Friday 15th December 2017,
Sinematografik

Hektor Tora ” 8 ÖLÜ 27 ŞARKI HAKKINDA ”

Bülent Uçar 12 Nisan 2017 FELSEFE&EDEBİYAT Yorum Yapılmamış
Hektor Tora ” 8 ÖLÜ 27 ŞARKI HAKKINDA ”

 

 

8 ÖLÜ- 27 ŞARKI

“Kendi Varoluşuna Dj Bir Adamın Patetik Repertuarı.”

Bülent Uçar

Roman- 332 Sayfa

Verita Kitap

 

Bülent Uçar, Aydınlık Kitap Eki okurlarının yakından tanıdıkları bir isim. Her hafta, ara vermeden kaleme aldığı yazılarıyla edebiyat dünyasını farklı bir bakış açısıyla mercek altına alıyor.

Bir lisede felsefe öğretmeni olmasına rağmen sanatla, edebiyatla iç içe bir yaşantısı var. Evinde ve çevresinde kendi imkânlarıyla uzun ve kısa metraj filmler, belgeseller yaptığı gibi aynı zamanda fotoğraf sanatına dair de yetkin çalışmaları var.

Edebiyat dünyasına dair değerlendirmeleri ve kitap kritikleri ise onun son zamanlarda en geniş ilgi toplayan çalışma alanı. Bilhassa Aydınlık Kitap Eki’nde kaleme aldığı yazılarla okurlara farklı algı kapıları açıyor; yazıları ilgi derliyor

Bülent Uçar’ın ilk romanı “8 Ölü-27 Şarkı geçtiğimiz günlerde, özgün ve sıradışı işleri ile dikkat çeken Verita Yayıncılık’tan çıktı. Romanın bir de ilginç mi ilginç altbaşlığı var: “Kendi Varoluşuna Dj Bir Adamın Patetik Repertuarı.”

Bir ilk roman okumak edebiyatta yeni keşiflere tutkun olanlar için en büyük zevktir. Hele hele bunun sonucunda yazar sizi o güne kadar tanımadığınız tatmadığınız dünyalara ve yaşantılara götürüyorsa… Alışılmadık; özgün sesler çıkarabiliyorsa… Bülent Uçar’ın “8 Ölü 27 Şarkı” romanı bu anlamda ele alınarak bakıldığında ilginç ve okunmaya değer bir kitap.

Başında utangaçça yazılmış, miniminnak bir “roman” ibaresi var. Bu ifade iyi ki utangaçça yazılmış. Çünkü kitap roman sanatına da öykü sanatına da dair mimari ve teknikleri hiç de odağına koymuyor. Hatta kimi zaman bunlardan bîhabermiş gibi davranmayı tercih ediyor. Okur bunun bir büyük eksiklik olduğunu düşünmeye meylederken yazar kontra bir hamle ile onun yerine çok daha farklı ve beklenmedik bir şeyi koyuyor. Serin ve emsalsiz bir ironi, duyarlı bir yaşamdan damıtılmış sıradışı duygular ve okuma zevki veren, estetik, akıcı ve vurucu; kısacası yetkin becerili bir edebi dil…

Kitap başında da sonunda da sürprizlerle sarmalıyor okuru. İlk başta yazarın sıradışı özyaşam öyküsünü kendi ağzından okuyoruz. Daha sonra ise mukaddes kitaplarıdaki karakterlerin tavırlarını hatıra getiren anıştırmalarla dolu bir sıradışı önsöz. Akabinde ithaf ve epigraflar var. Daha sonra da prolog ve kurgu. Kısacası ana metine erişene kadar epeyce bazı “badireler”den geçiyoruz. Daha sonra ise dipsiz bir kuyudan taşınırcasına sonsuz bitimsiz anlatıları ardı ardına geliyor yazarın.

Yazar bunları bir roman dramaturjisi şeklinde sunmak için bir mimari strüktür kurmaktan adeta kaçınıyor. Bir iç döküş, kimi zaman hayata bir nazire, zaman zaman pesimist yakarışlar, bazı anlarda karnavalesk gençlik haşarılıkları, başka yer ve zamanlarda çoklarının “underground” diyerek yere göğe sığdıramayacağı marjinal tavır ve anlatılarla sürdürüyor eserini. Ancak yazar ne “underground”u oynuyor, ne okuru tavlamaya ne de artistik yazınsal eskivler çekmeye… Çok zaman onu emsalsiz bir ironi içeren iç döküşler ve eksistansiyalist serzenişler içinde görüyoruz. Bu serzenişlerde kimi zaman o kadar dağılıyor ki yazar, ölçü kaçıp kitap tamamen freagmanter anlatılar bütününe dönüşme tehlikesi geçiriyor. O vakit okurun kitabı bırakma tehlikesi hasıl oluyor. Ama biz şimdiden söyleyelim; eğer bırakmazsa ileride ödüllerle karşılaşıyor. Önüne geniş bir duygu ve duyarlılık evreni açılıyor.

O dağınıklık içinde yazar –belki de bilinçli olarak- kalbinden geçenleri sayar dökerken adeta  dünyanın en güzel inşaat malzemesini getirip bir arsaya yığmış ve hadi girin bu evin içinde oturun demiş gibi. Oysa o evde oturmak imkân dahili değil. Çünkü inşaat henüz yapılmamış. Sadece harikulade malzeme taşınmış ve her şey öylece serilmiş ortalığa. İşte Bülent Uçar’ın anlatısının durumu bu.  Ama bunu bilinçli bir tercihle yaptığına dair yetkin bir yazınsal dili kitap boyunca görüyoruz. Yazar müzikal evreninden ve sinemasal imge dünyasından damıtıp getirdiği yapıtlarla bize ayrı bir anlatı yolu çiziyor ve bunu yaptığı zamanlarda kitabın alt başlığında olduğu gibi: “Kendi varoluşuna DJ oluyor…”

Bunların da ötesinde herhangi bir mantık ve kurgu aranmadığında inanılmaz zevkle okunan bir metin 8 Ölü 27 Şarkı. Sinanoba’nın modernist, steril, ferah ve insicamlı sokaklarında yaşayan aykırı ve marjinal üç kafadarın o mahalleye nasıl ruh kattıklarının, kendi kozalarında nasıl bir marjinal dünya kurduklarının ve ne denli özgün yaşadıklarının harika bir anlatısı. Olağanüstü esprili, neşeli, şenlikli gençlik ilişikileri, iddia bayilerinden, birahanelerden, şarküterilere, tekel bayilerinden oto galerilerine, Beyoğlu sokaklarından Silivri sahillerine, oradan kopup otobanlara uzanan coşkulu, tutkulu, arzulu ve risk almayı seven gençlere dair aykırı bir devran… Dahası bunların bir kısmı neredeyse birebir gerçek yaşanmışlıklardan neşet etmekte…

Bülent Uçar’ın kitabını bildik roman kalıplarının tamamen dışında, değişik bir şeyler okumak isteyenlere öneririm.

Kitaptan alıntı: Sayfa 299:

‘’Bulunduğum hiçbir yeri terk edemiyorum, reddettiğim bütün teklifler, bütün davetler, kayıp bir gelecekmiş gibi hayalete dönüşüyor – peşimi bırakmıyor. Geride kalan her gün, her ay ve her yıl; hayatımın en güzel gün, ay ve yıllarına dönüşüyorlar. Çünkü onlar bir daha benim olmayacaklar ve artık yoklar. Hayatımın bir dönemi sona erdi. Artık o zamanların içinde yer alamayacağım, parça parça ölüyor gibiyim – Her geçen yıl, önceki yılda kalan parçamın ölüsüne yas tutuyor, hüzünleniyorum. Bir daha var olamayacak her ne varsa mutlaklaşarak güzelleşiyor – Çünkü sanki geride kalan her ne varsa; evine, tanrıya dönüyor. Yeniden ona ait olarak, öz güzelliğine kavuşuyor. Bu yüzden, bulunduğum hiçbir yerden kendi isteğimle gitmek istemiyorum. Orada bulunmak istiyorum. Zaman kendiliğinden tükenene dek uzaklaşmak istemiyorum. Kendi kendine ölen hiçbir şeyin yası tutulamazmış gibi gelmiyor mu sana da? Geçtiğimiz yaz, yolun karşısındaki markette yine sözde alışveriş yapıyorum. O marketin öyle serin, steril bir havası var ki, içeriye girdiğimde kalakalıyorum. Dışarıya çıkmak, israf edilmiş bir hayat parçası olacak ve huzurumu kaçıracakmış gibi korkuyorum. Bu yüzden sıcak yaz günlerinde, her zaman gerektiğinden uzun kalmışımdır orada.’’





Etiketler: , , , ,

BENZER YAZILAR

Yazar Hakkında

Herbalife Ürünleri