Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” TRAJİK SEÇİM ya da YÜKSÜZ OLMANIN SEVİNCİ ”

Bülent Uçar 17 Haziran 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” TRAJİK SEÇİM ya da YÜKSÜZ OLMANIN SEVİNCİ ”

____________

Kız 22 yaşındaydı, hazırda, gelecek çok yakın zamanda bir trajik gerçek vardı, zamanını kimse bilmiyordu. Erkek, ondan belki birkaç yaş büyüktü, 25 olabilir. İkisi o tuhaf ve trajik gerçekten, bir matematik hatası gibi görünen son andan önce birbirlerine birer reçete yazdılar. ‘’Bu iş uzun sürmez.’’ dedi, çocuk. ‘’Ama önemli değil, senin çok sevdiğim yeşil bir gömleğin var. Giydiğinde, gözlerinin rengini daha da belirgin kılıyor, onu giydiğin günün sabahında, düğmeleri iliklerken bana aşık ol, akşam olup da çıkarma vakti geldiğinde beni unut.’’Kız da ona karşılık verdi. ‘’Evine ulaşan sokağın giriş kısmında bana aşık ol, bunu yol boyu sürdür, evin bahçe kapısı açılıp içeri girdiğinde beni unut.’’

Çocuk, o günlerde trajik seçimle bozmuştu kafasını. ‘’Benim trajik seçimim ne olabilir?’’ diye düşünüp duruyordu, iki eş değerde güzellik bularak birinden vazgeçecek olsa, bu kararsızlığı ona hangi güzellikler duyururdu. Bu soruya cevap olabilecek sayısız düşünce geliyordu aklına ama o, sonunda cevap olarak bunu seçti: ‘’ New York’ta yeni bir Victoria Secret defilesi öncesi, kızlardan hangisi o gece podyuma çıkmasın?’’ İşte, dedi, kendine, bana bu soruyu sorsalar, yapacağım seçim ölümcül bir trajedi içerir. Seçim yapmaktan kaçınırım.

Böyle söyledi kendine. Buna inandı ve ertesi gün, kızı gördü kampüste. Kız çok güzeldi. O da etrafındaki diğer insanlar da onun çok yakın bir günde öleceğini bilmiyordu. Öldü. Çok uzaklarda hiç kimsenin tanımadığı bir başka çocuk da, bu güzellik israfı sonucu başta Tanrı olmak üzere her şeyi reddetti.

Her şey ve herkes birbirine o denli bağlıydı ki. O günlerde öyleydi, belki şimdi de öyledir. Hiç değilse kimi insanlar böyle düşünüyor olabilir.

Çok uzaklarda bir yerde kar yağmış, adam en olmadık şeyi yaparak, kar yağışı sırasında evine giden yolu yürümeye karar vermişti. Buz gibi soğuk havada… İlk o yürüyüş anında yaşadı, o tuhaf deneyimi. Bir adam gördü. Adam kırklı ya da ellili yaşlarının başında görünüyordu. Saçları döküktü. Yarı yuvarlak bir kafası vardı ve adamın çocukluğundan sonra arada bir gördüğü, birkaç hafta önce ölen arkadaşına çok benziyordu.  Yanında aynı yaşlarda bir kadın ve biri kız, diğeri erkek, ergen yaşlarda iki çocuk vardı. Hep birlikte çok mutlu görünüyorlardı. Adam ilk o an kapıldı o tuhaf düşünceye ve bu düşünce onu mutlu etti: ‘’ Bu adam, benim ölen arkadaşım, yanındaki de onun karısı, meğer cennete gitmiş ve onun cenneti buymuş, karısı ve çocuklarıyla birlikte bir akşamüstü yürüyüşüne çıkmak.’’

 

Adam eve doğru yürümeye bu düşünceler eşliğinde devam etti. Evine ulaşan sokağın çok karanlık olduğunu gördüğünde, ölü arkadaşı ve onun aile yürüyüşünü görmekten korktu. Yolun orta kısmında birini gördü ama gördüğü bu kişi, yaşayan ve hiç korkutucu olmayan geveze arkadaşı İsmail’di. Olağan koşullarda başından atmak isteyeceği İsmail’e çok yakın davrandı. Eve kadar birlikte yürüdüler. Gece geç saatlere kadar sohbet ettiler, konuştukları şeylerin çoğu boşuna ve kafa bulandıran zırvalardandı ama susmaya hiç niyetleri yoktu. Çünkü sanki sustuklarında, çok kötü bir şey olacak, mesela hayat onları terk edecek diye, hep konuşarak, onu yanlarında tutmak istiyorlardı. Gece boyu çok sigara içtiler, son bir sigara paketi kaldığında işi ağırdan aldılar ama son bir tek sigara kalınca onu da yakıp bir nefes biri, bir nefes diğeri olmak üzere, birlikte içtiler, son nefeslerden birini İsmail çekti. Diğeri, bir nefes daha çekince filtresine dek içilmiş sigara, dudağını yaktı. Canı acıyınca, ‘’Sonu çok acıymış.’’ dedi. İsmail de ‘’Neyin değil ki.’’ diye karşılık verdi ona.

Bir süre sonra uyudular. Uyumadan önce, adam, aklındaki tuhaflıkları anlattı: ‘’Bu şey, neredeyse her gün yaşanıyor. Birini görüyorum. Çok tanıdık birini, çoğunlukla da tanıdık ve çoktan ölmüş birini, bu kişiler kimi zaman çok mutlu görünüyorlar, kimi zaman da çok mutsuz ve acınası bir dehşetin ortasında. O an, hiç sekmeden aynı şeyi hissediyorum. Bu kişiler, çoktan ölüp gitmiş insanlar ve onlar, ya cennetten geliyorlar ya da cehennemden ama tuhaf olan şu ki, hiçbiri onları gördüğüm son günlerindeki yaşlarda değiller – Öldükleri günden o güne kadar geçen zaman ne kadarsa, işte o kadar yaşlanmışlar ama yine de bir şekilde tanıyabiliyorum onları. Çünkü burada ben de yaşlanıyorum, onları, tanımakta, sanırım bu nedenle zorlanmıyorum.

Bunlardan biri kendini öldürerek ölmüştü. Ama onunla karşılaştığım akşam vakti, ona konuyu açtığımda, önce hiç ilgisi olmayan şeyler söyledi, cebinden bir matara çıkardı, matara viskiyle doluydu: Bir fırt çekmeden önce ‘Geride kalan tüm güzel şeylerin şerefine.’ dedi, dikti kafasına ve ekledi:  ‘Geride kalarak güzelleşen şeyleri de unutmayalım.’ Bir büyük fırt daha…

Sonra anlattı: ‘’Olanları hiç kimse bilmiyor. Ben henüz ölmeden önce biliyordum öldürüleceğimi ve bunu kimin yapacağını. Çünkü adam çelimsizdi. Korkaktı ve beni tehdit etmeye zerre cesareti yoktu. O an anladım, bunun cebinde bir silah olduğunu ve onu bana doğru tutarak ateşleyeceğini.’’

Sabah vakti, başka yerde, başka birinin, çok güzel ve çok genç bir kadının yanında uyandım.

 

Sabah olduğunda yabancı bir yerde uyanmanın canımı acıttığı günlerdi. Bir de sanki çocukluğuma dönerek, bu yabancılıktan korkmaya da başlıyordum. O hâlâ uyuyordu. Üstümde boxer’ım yoktu. O da yarı çıplak halde uzanmıştı, pantolonu çektim üstüme, tişört üstüne de bir arkadaşımdan ödünç alıp vermediğim siyah pardösüyü geçirdim. Dışarı çıktım. Amerikan filmlerindeki tekinsiz kasabalara benziyordu. Biraz sonra yanı başımdan Jack Kerouac, Allen Ginsberg ve Neal Cassady ya da William S. Burroughs geçse şaşırmazdım. Bir kovboy gibi hissettim kendimi.

Marketin tekine doğru yürüdüm. Üstümde hâlâ kızın kokusu ve benim kokum vardı. Köpekler bu koku yüzünden üstüme doğru koşabilirlerdi. Markete girdim, birkaç poşet dolusu yiyecek, sigara ve içecek bir şeyler aldım. Çok para ödedim. Ama poşettekiler öyle ağırdı ki, kollarım acımaya, parmaklarıma kramp girmeye başladı, artık neredeyse yürüyemez haldeydim. Kapağı açık bir çöp konteynır’ı görünce, bütün poşetleri oraya atarak yüklerimden kurtulmak ve özgürce yürümek istedim. Bunu yaptım. Otele kadar da ellerimi kollarımı sallayarak keyifle yürüdüm. Hafif bir rüzgâr, deniz kokusunu bana doğru taşıyor, yaşamın ve zamanın hafifliğini duyuruyordu. Bu çok güzeldi. Belki poşettekiler de çok güzel ve lezzetliydi ama hiçbir şeyin tadı yüksüz olmakla, özgürlükle ölçülemez, karşılaştırılamazdı.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri