Orada olmaya hakları yoktur. Gerekçeleri yoktur. İnsan da böyledir. Var oluşunu aklayacak, haklı ve anlamlı kılacak hiçbir şeye sahip olmayan insan, dünyada bir kaçak hayatı sürmektedir. Burada Sartre kanımca, kaçak’ın peşindeki tek iz sürücünün de kişinin kendisi olduğunu söylemek ister. Kişi, kendini bir anlamsızlıkla yüzleşme anında yakalayarak kendi kendinin tutuklayıcısı yargıç ve cezalandırıcısı olabilir. Oluyor.

 

2 – Akıl Çağı adlı romanının Ivich adlı karakteri ‘’gerçeklik oyunu’’ adını verdiği bir oyun oynuyor. Bu oyun, kişinin herhangi bir şeyi yapmaya değer bularak eyleme geçmesi ve bu eylemin orta yerinde, yaptığı şeyin anlamsızlık ve gereksizliğiyle karşı karşıya kalıp göz göze gelerek bulantı duyması ve terk etme hissine kapılmasıdır. Burada kişinin başından bir ‘’olay’’ değil ‘’kendisi’’ geçer.

3 – Sartre’a göre, dünyaya yokluk ve hiçliği insan getirir. Kendi verdiği bir örnek: Bir kafede aslında her şey yerli yerinde ve eksiksizken, oraya gelen bir kadın, örneğin Peter adında bir arkadaşını arıyor ve bulamıyorsa, oraya Peter’ın yok’luğunu getirir, bu kadın, gerçekte var olmayan yokluğu var eder…

4 – Bekleyiş adlı romanında – Daniel’e ‘’Pek çok cesur insan korkak olduğunu açığa çıkaracak bir olayla karşılaşmadığı için cesurdur.’’ dedirterek, kişinin sanıldığı ya da düşünüldüğü şey değil, yaptığı şey olduğunu ve ne zaman ve nerede ne yapacağı, nasıl yapacağı belli olmadığı için aslında hiçbir zaman hiçbir net kimliğe sahip olamadığını söyler.

5 – Jean Paul Sartre, Sinekler adlı tiyatro oyununda Orestes, Tanrılarla mücadele eder. Onlara, dalgaların, gökyüzü ve yeryüzünün Tanrıları olarak her şeye hükmedebilirsiniz ama insana hükmedemez, onu kontrol edemezsiniz’’diyerek, insanın kendi kendinin efendisi, var oluşundaki sıfatların yaratıcısı olduğunu ifşa eder.  Orestes, sonra, bir gün başına büyük bir iş açıp, belaya düştüğünde bile geri adım atmak istemez. Çünkü ne yapmışsa yapmış, eylemiyle birlikte özgürlüğünü ortaya sermiş ve bir kimlik edinmiş, ‘’o eylemi gerçekleştiren kişi’’ olmuştur o

Giriş:

Hegel, birçok düşünüre ve onu yorumlayıp eksik ya da yanlış anlayan birçok akademisyene göre ve sonra, felsefeye yeni giriş yapan ya da seneler geçmesine, okunan onca kitap, konuşulan onca felsefi mevzuya rağmen felsefeye girişte kalarak öteye gidemeyen meraklılara göre, ayakları yere basmayan, alaycı bağlamda söylenen, ‘’o idealizme’’ saplanıp kalmış bir karikatür, sistemci ve hatta hayalci…

Çünkü onlara göre, o, hakikat ya da mutlak olanın ‘’orada verili ve hazır olduğunu’’ insanın bu hakikat karşısında pasif bir varlığa dönüştüğünü dile getiriyor.

Peki, gerçekte de bu böyle midir. Değildir. Değil…

Ona göre, bir hakikat var, evet ve bu hakikat, mutlak bilince, mutlak ruh’a (Tanrı, Geist ya da Tin’e ait bir hakikat…)

Nasıl ki biz insanların bir bilinci var ve orada kişisel hakikatimizi, sırlar ya da öznel tarihlerimizi taşıyorsak, evren ya da var oluşun ve zamanın da bir bilinci var, bu bilincin kavramsal karşılığı Hegel’e göre Geist ya da Türkçe haliyle Tin… ya da felsefi anlamı bağlamında belki de en doğru ifadeyle Tanrı…

Ve insan bilinci, mutlak olan bu bilinçten aldığı payla var olmuş, ondan kopardığı kırıntıyla var oluşa geçmiş…

Geist’ın kendini yeryüzünde görünür kılabilmesi içinİnsan, kendisinden pay verdiği –içine soluğunu üflediği – insana ve onun oluşturacağı kültüre ihtiyacı var. Bu kültürlerin oluşumunu, genel olarak insanlık, daha özelde toplum, en özelde de kişisel bilinç, bireyin bilinci üstleniyor. Onu – Geist’ı yeryüzünde temsil edebilecek en güçlü şarkı, film, roman, fotograf, resim, siyaset tarihi, insan ilişkileri, devrimler, savaşlar, teknolojik ve bilimsel yaratılar, sanatın ürettikleri, insana dair her ne varsa… İşte bu eserler, insanın yapıp etmeleri, insanın bilincini ortaya serer ve görünür kılarken, aynı zamanda bağlı bulunduğu mutlak bilinci de damla damla, parça parça, kısım kısım ortaya sererek görünür kılıyor. Yalnız bir sorun var ki, o da bu eserlerin, bu insan yaratılarının gücü ya da kusursuzluğu konusu… Bu husus tartışmalı, bu husus muamma – Ve bu yaratılar, kusurlu ve eksik oldukları ölçüde, mutlak bilince ihanet ediyor, onu kendi varlığına, özüne yabancılaştırıyor. Mutlak bilinç, bizim yaratılarımızla kendine baktığında, kendisi gibi olmayan, kendine hiç benzemeyen, yabancı bir varlık görüyor.

Ve mutlak bilinç – Geist – insanlıktan bir şey bekliyor. Kendine bir gün, insanlığın yaratıları bağlamında baktığında, gördüğü şeyin, kendi bakışlarıyla baktığında gördüğü şeyle birebir benzeşmeşmesinin sağlanması… Beklenti bu. Bu, insanlığın en olgun, en yüksek kültür eviyesine ulaşması halinde sağlanabilir ki, eğer sağlanırsa, işte o zaman O, kendini bulacak, bu sayede insan da kendini bulacak ve herkesle birlikte her şey kurtularak özgürleşecek. En güçlü ve en kusursuz, en yetkin sanat, en yetkin haliyle bilim ve teknoloji, barış üzerine kurulu merhamet ve sevginin egemen olduğu yaşantılar, kültürler, ilişkiler, en nihayetinde din ve felsefe, olanaklı en doğru ve en kusursuz hale geldiğinde, insanlık görevini tamamlayacak, borçlu bulunduğu mutlaklığa – Tanrı’ya borcunu ödeyerek zenginleşecek…

Hegel, Türkçeye Tinin Görüngübilimi adıyla çevrilen eserinde, bunlardan ve bu durumun diyalektik sürecinden söz ederken – İnsan, Geist hakkında, henüz soru sormaz ve sorgulamada bulunmazken, onu yanlış yorumlama riskine sahip değildi. Geist, o noktada kendi özüne uygun haldeydi, bu hal, onun TEZ hali…

Sonra, insan onu merak ederek, soru sorarak sorgulamaya başladığında cevaplar verdi. Eksik ve yanlış cevaplar… Bu cevaplar sanatı, din, bilim ve felsefeyi, en genel haliyle insanlık kültürünü oluşturdu ama insan, verdiği her eksik yanıtla, mutlak olanı daha da  biçimsiz ve yanlış hale getirdi. Ondan daha da uzaklaştı. Geist bu aşamada kendine yabancılaştı, İnsan, bu yabancılaşmışlık hali nedeniyle huzursuzluk, eksiklik duygusu ve mutsuzluğa, umutsuzluğa saplandı, yanlış yanlışı,  vahşet vahşeti doğurdu. Hiç sorup sorgulamasaydı yanlış cevap verme riski yoktu ama anlayıp tanıma şansı da yoktu. Sordu, yanlış cevapladı, tanımak istedi yanlış tanıdı. Geist, yanlış anlaşılıp, yanlış tanındığı bu aşamada artık yeryüzünde, doğanın içinde, insanların düşüncelerinde, dilinde, insanların arasındaydı, burada, ANTİ TEZ konumuna geçti.

Ve onun hem insanlığın hem kendisinin, hem insan bilincindeki yabancı halinden dolayı, insana verdiği zarardan kurtulmak, yeniden kendisi olarak, onu yabancı hale getiren insanlığa huzur bahşetmek için, bir an önce kendi özüne ulaşması, bunun için de insanın mutlak cevapları bulması gerekiyor ki bu cevapların bulunduğu aşamada da Geist, SENTEZ aşamasına geçecek, diyalektik döngü tamamlanacak.

Hegel, Tinin Görüngübiliminde bunlardan söz ederken, bazı kavramları da özellikle vurgular. Bu kavramlar: Kendinde Varlık, Kendisi İçin Varlık, Kendinde Bilinç ve Kendisi İçin Bilinç kavramları…

Sartre, tüm bu kavramları, onlara bazı yaratıcı, çok güçlü ve yol – çığır – açıcı kavramlar ekleyerek, kendi felsefesinde de kullandı.

Varlık ve Hiçlik adlı en önemli felsefi çalışmasının ilk sayfasında, ‘’Bilinç dediğimiz şeyin, her durumda ve her zaman ‘’bir şeyin’’ bilinci olduğunu, içeriksiz bir bilincin olanaklı olmadığını söyler. Ne demek istediği açık görünüyor. Böyle bir durum, yani içinde hiçbir şey olmayan bilinç hali ancak çok derin ve rüyasız uykularda olur. Ve bu bilinç hali aslında var olmamış gibidir. Bilinç ve varlık burada başka hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, kendi kendine var olur gibi Kendinde Bilinç, Kendinde Varlık haline benzer, ama farkına varılmadıkları için bu bilinç ve varlık halleri aslında hiç var olmamış gibidirler, hatta yokturlar.

Kendindelik denilen şey, var olmak için başka hiçbir şeye ihtiyaç duymama halini ifade eder. Uzun olmaklığın olduğu yerde mesela, uzunluk kısalığa göre var olur, kendinde, kendi kendine var olan uzunluk, sıcaklık, soğukluk ya da güzellik yoktur. Hem derin uykuda olup hem uykuda olduğunun bilincinde olmak ne denli mümkünse, hem başka bir şeyle belirlenmeden kendi kendine var olmak ve bunun bilincinde olmak da o denli mümkün.

Sartre’a göre, Kendisi İçin Bilinç ve Kendisi İçin Varlık kavramları, insanın kendi üzerine düşünebildiği, kendisinin farkında olduğu anları içerir. Kendisinin farkında olduğu tüm anlarda da bilinç her zaman bir şeyin bilincidir ve o şeye bağlı olarak var olmaktadır. Bu durumda Kendindelik, kendi kendine var olmaklık sona ermiş, hatta hiç var olmamış ve yoktur. Sartre, bu noktada kişisel sonucuna ulaşıyor, Hem Kendinde Bilinç ve Kendinde Varlık olma halini yaşamak hem bunun farkında olmak… Kendinde Bilinç ya da Kendisi İçin bilinç halini birleştirerek bu süreçleri aynı anda yaşamak imkânsızdır. Bunu istemek Tanrı olmayı istemek gibidir ve bu, boşuna çabadır. İnsan da kendini bu nedenle hiçbir zaman tamamlayamayacaktır. Hep eksik, hep bağımlı ve hep başka bir şeyin uzantısı olarak var olacaktır.

Sartre’ın ‘’İnsan’’ı tıpkı insan ve insanlık bilinci tarafından gerçekleştirilecek kültür ürünleri tarafından ifşa olarak nesneleşip görünür olan, kendi bilincini insanın bilincini kuşanarak kazanan Geist gibi, kendi içine kapalı bir olasılıklar ve imkânsızlıklar dünyasıdır.

Ve insan, Geist’ın hem düşüşü, hem yıkılışı ve kendinden uzaklaşmasına neden oluyorsa ve sonunda nasıl onu kurtarma yetisine, olanağına sahipse, aynı ‘’İnsan’’ kendi düşüşü, yıkılış ve kendine yabancılaşmasına neden olabilecek özgürlüğe ve bunu gerçekleştirme – yapma –  gücüne de sahip… Bunun dışında kendini kurtarma gücüne ve olasılığına da…

İnsan, hep kendisiyle buluşmak isteyen, beklediği şey her ne olursa olsun, aslında o şeye ulaşarak kendine ulaşmaya, kendine sarılmaya çalışan, hep kendini özleyen bir varlık…

İnsan olduğu şey olmaktan rahatsız ve o şey olmak istemiyor, o, olduğu şey değil. Henüz olmak istediği şey de değil. İnsan  olsa olsa bir hiç ya da en iyimser haliyle bir – olasılık varlık – İnsan inandığı ya da düşündüğü şey değil, yaptığı şey… Kim ya da ne olacaksa bunu kendisi belirleyecek ama bunu yaparken kendini olanaklı en doğru şekilde inşa edemezse yabancılaşma yaşayacak ve süreç yeniden başlayacak ve bu süreç hiç bitmeyecek. İnsan dünyaya fırlatılmış, özsüz ve sürekli en az iki seçenekle karşı karşıya kaldığı ve bunlardan birini seçtiği, seçmek durumda kaldığı için ‘’Özgürlüğe mahkûm…’’

Sartre, Hegel’den aldığı Kendinde Bilinç ve Varlık, Kendisi İçin Bilinç ve Kendisi İçin Varlık kavramlarına: Bir insan, her ne seçimde bulunursa bulunsun, seçtiği şeyle birlikte seçiminin getireceği tüm olasılık ve gerçekleri de bu seçimin beraberinde getirmekte, o olasılık ve gerçekleri de ‘’Seçmeden seçmektedir’’ diyerek ‘’Seçmeden Seçmek’’ kavramını… Arzu edip, arzu ettiğine ulaştıktan sonra, onunla ne yapacağını bilmeyen insanın ulaştığı arzu nesnesinin gereksizlik, anlamsızlık ve değersizliğini duyumsama haline de ‘’Bulantı’’ diyerek, ‘’Bulantı’’ kavramını eklemiş ama aslında Hegel’in İdealist diyalektiğini Geist’tan ayırarak, insana, insan bilincini Geist’a hizmet etmekten alıkoyarak kendine hizmet etmeye, kendini dışsallaştırarak, gerçekleştirmeye, görünür kılmaya odaklamıştır.

İnsan, başka hiçbir şeyin uzantısı ya da bağlamı olmadan, sadece hem kendi kendinin nedeni olup, Kendinde Varlık ve Kendinde Bilinç halini yaşayarak, aynı zamanda bunun farkında olamaz evet, Sartre da bunu söyler.

Ancak düşünce devam ediyor. İnsan, başka bir şeyin ekseninde var olmaktan kurtulamıyor, bilinç, dışsal bir etkiden bağımsız olarak var olamıyor.

Ama insan, o dışsal etkiyi kendi özü, uzantısı, kendine içkin bir varlık olarak konumlayabilirse, ortada dışsal bir etken değil, kişinin bizzat kendisi olacaktır ve kişi başka bir etkenin yanılsamalı varlığı bağlamında aslında kendi kendisini belirleyecek, hem kendi kendinin nedeni olacak hem bunun farkında olacaktır. Çok özlenen kişiyle olan buluşmada, seks, beslenme, serinleme, ısınma, dinlenme ve yüksek haz alınan diğer tüm edimlerde, kişi, dışsal hangi aracı kullanırsa kullansın, aslında kendiyle bütünleşmekte, kendisiyle buluşmakta ve kendisine sarılmakta…

Sonunda, hem uykuda olmanın güzelliği hem uyuyor olmanın bilinci pekâlâ da olası…

Bülent Uçar





Etiketler: , , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri