Friday 20th October 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” YOKLUĞUNDA SEVİLEN ADAM ”

Bülent Uçar 30 Eylül 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” YOKLUĞUNDA SEVİLEN ADAM ”

_____________

Bir arkadaşım anlatmıştı. Ben de anlattığı şeye hayran kalmış, duyduğum en güzel sevgi anlatısı, benzetmesi olduğunu düşünmüştüm. ‘’…Dedem beni öyle severdi ki…’’ demişti. ‘’Bana hep ‘Seni öyle çok seviyorum ki, içimi açsalar sen çıkarsın’ derdi. Anlattığı bu şey çok güzel ve ama beni hiç kimse böyle sevmedi.

 

Cevaplanması için sorulmayan sorular kategorisinde, sorulduğu anda cevabı da aşikâr olup, kendini duyuran bir soru olarak: Yakınlık ve belki birazcık da şefkat içeren kısacık anlarda işitilen sözler, neden bir tür cennet vaadi, bir kurtuluş umudu, yoğun beklenti ve aşka ramak kala duygusu içerir?

Salt yalnızlığın kederi olamaz ama bunun bir güzelliği var, ondandır

1

Her şeyden önce, korku başladı. İçimde… Üstelik tehdit de tehdidi gerçekleştirecek ve kendimi o çok zor duruma sokacak olan bendim. Bir gün bir şey söylemiştim, hem kendime hem onlara ve diğerlerine.

Ve bu şey bir çeşit kehanete dönüştü. Ortada bir tarih vardı. O tarih çok yaklaştı ve şimdi, sonunda geldi. Yeryüzünde bunu ve o hissi bir tek ben biliyorum, diyemem ama bilenlerden, dolayısı ile pek şanslı olmayanlardan biri olduğumu söyleyebilirim.

2

Onlar beni hiçbir zaman sevmediler, bazen bana çok kızgın olup nefret ettiklerini bile düşündürdüler. Ancak ben bunlardan hiç kimseye söz etmedim. Aklıma bile gelmedi. Çünkü bunu aklıma getirecek o güne daha çok vardı. Üstelik, bir akşamüstü birine söyledim, o da hak vererek gülümsedi, yani başka ne yapabilirdi ki, ona ‘’Ben, yokluğunda sevilen adamım.’’ demiştim.

Bir akşamüstü vakti, kasabanın tekinde, kalabalık Pazar yeri kurulduğu saatlerde, içerideki ara sokaklarda gölge hem sessizliği hem o patikayı saklıyordu. Nereye gitmek istediğimi biliyordum. Ama oraya nasıl gidebileceğimi bilemiyordum. Sokaklar boyunca yürüdüm. Gördüğüm her sapak, seçim gerektiren her dönüş olasılığı kafamı karıştırdı. Fakat o gölge, akşamın merhametle gelişi, o halde oluşan ışık tüm görünümleri ve gerçekleri bir rüya anına dönüştürdü.

Bakıp gördüğüm hiçbir şey yeryüzüne ait değildi ve sanki göğün ilahi sahipliğine  sığınmıştı. Öyle hissettim. Şu kanıtlanamayan ama orada Tanrı gibi mutlak ve gerçek olarak duran sonsuzluk gerçeği…

Çok zaman geçmedi. Bir genç kadın ve yanında küçük oğlu çıktı karşıma. Kadın orta uzun boylu, ince yapılı ve kısmen örtülüydü. Mavi gözleri vardı. Yumuşak da bir sesi… ‘’Kayboldum’’ dedim, ona.

‘’Ben de.’’ dedi.

‘’Ama ben gerçekten…’’ dedim.

‘’Benimki de öyle, ama şimdi bana kalırsa ilk sizin yolunuzu bulalım. Buralar çok karışıktır. İnsan bir kaybolmasın, bir daha kolay kolay bulamaz kendini de yolunu da.’’ diye sözü bağlamıştı ki, hiç beklemediğim bir şey yaptı. Sıcacık sağ eliyle, sol elimi tuttu. ‘’Size aşağıdaki yola dek eşlik etmek istiyorum.’’ dedi.

Ben de o an fark ettim ki bir sevgi boşluğum var ve bunun karşılık bulması, alelade bir şeyle değil, bir tür ilahi varlığın bana yaklaşması ile olanaklı

 3

Kadının güzel olduğunu söylemek, görüntüyü sıfatlamaya yeter gibi değil ama kadın bilinen anlamlarda elbette güzel… Ancak ‘’Bilinmeyen’’in uyum, ölçü ve gizli saklı hallerinin duyurduğu bir sakinlik, sessizlik huzuru duyurarak, başka bir güzellik, hatta ilahi bir gücün varlığını da çağrıştırarak sezdiriyor.

Ben öyle düşünüyorum ya, bu çağrışımlar, sezdirişler, onun hep o narin görünen bedeni ve masmavi gözlerinden kaynaklanıyor, Bir de boyunun ölçüsünden… Uzun değil, orta uzun belki tanımlamaya yeter ama bu denli ölçü, sanki özenle var edilmiş gibi görünmek, her bir uzuv ve genel bedenin bu kadar ölçülü bir biçime sahip olması, onun bir babası olduğunu ama bu babanın göksel bir varlık olduğunu düşündürerek, o varlıkla tanışmam gerektiğini hissettiriyor. O adama sormam gereken çok şey var. Başta da neden kendisi hiç gelmez de hep ulak yollar. Bu genç kadın da onun söylemediklerinin ama sahip olduğu aşikâr olan hakikat ve anlamların, amaç ya da kutsiyetlerin taşıyıcılık görevini üstlenerek buralara kadar gelsin, duyursun, sezdirsin ancak O hiç ortalıkta olmasın. Bir engeli olduğunu sanmıyorum. Bu, onun seçimi, insanla onun arasında bir tuhaf şey var. Bana kalırsa estetik bir açmaz, Bir tür zarafet sorunu…

İnsanı kaba buluyor. İnsan, verilen hediyelere gerekli teşekkür sunumunun çok gerisinde. Üstelik değersizleştirme, bir anda yücelikle eşdeğermiş gibi aynı hizada yürüme ve gerekirse eleştirerek aynı boyda olduğunu düşünme cüretkârlığına sahip. O, bunun böyle olduğunu düşünüyor.

Bu nedenle de insanla hiç yan yana gelmiyor. Kendini ona hiç doğrudan duyurmuyor. İlla ki bir ulak, bir kadın var, bir ‘’güzellik’’ aracısı var işin içinde, O, bağlantıyı böyle kuruyor.

Ben, bunları düşünürken, iyice dalgınlaşmışım. Eli elimde, epey yürümüşüz, elimi tuttuğunu hissettiğim anda, uzaktan gördüğüm ve aşağı doğru kıvrılarak inen yokuşu inmişiz, sapaktan dönerek, o sokağa girmişiz ve hava da az buçuk kararmış.

İçimde iki duygu var. Her şey buraya kadarmış… diye hissediyorum. Sanki bir kırılma anındayım ve o kırılma gerçekleşecek, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Ama bu iyi mi kötü mü olacak, sonunda kurtuluş mu mahvoluş mu var, bilemiyorum.

Üstelik aklımda da eski bir rüya var. Şu, ayak bileklerimde bitkilerin var oluştuğu, sanki bir tür sarmaşığa dönüştüğüm, babamın eski kamyonetinin bir su kenarında yol alırken, beni görmeden geçip giderek, beni hiç tanımadığım, üstelik korktuğum yerlerde bırakması, benim çok korktuğum rüya. Hayatta merhametsiz bir baba denli korkutucu olan başka ne var acaba. İnsan emin olamıyor. Çünkü sanırım, güce ve güzelliğe yakıştırdığım tek şey merhamet ve ölçü ki hiçbir zaman cesur ve acıya dayanaklı olamamış olan ben, hiç değilse ve elbette ki, babam tarafından hep korunarak kollanmak istedim. Bunu çoğu zaman yaptı da ama o rüyada hiçbir şey istediğim gibi değildi. Rüyanın sonunda, bir uçuruma doğru tırmanıyordum, öyle yüksek ve tırmanılması olanaksız görünen bir uçurumdu ve ben öyle istekli ve uçuruma tırmanır kendimi yukarı taşırsam, bütün varlığımın, bütün ruhumun kurtulacağından öyle emin halde tırmanıyordum ki, kendimi çok uzun sürmedi, zirveye ulaşmak için tek hamlelik noktada buldum.

Fakat o hamleyi bir türlü yapamadım. Denedim, olmadı, defalarca denedim, hep aynı sonuç ve ben ne yapacağımı bilemedim. O hamle gelse, her şey kurtulacak ama gelmiyor.

Ben o an karar verdim. Ben hiçbir zaman öyle kurtulmuş, sağlıklı, huzur dolu ve affedilmiş bir adam olmayacağım ve tüm bu olup bitenler bir oyun. Benim kurtulmamı isteyen bir güç, bir sevgi yok. Çünkü görünmeyen o sahip, bu kurtuluş işini bana kendisi sunmak, beni bu hediyeyle uğurlamak ya da karşılamak istiyor. Bunun benim tarafımdan ya da başka şeyler tarafından karşılanması, istediği şey değil.

İkinci duydum da sanırım şuydu ki, ben bu kadınla hiç konuşmadan biraz daha yürür, iyice acıkır ve yorulursam, bir sıcak evde, onunla aynı sofrada iştahla bir yemek yiyip, ardından dinlenerek, onunla birlikte uyursam, o uçuruma tekrar dönerim ve o hamleyi bu defa mutlaka gerçekleştiririm.

O, sanki bu his ve düşüncelerimi bilirmiş gibi, ‘’Beş – on dakikalık yürüme uzaklığında, dedemin çok eski pastanesi var. Orada, tatlı, süt, pasta dışında, kendine özgü yemekler, çorbalar ve içecekler yapar. Seni oraya götürmek istiyorum.’’ dedi.

Oraya ulaştığımızda, geçmişin bir anında değil de özündeydik sanki ve şimdiki zamanla geleceğin beklentisi ya da olasılığı zerre duyulmayan o yerde, masanın birine oturduğumuzda, önce bir yanık süt kokusu aldım. Aynı zamanda imalatçı olan tüm eski pastanelerin sahip olduğu bir özdür bu. Bir tür pastane ruhu ve o süt, kazayla ya da bilerek değil, bir şekilde o ruh, öz ve aromayı var etmek için bir biçimde yanar ve o koku mutlaka duyulur. Tıpkı, insanın da kendi ruhunu duyumsamak için arada kendi hüzün ve trajedisini yaşayarak, acının varlığını ifşa etmesi, kederli yüze, hüzünlü köpek bakışına, titreyen, hıçkırık dolu, hastalıklıymış gibi görünen çarpık dudaklara sahip olması, bunun görünümünü kaçınılmazcasına sunması gibi.

4

Masaya yaşlı bir kadın geldi. Meğer garsonmuş. Garipsedim. ‘’Bu işi genelde, gençler yapmaz mı?’’ – ‘’Burada yapmaz.’’ dedi, yaşlı kadın. Sanki bir anda, tüm duygu ve düşüncelerin diğerleri tarafından duyulduğu yere gelmiştik. ‘’Neden yapmaz?’’ -  ‘’Ben, bu pastane burada ilk açıldığı gün, 12 yaşındaydım. Şimdi 98. İşe aldılar beni, temizlik filan derken, zamanla pastacılık, dükkânı açıp kapama işi, sonunda da garsonluk… Başlangıca şahit olanın sonu gelmez. Ben ölmeyeceğim ve hep buradayım.’’ diyerek cevapladı beni.

Yaşlı kadın iki büklüm halde, adının ne, görünümün nasıl olduğunu bilemediğimiz iki sıcak içecek bıraktı masaya, kadınla birlikte içmeye başlamıştık ki, kadın adın söyledi. Söylediği anda da unuttum. Bu nedenle ona hiç hitap edemedim. Ve bana dedi ki: ‘’Orada sizi bekliyordum.’’ – ‘’Nerede?’’ – ‘’Beni görüp yol sorduğunuz sokakta.’’Ama nasıl olur, siz beni nasıl beklersiniz, görünce de nasıl tanır, beklediğinizin ben olduğumu nasıl anlarsınız?’’ – Bilmiyorum ama bu bir gerçek, açıklamasını yapamazsam bana inanmayacak mısınız? Eğer bu böyle olursa çok üzülürüm. Çünkü bunu size söyledim ve benim için bu denli değer  ve neredeyse kutsallık içeren bir gerçeğe duyarsız kalarak, sadece yeterli neden arayışınız tatmin olmadı diye beni mutsuz ve sanki büyük ve çok değerli bir sırrı, değerinden çok daha aşağıda bir pahaya israf etmiş, heba olmasına neden olmuş, acımasız bir günahkârlıkla elden çıkarmış gibi hissederek, bütün hayatımı size ve kendime kızarak geçirebilirim. Anlatılmış kişisel ve hazine değerinde, belki mahremiyetin anlamı olan bir rüyayı ifşa ederek, buna ilgisiz kalınmasını sağlamanın katli gibi değil mi bu?’’ – ‘’ Hanımefendi, bunlar çok ağır benzetmeler, nereden bileyim.’’ Peki, anlıyorum ama bilin ki, bu anlattıklarımın sonucunda, eğer siz böyle soğuk ve ilgisiz halde kalırsanız, sonrası benim için bir pişmanlık yolculuğu olur. Ve hiçbir gün, hiçbir zaman bitmez.’’ dedi, sustu.

5

İçecekler bittikten sonra, masaya yemekler geldi. Kadın yine konuştu: ‘’Şimdi ben size, ikna edecek bir şey söyleyemem belki ama inanmaya dair eğiliminiz eğer birazcık güçlüyse, söyleyebileceğim birkaç şey var. Söylememi ister misiniz? Sizde o inanç eğilimi var mı?’’ – Siz söyleyin, ben dinlerim. Sonra, belki sonuca bakarız. Dinlemeden ne söyleyebilirim ki?’’

‘’Bir gecenin sonunda sabaha karşı aynı rüyayı gördük. Bakın anlatayım. ‘Bir büyük alandaydık. Geceydi ama neden bilinmez, ortalık aydınlıktı, zaman sanki gecenin öğle vaktiydi. Şimdi böyle tanımlıyorum. Bir büyük su vardı. Çok derin, çok berrak ama bu berraklığı görmeme rağmen, su üzerindeki yüzüp duran ağaç gövde kabuklarından yine yüzeyde yüzmeyi sürdüren kurumuş yapraklara ve birazcık da çer çöpe dek tüm süprüntüyü görebiliyordum. Ama tüm bu karmaşa suyu bozamıyordu. Su, her koşulda berrak, arı ve çok derin görünmeye devam ediyordu. Öyle derindi ki, bu derinlik; içine giren kişi, istemese de en dibe kadar gitmek zorunda kalır, orada ona bir şey gösterilir, belki sonra yukarı bir daha çıkarılmaz. Çıkarılsa bile, artık her şey değişir gibi bir tuhaf inanca kapılmama neden oldu.’ – ‘’Tamam, anlıyorum.’’ dedim, yalan söyleyerek. O da sürdürdü konuşmasını:

‘’Çok geçmedi, suyun içinde bazı kafesler, bu kafeslerin içinde de hiç ulumayan, sessizce bekleyen kurtlar olduğunu gördüm. Suya girdim. Korkmuyordum. Kafeslere doğru inmek istiyordum. Bunu yaptım ve ilk kafesin içindeki kurdun yanı başında uyuyan birinin varlığını fark ettim. Uyuyordu. Korkuyordu ve o an benim gördüğüm görüntünün, kendi varlığı ve kurdun rüyasını görüyordu. O rüyayı gören sizdiniz. Rüyasını gören sizi ve rüyayı gören de bendim.’’ – ‘’ Böyle bir rüya gördüğümü anımsamıyorum da acaba neden korkuyordum?’’ – ‘’ Hiç değilse benim anladığım şey, korkunuzla ilgili, sanırım, ölüm korkunuzu açığa çıkaran bir düştü bu ve siz, o kurdu, ölüme benzetmiş, ölümün size sürünmek, üstünüzde izini bırakıp, sizi salmak istediğini, sonra da bir gün ansızın gelerek, sizi bıraktığı izden tanıyıp, işi bitirmesinden korkuyordunuz.’’ –‘’ Bakın, şimdi sanki oldu ve ben inanmaya başladım. Demek beni bekliyordunuz. Öyle diyorsanız, öyledir.’’

Yemekler yenirken, ona neden bilmem, söyleme gereği duydum: ‘’ Biliyor musunuz, beni bugüne dek seven, ama gerçekten seven hiç kimse olmadı, nefret de ettiklerini söyleyemem ama belki de etmişlerdir. Hele ki kadınlar beni sanki hiç sevmediler, seviyor gibi görünerek öfke duyup nefret beslediler. Belki annem, mutsuz olduğunda her şeyden nefret eden, öfkesini hep saklayan ama yaşayan annem, belki o, birazcık da olsa sevmiştir beni. Hiç değilse nefret etmemiş, öldürmek istememiştir. Bir de yaşlı, çok yaşlı bir kadın var, yaşından dolayı yaşlı değil, görünüşünden ötürü öyle o. Sadece deri ve kemikleri olan, gözleri olmayan bir kadın, büyük bir ihtimalle nenem, zavallı babamın, zavallı annesi… O beni seviyordu, Hiç kuşku duymuyorum. Öğle güneşi altında, beni yanına çağırır. Sokakta, dizi dibine oturtur ve sırtımızı yasladığımız küçük, eski harabe evin duvarına iyice yerleştiğimizde, benim evlenip, o harabeyi düzenleyerek, orada yaşayacağımın hayalini kurar, anlatırdı bana. Gözleri görmüyordu. Gün ışığından yoksundu ama geleceği öyle net, öyle açık seçik görüyordu ki, anlatıp duruyor. Neredeyse o, beni de ikna ediyordu. Bir de uzun süre aşık kaldığım, hâlâ da çok sevdiğim bir genç kadının babaannesi, belki o da beni gerçekten sevmiştir ama bu kısa sürdü. Kadın öldü. Beni sevmek öldürmüştür onu. Otopsi raporunda ne yazdığını bilmiyorum ancak 85 sene yaşayıp da ölmemiş bir kadının bana sevgi duyduğu, sonra, bunu bana hissettirdiği günlerde ölmesi rastlantı mı?’

6

Ben bunları söyleyince, sanki bir tek o sözleri duymuş gibi, ‘’Şimdi siz babanız ve annesini, neden zavallı olarak nitelendirdiniz ki?’’ diye sordu.’’ – ‘’Bilmem ki…’’ dedim. – ‘’Ben, bildiğinizi düşünüyorum.’’ – ‘’İnanın bilemiyorum, zavallılardı onlar. Neden bilmem ama öyleydiler. Belki de oldukça trajik seçimler yaptıktan sonra bile, hep acınası halde kaldıkları ve başlarına hep, onları başkalarından daha talihsiz ve sanki onlar ucube  birer, şanssız, bahtsız insanlarmış gibi kötü şeyler geldiği için böyle düşünerek, öyle söylemiş olabilirim. Her neyse, konu bu: Beni hiç kimse, özellikle kadınlar hiç sevmedi. Beni öldürmek isteyenler bile oldu. Hatta bir ikisi beni bizzat öldürdü.’’ ‘Bu işler böyle olurken ve sen hep o aynı sonucu ve süreci yaşarken, nasıl olup da hayatta kaldın ve ölmeye karşı koydun?’ diye sormuştu, biri. Ben de ona: ‘’Sana hayatta kaldığımı düşündüren ne, ben hiçbir şey anlayamıyorum. Birkaç defa, üstelik sözünü ettiğin o anların içinde öldüm ben.’’ dedim.

7

Sonra, hanımefendi, size söyleyeceğim asıl birkaç sözü söylemeden önce söylemeliyim ki, şu hayatta, bir gün öleceğini bilmeyen yok ve bu bilgi, cömert ve eşitçe her insana da verilmiştir de, bu bilgiye rağmen, bir gün öleceğini hissederek, bundan emin olan çok az insan bulursunuz. Ben öyle inanan biriyim mesela. Öleceğimi hem biliyor hem hissediyor, hem buna inanıyor ve bekliyorum. Akşam vaktinin gelişindeki olağanlık ve bu yüksek olasılığın bir gerçeği, gerçeğin henüz gerçek olmadan, gerçek kılması denli aşikâr…’’ Ben bunları söyleyip susunca, o da aynı şeyi söyledi: ‘’Biliyor musunuz, son iki ölümlü biziz ve ben de sizinle aynı şeyi sezip hissediyorum. Bu, bizi şimdiden birleşik bir çift yapmaz mı?’’ – ‘’Umarım yapar, çünkü ben kendim hiç kimseyle çift olamayacak denli yalnız, korkulu ve yabancı, hatta hasta bir adamım, bu çift ola hali kendiliğinden olsa iyi olur.’’ – ‘’Ben oldu sayıyorum, siz de böyle sayın, olsun.’’ – ‘’Elbette, elbette, ben de böyle sayarım ve sizin benim yarım kalan kurtuluşumu tamamlayacağınıza da inanırım, bunu da var sayarım ama…’’ dedim. Sonra, bir umutsuzluk, durgun hal ve acı geldi doldu içime ve ona şunları söyleyip sustum: Ben çok uzak bir şehirde, çok kuytu bir sokakta, içinde hep ağlayan bir ya da birkaç kadının olduğu, sanki her an ölüm ya da kederin sokulacağı bir evde doğup büyüdüm. Oradan çıkalı da seneler oldu ama o ev benden hiç uzaklaşmadı. Kendimi hep mutsuz, dehşet içinde korkulu ve her an, her yerde, başıma ansızın kötü şeyler gelecek bir aciz gibi hissediyorum. Evden dolayı herhalde…’’

Bülent Uçar

 

 

 

 





Etiketler: , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri