Saturday 21st October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” WITTGENSTEIN, DİĞERLERİ VE UZAKTAKİ ŞEYLER HAKKINDA ”

Bülent Uçar 20 Ekim 2016 FELSEFE Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” WITTGENSTEIN, DİĞERLERİ VE UZAKTAKİ ŞEYLER HAKKINDA ”

                                   “Sınırı geçtik ama hâlâ buradayız.

                        İnsanın evine ulaşabilmesi için daha kaç sınır geçmesi gerekir

                                   Ellerimi uzatsam sana dokunabilirdim, biliyorum…

Ve parçalanmış zaman yeniden bütünleşirdi…

                                               Ama bana engel olan bir şey var,

                                               Keşke sana döndüm diyebilsem…

                                               Ama bana engel olan bir şey var.

                                   Yolculuk bitmedi daha… Yolculuk bitmedi…”

                                   Theo Angelopoulus (Le Regard D’Ulysse)

 

 

 

Wittgeinstein felsefeyi ‘aklın dilin büyüsüne karşı koyma çabası’ olarak tanımlamıştı. Aklın yaşamın (‘şey’lerin) uzağında dilin peşinden sürüklenerek gerçek olandan ve ona bağlı özden koparak yabancılaşma ataklarına karşı koyma çabası… Hayatta olmak, eğer intihar fikri bir seçenek olarak değerlendirmemişse insan bilincinden bağımsız bir gerçekliktir. Bilinç ya şey’lere dönerek anlamaya çalışacaktır ya da öylece fenomenolojik bir algı biçimiyle dokunmadan izleyecek görüye düşenleri yalnızca tasvir edecektir… Aleladeliğin içinde kendine sezgisel ya da duygusal özdeşleşim bulamayan bir felsefi tutum ya da söylem sağlamasını gerçekleştirememiş sayılmalıdır, tersi durumda ise şu ‘felsefi söylem, bilimsel söylem gibi kanıt içeremez’ tezi çürütülmüş olacaktır. Çünkü şey’lerin peşinden giden zihin,  özün bilgisine ulaşma yolunda yanlış bilgiye ulaşsa da yolunu hiçbir zaman yitirmeyecektir. ‘Ben varken ölüm yoktur, ölüm geldiğindeyse ben olmayacağım’ diyen Epikuros bu ağdalı (büyüleyici) diliyle umarım ölüm korkusunu ve onun hiçleştiren etkisini azaltabilmiştir; çünkü bende işe yaramadı. Oysa sözü bırakarak, insanın (kendimin) ölümle olan fenomenal bağına odaklandığımda büyüyü bozmak hiç zor olmadı.

Zihnin en dolaysız duygu ve düşünce geçirgenliği aşamasında, ona sunulan deneyimin bırakın ağdalı bir düşünceye dönüştürülmesini, yalnızca kabaca bir betimlenişi bile konu o anda ne ise ona dair öz’ü hiç değilse yaklaşık olarak verebilecektir.

Yürümeyi bir metafor ya da gerçeklik olarak tutkuyla önemseyen Kierkegaard  bir defasında şöyle yazmış: ‘Kendime yürüyüş arkadaşı olarak dolaysız zihnin dolaysız diline sahip birini seçmeyi, dilin tuzak dolu oyunlarının içinde devinen kişiye yeğ tutarım. ‘Tabi hem dolaysızlığı hem biçimin ve biçemin sofistike unsurunu bir arada barındıran biri elbette hepsine yeğ tutulabilir.Yine Oruç Aruoba bir metininde aşktan söz ederken bir köylünün ağzından dökülen şu sözleri alıntılamıştı, köylüye sorarlar ‘Aşk nedir’ cevap verir ‘Kızı babasından istersin, vermezlerse aşık olursun’…

Marcel Proust, ‘Kayıp Zamanın İzinde’ birinci kitap ‘Çiçek Açmış Genç Kızların Gölgesinde’ bir yerlerde şöyle yazmış: ‘İnsan olmak istediği kişiyi ne denli resmetmeye çalışırsa çalışsın ortaya her zaman olduğu kişinin resmi çıkacaktır.’ Ya da senaryosunu William Hjortsberg’in aynı adlı kitabından uyarlayan ve aynı zamanda filmin yönetmeni de olan Alan Parker, bir çeşit Faust uyarlaması olan bu filmin finalinde Louis Cyphre’a (luis sayfır-Lusifer) şunları söyletir:  ‘Aynaya ne denli kaçamak bakarsan bak yansıman gözlerinin içine bakacaktır.’ İnsan kendinden ve yaşamdan ve onun fenomenal gerçekliğinden asla kaçamaz, ondan kaçtığında ele geçirdiklerini ya da ondan kaçırdığın her şeyi bir gün mutlaka geri alır. Bu yüzden ‘söylem’ yaşamdan çıkmalı ya da ‘söylemin hakikati içerip içermediği salt yaşamsal şey’in dolaysız bilince düşen tezahüründe mutlak sağlaması gerçekleşmeli…

 

 

 

Martin Heidegge, insanı Dasein (oradaki varlık) olarak, tüm içerik ve öz belirlenimlerinden uzak, dünyayla temas içinde ve sürekli etki sağanağı altında bir var olan olarak betimliyordu. İnsan ‘zaman’ın içinde kendini bu etkilerle kuracak ve kurma hali ölene dek sürecekti. Üstelik insan öleceğini de biliyordu ve bu bilinç hali onun anlam yaratma, kendini kurma sürecinde en önemli itkisi haline gelecekti. İnsan acı ve sevinçle yoğrulmuş,  yok olacağının bilinciyle, bu bilincin kaygısıyla yaşayan kendine özgü bir varlık ve taşıdığı bilinç ve bu bilinci zamanın içindeki akışı ekseninde ele alışı nedeniyle ve sırf bu yüzden ‘varlığın çobanı’ konumundaydı.

Heidegger‘e göre insan, varlığı nasıl istiyor ve nasıl yorumluyorsa öyle güdecekti. Heidegger felsefi hakikati orada duran bir şey olarak değil, insanın ‘zaman içindeki varlığı’nın kuracağı bir şey olarak tasarlayacağını savlıyordu. Kendisi düşünsel sürecinin son dönemlerinde felsefenin düşünme edimi olmaklığının bir sınırı olduğunu, sezgisel bir tutumla sanatın kurduğu güzellik dünyalarının ve özellikle şiirin var oluşa gerekli olan öz açılımını yapabileceğini düşünmeye başlamıştı. Bu düşüncelerin uzantısı kırılgan; ancak iş söze geldiğinde sert ve karanlıktı. Bir defasında şunları yazmış olan Johann Christian Friedrich Hölderlin‘e hayranlığa kadar ilerlemişti yaşlı ruhunda. Hölderlin‘e ait şu satırlar bir Dasein olarak belirlenimini, olanaklıysa özünü arayan insan var olanına dair apaçık betimi Heidegger usulünce de yeteri kadar ortaya koyuyordu: ”Yorumlanmayan imgeleriz, hiç hissetmeyiz acımızı ve yitirdik dilimizi yabancı topraklarda, iyi yüreklilik, saflık kaldığı sürece yüreğinde, insan mutsuzlukla ölçmeyecektir kendini Tanrılığa karşı”

Heidegger‘in düşünsel sürecinin sonunda yer alan bu tutumu, estetik tavır ve sezgisel algılama biçimi, insanı ‘hakikat’in yurduna taşıyacaktır. Kalıcı ve sonsuz biçimde olmasa da o yurdun tatlarını bir an için bile olsa duyumsayacaktır, diye yorumlamak yanlış olmaz. Çünkü şiir ya da diğer tüm sanatsal biçimler yaşamdan alıyor çıkış noktasını. Yaşam ve onun bilinci olan insan, sanatın kurduğu dünyanın içinde kendini ilk elde, doğrudan yaşamın içindeyken olamadığı biçimde açımlayarak kendisiyle karşılaşır. Heidegger’e göre bu karşılaşma şiirle olanaklıydı, bana kalırsa şiirsel olan her şeyle olanaklı hale gelen bir karşılaşma süreci bu. Özellikle yaşamın yeniden inşa edildiği hikâye, tiyatro oyunu, sinema ve roman sanatıyla…

Georg Wilhelm Friedrich Nietzsche, düşüncenin yalnızca kanla yazılan ve kahkahaya (hayret, hayranlık ve coşku uyandıran sevince) neden olanının ilgi çekici olduğunu düşünüyordu. Yaşamda ‘kendinde değer’, ‘kendinde anlam’ yoktu. Dolayısıyla değer ve anlam yoksunluğunun düşünen her varlığın içine düşeceği bir hastalık olduğu açıkça görünüyordu. Bu hastalık bir hedef değil, aşılması gereken bir engel, üstelik çürüten bir durak sayılmalıydı. İşte bu noktada, bir tür hastalık olarak gördüğü Nihilizmi aşmak için önerdiği Üst İnsan profili ve içeriğini, bu bileşimin ortaya çıkaracağı sonuca nasıl bir süreçle ulaşılabileceğinin kılavuzunu sunduğu ‘Böyle Buyurdu Zerdüşt’ adlı eserini lirik bir biçimde şiirsel ve romanesk bir kurgu içinde yazdı. Felsefî bir roman değildi; ancak neredeyse romansı bir felsefî eserdi karşımızda duran. Yaşam dolu olan bir felsefeyi başka türlü kaleme alamazdı ve yaşamı kaynak alan, yaşamdan çıkan tüm felsefî söylemlerde kendisine sanatsal kurgu bağlamında bir dünya, bu dünya içinde ete kemiğe bürünen karakterlerce dramatik araçlar bulabilirdi. Bu araçların yardımıyla kendisini olanaklı en ilgi çekici ve etkili haliyle dışa vurabilirdi. Çünkü ya kanla yazılan ilgi çeker ya da ilgi çekici olmanın yolu düşünceyi kana, cana bulamaktır.

 Friedrich Nietzsche’ye göre felsefenin kanla, yaşamın çırılçıplak kaosundan beslenen o çıplaklığın biçimsel dışavurumuyla ilgili bir yanı olmalıydı ve bu besleniş sanatla ya da felsefeyle kendine boşalım alanı bulmalıydı. Düşüncenin, en trajik olanın bile mutlak biçimde coşkuya (kahkahaya) neden olması gerektiğini savlıyordu. Aksi halde ilgiye değer ve doğruluğuna güvenilen bir düşünce olamazdı. Ona göre insan, temelde dionyssosyak bir varlık içeriği taşıyordu ve akıl, hakimiyetini dikte ettiğinde, bu kaotik coşku hali biçim kazanıyor; ancak bu biçim ağır kan kaybına uğruyordu. Nietszche, bu yüzden benim tanrım Dionyssos; ancak Apollonca konuşan Dionyssos derken Dioyissos‘la yaşamı ve onun coşkunluklar içindeki kaotik yanını ifade ediyor. Dionyssos, tüm bu arzuları tutku ve yaşam coşkunluklarını, acının ve zevkin ya da trajedinin, esrimenin ve kendinden geçmenin, yaşama dair ahlâkın hadım edici bozgununa uğramamış ne varsa, biçimsiz ancak tapılası güzelliğini anlamsız ama ölesiye değerli yanını simgeliyordu. Dionyssos ve insan, bir sarışın yırtıcı hayvan gibi Apollon’dan (biçimlendirici, düzen sağlayan akıl) yardım almadan da hayatını çoşkunluklar içerisinde sürdürebilirdi ve bu Nietszche için itiraz edilmez bir yaşama biçimi olabilirdi. Ancak o Dionyssos’un Apollonca biçim kazanmasını, yine de dionysosyak yanını yitirmemesini istiyordu, Tanrı öldü, demişti; ancak yaşamı ve onun arzu sağanağı yaratan yanını Tanrı edinmiş gibiydi. Bu yüzden sanat da kanla yapılmalıydı felsefe de. Yaşam da kanla yaşanmalıydı, gerçek ve kirli, temiz ve yüce, bir hayvan gibi ya da bir müziğin notalarının zarafetinde ama asla sadece Apollona – akla – kurban edilerek değil. Örneğin tüm Alman ırkına saldırırken neden Johann Wolfgang Von Goethe‘yi el üstünde tutuyordu. Neden ilk zamanlarında hocam dediği Arthur Schopenhauer‘a sonradan korkak demeye başlamıştı ya da ailesine kadar yakın ilişkiler içinde olduğu, hayranlık beslediği müzisyen Richard Wagner’e sonradan neden karşı çıkmış, hatta bu konuyu neden “Wagner Olayı” adı altında yazıya dökmüş kitaplaştırmıştır. Hepsinde karşı koyduğu ortak tek nokta vardı. Neredeyse küfür ederek reddetmeye başladığı bu adamlar ona göre eski hallerinden eser taşımıyorlardı. Yaşamın canlılığından beslenen felsefe ya da sanatlarını aklın kuruluğuna teslim etmişlerdi. Ölmüşlerdi, yaşayan birer ölüydüler onlar. Hepsinden önemlisi, yaşamın arzu duyuran yanından korku duyan korkaklardı. Schopenhauer, yaşamın anlamsızlığından söz etmişti ve sonuna kadar haklıydı; ancak neden tutkulardan uzak durmayı, mutluluk ya da haz peşinde olmanın riskli ve acıya davet çıkaran yanını uzak tutmayı, sadece acısızlığın peşinden gitmeyi salık verir hale gelmişti. Bunu Hristiyan düşüncesi zaten yapmıyor muydu ki Nietzsche, Deccal‘de bu konuya da değinmiş, yaşamın coşkun yanını hor gören her şeye yaptığı gibi buna da karşı çıkmış, sert ve karanlık bir biçemle neredeyse öldüresiye saldırmıştı Hıristiyanlığa da. Wagne, eskisi gibi tutkulu besteler yapmıyordu. Müziği neredeyse matematiksel bir kurgu halini almıştı. Notalar, anı yücelteceğine daha başlamayan zaman dilimlerini bile çoktan öldürüyordu. Henüz doğmamış olanların bile binlerce yıllık ölü sayıldığı günlerin habercisi gibiydiler melodiler.

Oysa Johann Wolfgang Von Goethe‘yi yere göğe sığdıramıyordu; çünkü Goethe, iyinin ve kötünün ötesinde hem bir ‘sarışın bir yırtıcı hayvan’ gibi davranıyor yaşamın sularında, neye tutku duyuyor, arzu salıyorsa ona koşuyor ve elde etmek için ahlâk dışı olmaktan sakınmıyordu. Hem çöpü altına çevirecek denli dionyssosyak sanatın biçimini yaratabiliyordu. Genç Johann Wolfgang bir kadına aşık olmuştu. Üstelik kadın başkasıyla nişanlıydı. O kadın, o bir başkasıyla evlenince, Johann Wolfgang Von Goeth,e intiharı düşünecek kadar acıya ve umutsuzluğa kapılmış ve bu dionysosyak duygular içindeyken sanatın biçimine vazgeçerek değil, arzu etmeyi sürdürerek sığınmak bir yana, acıyı güzelliğe çevirircesine; düşkünlüğünü, onulmaz sürüngenliğini soylu bir forma dönüştürerek karşı koymuştu. Onu öldürmeyen acı güçlendirmiş miydi? Bunun önemi yoktu. Onu öldürmeyen acı, onu başka bir şeye, başka deneyimlerin coşkunluklarının eklendiği sağanakların kaynağı haline getirmişti. Werther bütün Avrupa’yı etkiliyor, intihar salgınlarına neden oluyor. Goethe‘yi kurtarırken dünyaya ve yaşama, geçici de olsa bir kışkırtıcılık, karanlık da olsa sevinç çılgınlıkları ekliyordu. Goethe, Werther‘le birlikte ölmüş; yalnız Werther‘in aksine hayatta kalarak her ölümü tatmış varlık gibi kaygısızca ve her durumda yaşamın suyuna koşmuştu.

Faust‘un satırlarında yine bir yaşam övgüsü ve bu övgüye rağmen insanın ‘hayatım dur geçme o kadar güzelsin ki’ dediği anda, bu durma ve yetinme anında nasıl da kaybedeceğini, tam o anda şeytana karşı gardını düşüreceğini, yaşamı kutsayan ancak anlamın kalıcı olmadığını, sürekli yaratılması gereken bir şey olduğunu öne sürüyordu. Yine aklın önderliğinde; ancak dionyssosun egemenliğinde olduğunu duyurmuştu Goethe.

Danimarkalı filozof (o kendisine Yürüyücü, Estet demeyi tercih ederdi.) Sören Kierkegaard, olanaklı en yüce ve ruhu kurtulmaya doğru taşıyan en asil karakter olarak İman Şövalyesi figürünü betimlemişti. Her ne kadar kendisini bu kişi olmaya adayamasa da bundan izler taşıyarak hayatını sürdürmüş, bir estet olarak güzelliğin, nerede olursa olsun güzelliğin ve onu yaratmanın, kurmanın sınırında gezinmişti. Onun egemen tutkusu Baştan Çıkarıcının Günlüğü‘nün girişinde alıntıladığı üzere ‘genç kızdı‘ ve Tanrı’ya yakın hissetmenin dolaylı en güzel aracıydı bu.

İman Şövalyesi karakterini betimlerken ilhamını dinler tarihi içinde yer alan ilahi kimliğe sahip biri aracılığı ile edindi. İman Şövalyesi, ruhunu Tanrı’ya, dolayısıyla sonsuza teslim etmiş, bu yüzden dünyaya daha çok nüfuz ederek yaşamaya olanak bulmuş bir karakterdi. Arayışını sona erdirmiş, arayışı sırasında odaklanamadığı dünyaya hakkını teslim etmeye başlamış, sofistike ve neredeyse tövbekar bir düşünce arsızı, ancak eninde sonunda safiyaneydi. Bu figür Kierkegaard için olmaya can attığı varlık hali, sahip olmaya arzu saldığı algı biçimi, bir tür alter egoydu. Bu karakterle ilgili söylemlerine bir hikâye aracılığı ile açıklık getirmek istedi. Neyse ki hikâyeyi kurgulamak zorunda kalmadı. Anlatmak istediğini ete kemiğe bürüyecek hikâye kahramanını hazırda yaşanmış ya da rivayet edilen hikâyesiyle ele aldı. Bu hikâyenin farklı versiyonlarını üreterek Korku ve Titreme adlı eserini oluşturdu. Hz. İbrahim‘in oğlu İshak‘ı kurban etme girişimi sürecini öncesi ve sonrasıyla ele aldığı bir eserdi. Ona göre tutkunun ve adanmışlığın hikâyesiydi bu. İbrahim, çok istediği bir oğul için Tanrı’dan dilekte bulunmuş, eğer buna sahip olursa en sevgili varlığa, Tanrı’ya, onu armağan olarak sunacağını söylemişti. Tanrı’ya armağan sunmak kolay değildi. Öyle herhangi bir şeyi değil, asla vazgeçemeyeceği değerde, yokluğunda yaşayamayacağı şeyi Tanrı’ya sunabilirdi insan. Önce buna sahip olmayı diliyordu İbrahim. Sahip olmuştu sonunda, düşündüğünden daha fazla aşk duyduğu bir oğula. Vazgeçmenin, kurban etmenin olanaksız olduğu bir oğul ve bu yüzden Tanrı’ya verilebilecek derecede uygun bir hediye. Tanrı’ya olan bağlılığını yinelemek ve verdiği sözü tutmak için ruhu kanayarak yanında İshak çöle düştü. Kim yapabilirdi böyle bir fedakârlığı, sadece bir İman Şövalyesi. Yokluğu kendisini bir ölüden daha ölü birine dönüştürecek sevgiliyi, daha büyük bir adanmışlığa adayacak biri. Kaynağını derinden, dipten; ancak her ne denli karanlık olursa olsun hayattan alan bir algı ürünü olarak var edilmiş, bir kahraman aracılığı ile teorize edilmiş ya da en azından onun aracılığı ile doğruluğunun sağlaması yapılmış felsefî bir söylemin sonucuydu bu karakter. Ya da tersi…

Eğer daha derinden ve yakından bakılırsa metafizik ya da mitolojik olan hikâyenin ontolojik yanı görülecektir. Çünkü tüm bu hikâyelerin giriş noktasında yaşam vardır. Bu yaşamın fenomenolojik betimlenişi sonucu dışa vurulmuş özü… Mitolojik karakterler, yaşamdaki gerçekliğin karşılığı olarak hikâye edilmişlerdi. Hikâyelerin, anlamaya yönelik ontolojik çaba sonrası var oluşla ilgili açılım göstereceği açıktı.

Anlamaya çalışılan hayatı, felsefeyle anlamaya, anlatmaya çalışmak yerine, fenomenolojik bir görüyle hikâyelendirmeye kalkılırsa ortaya ya sanat çıkıyordu ya da mitoloji. Frederich Nietszche, Tragedya’nın Doğuşu adlı eserinde bütün ihtişamıyla pagan ruhunu ve onun öldüresiye yaşam dolu, şehvetli ve zevkin görkemleriyle donanmış, yine de her zaman naif olan biçimini ve içeriğini ele almış. Mitolojinin köklerinin irrasyonel gibi algılanan ancak yüksek bir rasyonellik içeren yanını göstermeye çalışmıştı. (İrrasyonel olanın coşkunluğu kategorik bir akılla ussallanamasa da, özgür bir ruhun bağlandığı deliliğe yakın bir üst akılla mutlak biçimde ussallanacaktır.) Bu mitoloji geleneğinden gelen bir kültürün devamında ortaya çıkan Yunan felsefesinin de, tıpkı mitolojisi gibi dionyssosyak olduğunun kuşku duyulmaz biçimde görülmesi gerektiğinin altını çizmişti. Önce yaşam vardı, önce kan akıyordu, sözcükler daha sonra akmaya başlamıştı.

Antik Yunan felsefe kültürünün felsefeyapmak‘la oluşmadığı, kurgu içermeden doğrudan yaşamın kendisinden fenomenolojik bir inceliğin ürünü olarak devşirildiği o karanlık ve bilinen biyografisi insanın ruhunu acıtan güzelliğiyle yalnızca Herakleitos ile bile görülebilir. Platon‘un felsefeyi Eros‘la başlatıyor oluşunu da buna eklediğimizde Antik Yunan düşünsel eğiliminin fenomenal bir yol izlediğini söyleyebiliriz. Felsefe yaşamdan çıkarılıyor, yaşamın fenomenolojik hissiyatının yine aynı biçimde tasviri ve bu tasvirin özü üzerine arayışı sürecinden.

Bu bağlamda ele alındığında felsefî söylemin kaynağını yaşamda doğrudan, olağan olanın deneyiminde bulmak hiç zor değil. O halde felsefî söylemin arka planı dramatik bir gerçeklik içerir ya da bu gerçeklik kurguyla yeniden oluşturulabilir. Sokrates, soylu ailelerin genç çocuklarının sofralarında baş köşeye buyur edildiğinde, diyalog aracılığıyla neredeyse dramatik bir kurgu içinde, hatta teatral bir biçim ve içerikle karşılıklı ‘oynayarak’ gerçeği (ele alınan konuyla ilgili hakikati) bulmaya çalışır. Ortaya atılan iddialar ki bunların neredeyse tamamı Sokrates tarafından değil, diğer konuşmacı ya da konuşmacılar tarafından ileri sürülürdü. Sokrate,s yalnızca bu iddiaları çürütür ve bu çürütme işini yaparken, sıklıkla yaşamsal olanın deneyiminden yararlanarak bir ‘düşünsel sağlama’ yapardı. Hiçbir diyalogda, sonuca ulaşılamamış olsa da diyaloglardaki mevcut iddiaların yanlış olduğu kanıtlanmıştır. Hakikatin bilinmediği bir yerde paradoks gibi görünen bu yanlışlık kanıtlamasının sağlaması da yukarıda da söylediğim gibi yaşamsal deneyimlerin örneklerine bağlanarak ikna edici biçimde yapılmıştır. Sokratik tüm diyaloglar bir tür canlandırma süreci içinde gelişmiş ve öylece devam etmiştir. İkna edici, canlı ve neredeyse bir romanın kahramanlarının diyalekt‘teki hallerinin sürükleyiciliğine sahip bir edada…

Platon, felsefe Eros‘la başlar, insan dünyaya baktığında ilgi çekici olan baskın görünüş güzellik ‘ışık’tır, der. Güzellik tutkuyu harekete geçirir, tutku sahip olma arzusunu, onsuz olamamanın getirdiği katlanılmaz eksiklik halini… Bu güzelliğe sahip olunduğundaysa, mutlaklık içerdiğine ve tamamlanmışlık yaratacağına kuşku duyulmayan sahipliğin sadece hayal kırıklığı yarattığı görülür, çünkü sahip olunan, güzelliğin kendisi değil, yalnızca uzaktan, henüz sahip olunmamışken mutlak görünen, ele geçirildiğindeyse bir güzellik kopyası olduğu anlaşılan bir tür yansımadır. Ve tüm bu tutku ve sahip olma atakları taşıyan deneyimler, hayal kırıklığıyla sonuçlanacaktır. Çünkü hakikatin alanı dünya değil, yalnızca düşünme edimi sonucu düşüncenin ulaşabildiği düşüncelerin dünyasıdır. Güzelliğe dair hayal kırıklığı olmayanın Philo-sophia‘yı başlatması olanaklı değildir. Felsefe, hayal kırıklığının karanlığıyla beslenmiş arayış ve bulma tutkusunun ürünü olarak var olagelmiştir.

Felsefi söylem ki eğer bu söylem bir akademisyen tarafından değil de bir arayıcı (filozof)  tarafından söylenmişse, sanılanın aksine bir kanıta dayanır ve sanıldığı üzere spekülatif değildir. Dünyanın her yerinde, var oluşmanın gerçek kılındığı tüm zaman ve mekân parçalarında tekrar edilen deney(im)lere dayanarak aynı sonuçları verir, kanıtlanır ve doğruluğundan kuşku duyulmaz. Bu kuşkusuzluk duyumu için bu söylemin gerçek bir arayıcı tarafından bulgulanması ve kaçınılmaz biçimde kanla yazılmış olması kâfidir.

Felsefe ilk hareket noktasını yaşamdan alır. Yürüyücü için ilk adımı atacağı noktayı görmesi ve diğer adımlar için yolun uzunluğunun ayrımına varması yeterlidir. Bu hareket noktası uçuşkan, dişil bir şey ve asla bir röntgenciye (akademik gözlemciye) açık değil. Tutkuya kanan bir yanı, bu tür bir zaafı olduğu söylenebilir ve bu zaaf konusunun, gerçeklik olasılığının reddi pek bilimsel olmayacaktır.

Hiçbir felsefî söylem yoktur ki, yeter ki akademisyen (röntgenci) tarafından ele alınmış olmasın, hiçbir felsefî söylem yoktur ki kanla yazılmış olmasın. En kuru ve soğuk olanı da buna dahil. “Her A olayının ardından B olayının geliyor olması, B’yi sonuç A’yı zorunlu neden yapmaya yeter mi? A ve B ardışıklığı tesadüf olamaz mı? Asla gerçek nedenleri bilemeyeceğiz; ancak hayatı sürdürmek için o nedenleri zorunlu saymaya devam edeceğiz.” diyen İngiliz David Hume, bu söylemiyle okuyucunun kanının damarlarından daha hızlı akmasına ve mutlak bir özü yakalayan her arayıcının yaptığı gibi coşkuyla kahkaha atmasına neden olmuyorsa, bu söylem ve kahkaha arasındaki bağın zorunlu yanının şüpheli olduğundan değil de, okuyucunun kahkaha özgürlüğünü kullanmasının zorunluluğunu kullanmadığı anlamına gelir.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri