Sunday 24th June 2018,
Sinematografik

Bülent Uçar ” TÜM SONLAR AYNIDIR ”

Bülent Uçar 08 Şubat 2018 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” TÜM SONLAR AYNIDIR ”

__________________

Konu, zaman olunca, kafamın içi belirsizlikle doludur. Hiçbir tahminim tutmaz, yakınından bile geçmez. Ben de bu nedenle hep temkinli davranır, asla kontrolsüzlük etmem.

Bir öğle sonu, ben, arazinin ortasına biriken yağmur suyuna düştükten sonra mıydı, önce mi, anımsamıyorum ama sanırım, yaklaşık bin sene önce, zamanın hızlı geçebildiğini bilmediğim günlerdi. Şimdi buradan oraya, onca yıl öncesine bakınca, o günlerde, ölümün hep başkaları için olduğunu, benim için henüz icat edilmediğini ve geceleri, uyanıp, kendime bir kuytu aramaya kalkmadığımı, o kuytuyu, ağlamak için kullanmak istemediğimi anımsıyorum. Ama günahkâr olduğum konusundaki takıntım ve bunun bana yaşattığı mutsuzluk işkencesiyle, vicdanımdaki azap hep vardı, bu konu bin yıl öncesine dek dayanır. Zaman kadar eski… İnsanı tanımlayan şey, bir tek ona özgü olduğunda, bir anlam ya da öz ifade ediyorsa, Aristoteles,  insana dair bu ayrıksı öz’ü, insanın politika yapabilmesi, olarak belirlemiş. Benim içinse, bu öz, insanın günah işleyebilmesi ve bunun farkında olması… İnsan günah işleyen, günahkâr bir varlıktır.

İçeride, tam da orada mutlak bir hakikat var. Bu hakikat, güzellikle de Tanrı’yla da özdeş, ben ve bütün diğer insanlar, insan olarak eylemde bulunup, insan olarak dile geldikçe, her zaman yanlış, her daim bozuk ve eksik işitilerek, biçimsiz gözüküyor, içten dışarı taşan her ne varsa… Bozuk, eksik, yanlış… Eylemsizlik ve sessizlik, günahı engelleyen tek korunak… Çünkü doğru olanın ne olduğu konusu insanın işi değil. O, ne istediğini bir tek kendisi biliyor.

Bin sene önce, ben henüz var olmuşken, o devasa boyutlardaki atlar, içinde yaşadığım sokak boyunca usul usul yol alıyor, baygın gözlerle ve yan yan bakarak beni süzüyorlardı. Bir de uzayın derin, uzak karanlıklarında, çeşitli nebulalar ve çok uzak yıldızlarla ortak hareket ederek, hep uzağa, bu öz’e doğru ilerliyordum. Muhtemelen ölü bir adamdım ve bu ölmüşlük halimi de geceleri uyanıp, elime bir küçük defter ve kalem alarak ‘’Ölür müyüm? – ‘’Ölürüm.’’ yazmama borçluydum.

Aklımda bu düşüncelerle evdeki hayaleti unutmaya çalışıyordum. Bir de kişisel ölümüm ve cesedimi akla getirmemeyi, bunlara dair tasviri yok saymayı…

Çok soğuk bir gece yarısı, kapının zilini çaldım, kapı açıldığında uykulu gözleriyle bana bakan kişi sanki ikizimmiş gibi çok tanıdık göründü. Ve sanki elimde olmadan söylemiş gibi, şöyle dedim ona. ‘’Suyun 1500 metre altında, göğün de karanlık uzaklarındaydık, kıvılcım çaktı, ateş yanmadı ama bizi ‘’bir şey’’ sanki yün bir battaniye gibi sararak ısıttı. – Ve ölüler, onları unuttuğumuz için geri dönmüyorlar, onların öldüğü ilk gün hissedilen acı, duyulan keder, hiç azalmadan hep aynı kalsa, unutulmazlar ve bir gün geri dönerler ama bu sence de olanaksız mı? – Diğer insanlar bu konuda umutsuz, ben değilim, lütfen sen de olma.’’

 

O, hiç konuşmadı, uyumak için odasına yönelirken ‘’Duymak istediğin ve istemediğin her şeyi sabah vakti söyleyeceğim.’’  dedi ve kısmen yok oldu.

Sabah olduğunda yanı başındaydım. O da bir rüyada sayıklar gibi konuşuyordu:

 

‘’Elinde gıcır gıcır bir glock 19′la kim olsa aynısını yapardı,

ateşi yaktığında kedi ölmüştü. Emniyet kilidi açık… Parmaklarını sar, tetik acıtır. Fırtınanın yaklaştığını iki kişi biliyor, diğeri sen değilsin, korkunca, zamana ateş etmiştin.

Şimdi, bugünü öldürdüysen evine dön, dün çoktan ceset, kanı hâlâ akıyor aklının kaygan yüzeyinde.

Geçmişi saklayan suya siyanür karıştırdı çocuk, o senin ıslak hafızan. Alacakaranlıkta ölürsün ve gündüzü geceye kararttığında bulutlar, senin saklı sığınaklarına yağmur damlalarıyla birlikte büyük fırtınanın rüzgârları doluşacak. Sana ait olmayan bütün odalara, parmak aralarına, gözlerinin içine, uyursan rüyalarına, gözkapağı kırpışlarına, uyanmak istemeyen uyku düşkünlüğüne bile süzülecekler.

Koridorun sonuna geldiğinde, perdelerin içeriye doğru uçuştuğunu göreceksin.

Sende kıpırtı olmayacak.

Rüzgâr evi sarsıyor ve o, sokağı süpürürken yeryüzünden,

senin öylece durağan oluşun

çoktandır bildiğin nedenden.

Balkona çıkıp parmaklıklara yaslandığında, buna ihtiyaç duymadığını anlıyorsun.

Ağaçlar yerlerinden sökülüyor… Savrulacaklar…

Bak işte orada, öyle gürültü çıkarıyorlar ki, merak ediyorsun.

Sadece bir ağaç bile, bırakıp giderken neden tutunmaya çalışır?

Geride ne bırakır

Terk etmekten acı duyduğu?

Bir tür doğa illüzyonu,

Her canlı çekip gitmekten çekinir.

Bu, korkutucu acı.

Haksızlık yapıldığını hissetsen de öyle olmadığına kuşku duyma.

Daha mutlu bir hayat düşlemiş, daha farklı bir sen, daha farklı bir son istemişsindir.

Ancak hiç öğretilmemiş olandan kuşku duymuyorsun. Tüm sonlar aynıdır. Herkes ölür.

Bülent Uçar





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri