Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Bülent Uçar ” YOLCULUĞUN İLK KISMI ”

Bülent Uçar 06 Ocak 2017 ÖYKÜ Yorum Yapılmamış
Bülent Uçar ” YOLCULUĞUN İLK KISMI ”

_____________

Yirmi üçüncü yaşına girdiği günün akşamında, o sormuş, Nuri de söylemişti ona:  ‘’ Bilmem, annemin hiç yere ölen kardeşimi arada unutup iki büklüm halde ağlamadığı tüm günler olabilir.’’ demişti. Soru ’’Hayatının en güzel günü hangi gün?’’ diye sorulmuştu. Ancak söz konusu olacak olan akşam vaktine daha çok vardı. Ve tüm bunlardan önce

Onca isim seçeneğini eledikten sonra Naci isminde karar kılıp, çocuğa bu ismi koyduktan yirmi iki sene sonra, Naci, delirmenin nasıl bir şey olabileceğini idrak etmeye başlamıştı. Ve bu işlerin hiç de öyle kendinden uzak olmayabileceğini, aklının her an, kişisel takıntılarından birinin kaya kadar sert yüzeylerinden birine çarparak dağılıp deliliğin başına geleceğini biliyordu.

Bunu engellemenin tek yolunun kaybettiği onca şeyden sadece birini bulmak olduğunu da biliyordu.

Hayatı boyunca bozulmuş hiçbir eşyasını tamir ettirememiş, bozulan tüm eşyalarını, tamir sürecinde başına açacağı angaryalardan dolayı, bozulur bozulmaz çöpe atmıştı. Bir gün hastalanırsam doktora da gitmem, yatağa uzanır, ölümü beklerim ama buna kimse izin vermez, angaryaları yüklenecek gönüllüler mutlaka çıkar, diye düşünüyordu. Kaybolan hiçbir eşya ya da anı veya düşüncesini de hiç bulamamıştı. Ancak öyle bir şey vardı ki, bunu bulmak ne denli yoğun bir angaryaya neden olacak olsa da onu bulmak için çaba göstermeye değerdi. Çünkü delirmek istemiyordu. Aklı, sakin ve yerinde kalmalıydı. Çünkü çok utangaçtı. Aklı yerli yerinde kullanmadığında rezil rüsva hallere düşebileceğini biliyordu. Hem kutsal kitapta da Tanrı, cezalandırmak istediği günahkâr kullarına, akıllarını bir anlığına da olsa başlarından alarak onları asla yapmayacakları şeyleri yapmaya yönlendirerek bedel ödettirmiyor muydu? Demek ki bu iş, kutsal makamlarca da tescillenmişti

Öyleyse olay açık ve netti. O şeyi ne pahasına olursa olsun bulmalı, aklını da kendini de korumalıydı. Bunun için Nuri’yi bulmalıydı. Çünkü aradığı şeyi ona verecek iki kişi vardı. Bunlardan biri, yıllar önce ölen nenesi, diğeri, nenesinin ölmeden önce ona söylediği o kayıp ve çoktan unutup yok ettiği sözler söylenirken, odada bulunan arkadaşı Nuri’ydi.

Nuri, o günün sabahında Naci’yi alıp okula onunla birlikte gitmek istediği sabah, ikisi de altı yaşındaydı ve Nuri, ölüm döşeğinde yatan nenesinin başında, nenesinin ısrarı sonucu, yanı başımda o varken ölmek istiyorum dediği için bekleyen Naci’nin yanına pervasızca girmiş. Kadının ölüm anına o da şahit olmuştu ve kadın ölmeden hemen önce Naci’ye bir şey söylemiş, bu sözün huzuruyla ölmüştü. Naci, bu sözün ne olduğunu bilmiyordu, unutmuş, yokluğa karıştırmıştı. Belki Nuri hatırlıyor olabilirdi.

Nuri, İç Anadolu’da, meydanında camileri olan, evlerin de tanrının etrafına dizilmiş gibi cami etrafına dizilerek kurulduğu köylerden birinde; iki atı, ahşap tekerlekli Konya arabası ve karısıyla birlikte yaşıyor. Kışları patates, yazları da elma satarak geçiniyordu.

Kış günlerinde, bir akşam vakti, şehirde adamın tekinin kafasına bir taş parçasıyla vurmuş, adam yere düşüp, başının bulunduğu yerde küçük bir kan gölü oluşunca da öldüğünü düşünerek kaçmış, köye sığınıp burada da evlenerek geçmişini unutmaya, kimseye görünmeden, sanki hiç var olmamış gibi yaşamaya karar vermişti.

Naci’nin onu bulması imkânsızdı. Nuri’nin yaşadığı köy, tuz gölüne yakın bir köydü. Naci, bir öğle vakti evdeyken izlediği bir filmde gördüğü sahnedeki mekânın bağlı bulunduğu köye gitmek istedi. Orada onu çeken tek şeyin, fotoğraflanmaya değer görüntüler olmadığına dair sezgisini saymazsak, orada bulunma arzusunu açıklayacak tek şey, atlara bağlanmış ahşap arabalar ve onların ona çok tanıdık görünen, sanki geçmiş zamanın nesneleşerek maddeye bürünmüş gibi görünen tekerlekleriydi.

Naci, köye gitmek için arabasını hazırlayarak rutin bakım ve kontrollerini yapıp, epeydir almak istediği sabit odaklı 28 mm 1.8 f değerli lensi almaya çalışırken, Nuri, evliliğin ikinci yıl dönümüyle aynı güne denk gelen doğum gününde karısıyla birlikte, kerpiçten evde akşam yemeği yiyordu.

Karısı ona, ‘’Doğum günün kutlu olsun canım.’’ dediğinde, o, ‘’Anlamadım.’’ dedi.

‘’Doğum günün diyorum, kutlu olsun, yeni yaşın hayırlı olsun canım.’’

‘’Bunu anladım canım, anladım da ben hiç doğum günü kutlamadım, herhangi biri de bana bugüne dek hiç böyle söylemedi. Doğum günümü kutlamadı. Ben sanırdım ki, doğum günü denilen şey ve doğum günü kutlamaları sadece filmlerdeki mutlu ailelerde olur. Kendi doğum günümün olduğu hiç aklıma gelmedi. Yılın birinde doğmuştum ama o yılın herhangi bir gününde doğup doğmadığımdan hiç emin olamadım. Annemin ben onu mutlu edene dek mutlu olabildiği bir gün olabileceğine aklım ermiyordu. Doğduğumda mutlu olmuş olması bu nedenle imkânsız görünüyor, ben de bu yüzden, bir doğum günüm olduğuna inanamıyordum.’’

‘’Akşamı bu hale getirmenin amacı ne Nuri? Bu düşüncelerle nereye kadar yaşayacaksın. Unut bunları. Senin gibi birine hiç yakışmıyor, bu karışık şeyler. Ben seni en çok atlı arabanın üstünde, ellerinde yuların iki ucu, paçaların çamur içinde eve doğru gelirken seviyorum.’’

Nuri’nin yüzünde, karısının anlayamadığı bir acı ve bir ölünün ardından duyulan çaresizliği andıran bir üzüntü hali vardı. Karısı sordu: ‘’Nuri, söylesene, sen neye mutlu olursun, en mutlu olduğun gün mesela, hangisi, anımsıyor musun? O gün neşeyle belli belirsiz değil, apaçık halde gülerek sevinçten ağlamak istediğin oldu mu?

‘’Belki olmuştur. Ama net hatırlamıyorum. Sana bugüne dek hiç yalan söylemedim. Şimdi belirsiz anılar hakkında konuşarak yalan söylemek de istemiyorum. Hayatımın en mutlu ve en mutsuz günleri annemle ilgili… Meğer o, varlığıyla, yaşadığım her günü hayatımın en mutlu günü yaparken, varlığının bazı halleri de en mutsuz günü yapmış.

Konuşmaları bittiğinde, yemek de sona ermişti. Harıl harıl yanan ve yandıkça geride kalan ve insanlığa ait tüm zamanları duyurur gibi kokan odunların sıcaklığını hissederek,  evin en büyük odasında, yarı karanlıkta geç saatlere dek konuştular. Son sözü, Nuri söyledi. ‘’Çok aç olduğumda yemeği hazırlayıp karşıma geçerek benimle birlikte yemek yiyorsun ya, yediğim yemekten ve senin varlığından dolayı öyle çok mutlu oluyorum ki, bazen bunun sadece bir mutluluk olmadığını, yemekten aldığım tadın da sadece bu tadı değil, sanki daha yüce ve bilemediğim şeyleri işaret ettiği hissine kapılıyorum. O sofra cennetin bizim evimize düşen gölgesi olabilir mi?’’ söz bitti. Uyudular.

Onlar uyurken, Naci, saatlerdir yoldaydı. Ankara’yı da geçmiş, Şereflikoçhisar’da mola vermişti. Mola yerinin karşısında sokak ışıklarının söndü sönecekmiş gibi görünen ölgün ışığında uzayıp giden sokağa odaklandı bakışları. Yolun karşısına geçip o sokağa girmek, aklından geçecek son şey bile olamayacakken, yaşlı bir kadının sokağın orta yerinden ona doğru baktığını, hayalle gerçek arası bir halde, eliyle ‘’gel’’ anlamına gelen bir işaret yaptığını gördü.

O da daha fazla beklemeden yolun karşısına geçerek sokağa girdi. Çünkü eğer beklerse korkunun büyüyeceğini ve oraya asla gidemeyeceğini biliyordu.

Yaşlı kadın, ona yaklaştı. ‘’Eğer ölmeseydim’’ dedi. ‘’Aradığın şeyi sana ben söylerdim. Ama ölüler konuşamaz.’’

‘’Konuşuyorsunuz ya.’’

‘’ Hayır, sadece sesleniyorum. Konuşmak yeni ve açıklayıcı bir şey söylemektir.’’

‘’Öyle olsun.’’

Kadın kayboldu.

Naci, o gidince fark etti çocukken buralara geldiğini. Ve babasıyla bu boş sokağa girdiğini de yarı gerçek yarı hayal olarak anımsadı. Bir düğün vardı. Gecenin sessiz karanlığını bölen ve sanki ölümsüzlük gerçekmiş gibi bir duygu doğuran kalabalık insan grubu sevinçle eğleniyordu. Gelin ve damat da öyle mutluydu ki, bir gün mutsuz olup birbirlerini eskisi gibi sevmeyecekleri olasılığı hiç yoktu, en azından bu olasılık hiç olmamalıydı. Çocuk halimle bunları düşünmüştüm, diye söylendi, Naci.

Bülent Uçar





Etiketler: , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri